şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: zor ölüm)
  • film kurmaca ve dokumanter olmak uzere iki ana parcadan olusur. tek mekanda gecen -ki bu da bir tecrit hucresidir tamamen- kurmaca bolumunde oyuncu sıfatıynan julide kural basgostermektedir. dokumanter bolumlerde ise, tecrit edilmis mahkumlarin beynelmilel bir dokumu sunulur. avrupa ulkelerinde yaygın bir sistem olan tecritin bilumum denekleri, kendi dillerinde yasadiklarini anlatirlar. bu roportajları bir amerikan eyaletinde yer alan, hesapta halkin sagligi icin calisan, fakat mahkumlarin insanlik disi kosullarda barindirildigi bir cezaevinden goruntuler izler. ucuncu parcayi da kurmaca tamamlayinca, ayni sirayla giden birkac bolumden olusan sessiz olum vucut bulmus olur. huseyin karabey, sessiz olum ile kisa film dalinda pek fazla sayida odur kazanmistir. yogun sistem elestirisi yaptigi onceki filmi boran da dahil bir takim filmleri kultur bakanligi destegini kazanmistir. bu destekleri guleryuz ilen kabul eyleyisi, firsat buldugunca altini cizdigi hayat gorusunun disina cikiyor olsa da, bu akillara ziyan dilemmayi hice sayarak kisa filmsel calismalarina hizla devam etmektedir. hadi bakalim.
  • "sessiz oğlum" sözünün sokak diliyle yazılmış versiyonu
  • sessiz osuruk. fark edildiği anda artık her şey için çok geçtir.
  • unutulmuş bir evin küçük bir odasında iki büklüm yatan üç günlük bir ceset kanıtıdır sessiz ölümün. kimselere hissettirmeden çekip gitmektir.. kimileri içinse "hissettirmemek" yanlış bir kelimedir, onlar ne yaparlarsa yapsınlar, nereye giderlerse gitsinler dünya üzerinde hep görünmez olurlar, varlıkları da yoklukları da hissedilmez. çığlık da atsalar sessizdir ölümleri, değersizdir bedenleri, önemsizdir hisleri..
  • "neden tecride "sessiz çığlık" ya da "sessiz ölüm" ismi veriliyor?

    bunun nedeni, tecridin amacı tutuklunun bedeninin değil ama kişiliğinin öldürülmesiydi. hedeflenen, tutuklunun artık entelektüel ve duygusal olarak hiçbir yaratıcılığının kalmamasıydı. bu tek başına başarıya ulaşamıyordu, çünkü her tutuklu kendi olanaklarınca buna karşı direniyordu ve kendini savunuyordu. bizim kendi yaşadıklarımızdan yola çıkarak edindiğimiz en önemli deneyimlerden birisi cezaevi yaşamının ritmini kabullenmemenin önemli olduğuydu. şuna benzetebiliriz: hastanelerde, huzurevlerinde belli bir yaşam tarzı vardır, bu zamanla, yıllar geçtikçe kişinin de yaşam tarzı haline gelir. örneğin sabah 6'da kalkarsın, kahvaltı olur, 12'de öğle yemeği, 4'te de akşam yemeği olur; ama önemli olan insanın ritmini kendinin belirlemesi, kendisine dışarıdan verilen ritme uymak zorunda kalmamasıdır. bu dışarıdan bakıldığı zaman çok önemli değilmiş gibi görünüyor, ama insanın kendi istediği zaman yemek yiyememesi bile kendi iradesinin yok edilmeye başladığını gösteriyor. bu çok önemli."

    huseyin karabey-irmgard moller soylesisi'nden bir bolum
  • "maruz kaldığınız tecrit koşullarını biraz daha ayrıntılı anlatabilir misiniz?

    hücre cezaevleri almanya'da ve avrupa'nın değişik yerlerinde aslında yüz seneden fazla zamandır var. büyük binalar yapıp daha sonra yakalanan her türlü tutukluyu hücrelere koyuyorlardı. bu sanayileşme süreciyle paralel giden bir süreçti. burada tutsakları disipline etmek ve emeklerini sömürmek planlanıyordu. önceden suç ne olursa olsun herkesin hücrelere konması normaldi. bizim durumumuzda farklı olan, diğer tutsakların hiçbirisiyle görüştürülmememizdi. bizim için ya cezaevlerinin bir bölümü boşaltılıyor ya da yeni cezaevleri yapılıyordu. buralarda ses duymanın imkânı yoktu. buralara ölüm hücreleri diyorduk. dışarıdan gerçekten hiçbir ses gelmiyordu, ne bir tramvay sesi, ne bir uçak sesi. bütün duvarlar beyaza boyanmıştı. geceleri de kontrol amacıyla aydınlatılıyordu. geceleri belli aralıklarla gardiyanlar gelip hücrenin kapısındaki delikten bakıp kontrol yapıyorlardı. bu delikler camdandı ve içeriden dışarısı görünmüyordu. her gün aynı saatlerde üç kez kapı açılırdı, biri sabah kahvaltı vermek için, biri öğlen yemeği için ve varsa mektuplar verilirdi, akşam da yemek verilirdi ve o zamandan sonra kapı kapanır ve her tarafa bir sessizlik çökerdi. o andan itibaren insan yalnız kalır, kimseyi göremez ve hiçbir şey duyamazdı. bu uzun yıllar böyle sürdü."
    huseyin karabey-irmgard moller soylesisi'nden bir bolum
  • "tecridi anlatmak çok zor. tecridi tek bir kelimeyle açıklayabilir misiniz?

    bunu yapamam. aklıma gelen bir şeyi söyleyeyim: hatırladığım, tecritte kendi vücuduma bile yabancılaştığımdı. bugün tekrar vücudumla ilgili normal duygulara sahibim. mesela o günlerde dizimle kafamla arasında inanılmaz bir mesafe varmış gibi geliyordu, ya da bacağımın bana ait olmadığı hissine kapılıyordum. böyle olmasının nedeni de sürekli olarak kapalı ve hiçbir değişikliğin olmadığı bir hücrede kalmamdı. yapabileceğiniz en fazla şey hücre içinde üç adım ileri üç adım geri gitmekti. buna karşı yapılabilecek şey de her gün jimnastik yapmaktı. bence hayati bir öneme sahip bu. illa ki bu jimnastiğin belli bir program çerçevesinde olması da şart değil. her gün 5'te kalkıp belli bir programla jimnastik yapanlar vardı, ama ben böyle yapmadım, sadece vücudumun hareket yeteneğini kaybetmemesi için bazı çalışmalar yaptım. bence vücudun hareketiyle beynin çalışması birbirine doğrudan bağlı şeyler. ben de bunu yaptığım için bugün gerçekten çok mutluyum, bir zorunluluktan değil ihtiyaçtan yaptım. tüm bunlara rağmen kendi vücuduma yabancılaştığım zamanlar oldu. mesela öyle zamanlar oluyordu ki sürekli kendimi aç hissediyordum, yemek olduğu halde. alışveriş hakkımı hep yiyeceklerden yana kullanıyordum ve her şeyi yiyip bitirene kadar açlık hissinden kurtulamıyordum. bu da bence bir yabancılaşma duygusu. normalde insanlar ihtiyaç duydukları zaman yerler ya da içerler, her şey belli bir dengededir. bunları aşmak için jimnastiği komik bir disiplin veya program çerçevesinde yapmak da şart değil, önemli olan her gün vücudun hareket etmesini sağlamak."

    huseyin karabey-irmgard moller soylesisi'nden bir bolum