şükela:  tümü | bugün
  • simone de beauvoir'ın yazdığı, bilge karasu'nun türkçe'ye çevirdiği, orjinal adı une mort tres douce olan, kahramanın yaşlı annesinin son günleri oldukça naif bir şekilde anlatan ve çevirmenin berrak dili ile ilginç bir okuma haline gelen kitap.

    iletişim yayınları'ndan çıkmıştır.
  • içinde hayatın anlamına dair ilginç vecizler yeralan güzel bir eser. özellikle hasta yatağındaki yaşlı annenin konuşmaları..
  • yazarın annesinin küçük bir kaza ile başlayan hastane hikayesinin kanser teşhisi ile ölümüne dek geçen kısa süreci anlatan kitap. yalnız anlatılanlar hastalıkla pek ilgili değil, iki kız kardeşin anne ile ilişkisi, hastane ortamı, gün be gün anne ile yaşanan anılardan ibaret. duygu sömürüsünden uzak hayata hem kendi penceresinden, hem kızkardeşinin penceresinden hem de anne penceresinden bakan güzel bir kitap. özellikle son sayfada anlattığı, 50 yaşındaki bir kadının annesi öldüğünde üzülmesini anlamıyordum çünkü zaten yaşlıydı ve doğaldı ancak şimdi anlıyorum ki insan doğduğu için, yaşamış olduğu için, yaşlandığı, kocadığı için ölmüyor. bir şeylerden ölüyor...dediği kısım kitabın en güzel özeti..
  • hastanelerin, o tarif edilmesi zor, umutsuz, acılı, yapmacık, çaresiz ortamını harika anlatan bir kitap. çekmekte olduğu acıların pençesinde belki yüzlerce insanı görmüş doktorların, hastabakıcı ve hemşirelerin zaman içinde geliştirdiği bir çeşit apati var. bana kalırsa, zaten hasta ve hassas olan insanların hastanelere karşı güvensizlik duymasına, kimi zaman nefrete varan kötü duygular benimsemesine yol açan da bu. bence bu durumu, kısaca da olsa, oldukça açıkça ifade etmiş.
  • beni derinden sarsan (bkz: simone de beauvoir) kitabı. annesi, françoise de beauvoir’nın hastaneye kaldırılışından ölümüne kadarki sürede, simon, hem annesiyle olan geçmişi hem de kadınlığın geleneksel yükleriyle yüzleşir. altını çizdiğim cümlelerle kitabı biraz tanıtmak isterim:

    “annem, bir şeyi beğenmenin tadına, aynı anda başka bir şeyi kınamakla varırdı ancak.”

    “annemin mutlu bir çocukluk geçirmiş olduğunu sanmıyorum.”

    “yolculuktan hoşlanırdı. <gezgin olmak isterdim> derdi hep. pek çok düşünden vazgeçmek zorunda kalmış annem...”

    “babam <françoise’nin huyu berbat mı berbat> diyordu. annem, kolay öfkelendiğini kabul ediyordu. ama bir takım insanların <françoise öyle kötümser ki!> , <françoise’nin sinirleri fena halde bozulmuş> dediklerini işittiği zaman çok kırılıyor, çok üzülüyordu.”

    “öfke nöbetleri arasında durmadan şarkı söyler, şakalar yapar, gevezelik eder, gönlünün mırıldanışlarını gürültüye boğardı.”

    “başkalarıyla ilişkilerini beceriksizliğinden bozuyordu: kız kardeşimi benden uzaklaştırmak için gösterdiği çabadan daha acınacak bir şey olamazdı.”

    “karşılaştığı güçlüklerden kimseye söz açamazdı; kendine bile. ne içini açıklık, aydınlık içinde olduğu gibi görmeye alıştırmıştı, ne de herhangi bir işte kendi yargılama gücünü kullanmaya.”

    “çocukluğumun ilk yıllarında kazandığım bir kendime güvenim vardı benim, annem bundan yoksundu.”

    “çok okurdu; ama sağlam bir belleği olduğu halde, hemen hemen her okuduğunu unuturdu: kesin bir bilgi, kesilip atılmış bir düşünce, bir kanış, ileride durumun kendisini kabul etmek zorunda bırakabileceği yüz seksen derecelik dönüşleri, değişmeleri, olanaksız kılardı.”

    “burjuva evliliğin doğaya aykırı bir durum olduğuna kanmam için, annemin durumuna bakmam, onu görmem yeterliydi.”

    “kendine aykırı şeyler düşünmenin verimli olduğu sık sık görülmüştür; ama annemin hali bambaşkaydı: onun yaşayışı, kendisine aykırı düşüyordu. içi istek doluydu ama bütün gücünü bu istekleri bastırmaya harcamış, bu yadsımaya öfkeyle katlanmıştı. çocukluğunda, bedeni, gönlü, kafası, ilkelerle yasaklardan örülü bir koşumun içine sıkıştırılmıştı. kollarını, kendi elleriyle çekip iyice sıkması belletilmişti ona. kanlı canlı, ateşli bir kadının varlığı sönüp gidiyordu içinde: ama eciş bücüş, sakatlanmış, kendine yabancı kesilmiş bir varlıktı bu.”

    “ailenin orta direğiydim, oğlu gibiydim bir bakıma.”

    “annem uzun uzun düşündü; şaşırmış, içten üzülmüş bir halde: <ben kimsecikleri sevip sevemediğimi bilemiyorum artık.> dedi.”

    “dalgın dalgın bir göz atmakla yetindi.”

    “ama din, annemin yaşayışının ekseniydi, tözüydü.”

    “<tanrım, iyileştir beni; ama sen ne yazmışsan o olsun: ölmeyi kabul ediyorum.> kabul etmiyordu oysa. yalanın artık hükmü kalmadığı şu sırada, içinden gelmeyen herhangi bir söz söylemek istemiyordu. bununla birlikte başkaldırmak hakkını da tanımıyordu kendine. susuyordu: <tanrı iyidir.>”

    “aldanıyorsunuz! din, anneme ne verebilirdi ki? ölümümden sonra başarı kazanmak umudu bana ne verebilirdi ki? yaşamaya sıkı sıkı sarılmışsanız, sizce ister gökyüzünde, ister yeryüzünde olsun, ölümsüzlük ölümün acısını size unutturamaz, sizi avutamaz.”

hesabın var mı? giriş yap