şükela:  tümü | bugün
  • nurdan gürbilek'in metis'ten çıkacak yeni kitabı.

    "kavramlara edebiyatın içinden bakan denemelerden oluşuyor sessizin payı. "adalet"i dostoyevski'nin, "vicdan"ı tolstoy'un, "merhamet"i orhan kemal'in, "utanç"ı j. m. coetzee'nin, son yılların vazgeçilmez "kutuplaşma"sını peyami safa'nın penceresinden okuyan denemeler. edebiyat yapıtlarıyla "dışarısı" arasında sert geçişlerle ilerleyen, kitap sayfalarıyla şehrin sokakları, duruşma salonları, tarihin yıkıntıları arasında gidip gelen yazılar.
    iki sorunun cevabını arıyor gürbilek. birincisi: sessizin – henüz konuşmayanın, konuşma imkânı olmayanın, artık konuşamayacak olanın– el konulmuş payını geri alabilir mi yazı? ikincisi: yazarlar konuşamayanlar adına da konuştuklarına inanmak ister. ama yazının da bir sessizi vardır. sessizin payına bu kez kendisi el koymadan var olabilir mi yazı?" http://www.metiskitap.com/catalog/book/6000
  • şubat ayında yayımlanmıştır. içinde yanlış hatırlamıyprsam beş adet yazı bulunuyor. gürbilek yine harika kalemiyle edebi metinleri merkeze alıyor fakat bu kez çok daha politik olduğunu söylemek gerek. özellikle kitabın ilk yazısında kenan evren ve 1980 darbesini suç, yargılama hakkı, hukuki düzlemden kopuş vb. bağlamlarda (en ilginci de eichmann davası ile karşılaştırarak) tartışması oldukça ilgi çekici.

    kısacası, okunması gereken yeni bir kitap daha.

    http://www.idefix.com/…asp?sid=dky8514ftp5pkwx7unxt
  • gezi 'nin en guzel ve dogru tahlil edildigi kitaplardan. okudukca her seyin yerine oturdugu o fatih-harbiye hattinin ne kadar onemli oldugunu bir kez daha hissettiren bolumu ile cidden etkileyici.
  • elime aldığım ândan itibaren her sayfasını içime ilmek ilmek nakşetmek istediğim yeni nurdan gürbilek kitabı. bilinen eserleri ve bilinen isimleri tamamen üstünkörü olarak bildiğimizi yüzüme çarptı adeta. tolstoy perspektifinde doğru yaşam, dostoyevski özelinde kopuş stratejisinin alanı genişletilmiş tahlili ve coetzee'den yola çıkarak orpheus kompleksine bakış açısı oldukça ufuk açıcı.

    eminim ki kitap okunup bitirildikten sonra eserlere ve isimlere bakılan açı genişleyecek ve her birine daha dikkatli bakmak ihtiyacı hissedilecek.
  • leziz bir kitaptır. leziz çünkü okuduğunuz her bölüm bir diğerini okumak için iştahınızı kabartıyor. okuduğunuz her cümlenin iyi düşünülmüş, çok emek harcanmış, kaliteli ve ufuk açıcı olduğunun farkına varıyorsunuz. yazıların her biri çok kıymetli; fakat ben en çok "suç ve ceza" bölümünü beğendi. zaten bölümün başlangıcı şu şekilde ve daha en baştan okuyucuyu sarsıp etkisi altına alıyor:

    "eğer başarsaydım sevinçle taçlandırılacaktım, şimdi hapishaneyi boyluyorum." dostoyevski, suç ve ceza.

    "biz ihtilal yaptık, ihtilale teşebbüs etmedik." kenan evren, aralık 2012

    adalet, sosyal eşitlik, yoksulluk üzerine düşünmeyi seven herkese tavsiye ederim.
  • hunharca nurdan gürbilek okuduğum şu haftalardaki son durağım.

    kitabı alınca dayanamayıp "fatih-harbiye, son durak" isimli kısmından başladım. en etkilendiğim kısım da burası oldu (hemen arkasından orhan kemal ile kemalettin tuğcu yapıtlarını yoksulluk/ağlaklık/ajitasyon/merhamet eksenleri üzerinden tartıştığı bölüm geliyor.).

    peyami safa'nın taaa bilmemkaç yıl önceden tespit ettiği fatih-harbiye kutupsallaşmasının günümüzdeki taksim-kazlıçeşme (metinden bağımsız düşünürsek kadıköy-ümraniye, beyoğlu-bağcılar vs diye genişletebiliriz bunu) ekseninden bahsediyor. gezi'nin de bu ayrışmaya nasıl bir cevap olduğunu söylüyor.

    "şimdi gezi'yi bekleyen tehlike, iktidarın onu ısrarla çağırdığı yere, fatih-harbiye kırığına yerleşmesi olur. cumhuriyeti savunayım derken, suçlarını gözardı etmek olur. gezi'yi başkalarına karşı bir eşik olarak yükseltecek kendinden memnun bir gezi hatırasına, bir gezi kompartmanına hapsetmek olur."

    diye de bitiriyor.
  • sessizin payı 5 büyük romancı üzerinden 5 kavramı sorgulayan denemelerden oluşmuş ve birbirinden ne kadar ayrık dursa da her bir denemenin bir diğer denemenin eksiklerini kapattığı bir kitap.

    dostoyevskinin raskolnikov karakteri üzerinden adaleti
    tolstoyun hem yazdıkları hem de kendi karakteri üzerinden vicdanı
    orhan kemalin yazdıklarıyla şefkati. kitap kapağında yazıldığı gibi merhameti değil ki bu kavramı kemalettin tuğcu ile açıklamaktadır.
    peyami safanın fatih-harbiye romanıyla kutuplaşmayı
    j. m. coetzeenin kitapları üzerinden utancı anlatır.

    kitap esas itibariyle son bölümde coetzee'nin üzerinden utancı anlattığı orpheus çıkmazı bölümüyle sessizin payı adını almış gibidir. fakat yazarın adalet, vicdan, şefkat, ayrışma ve utanç üzerine anlattıkları zaten bütünüyle sessiz olanın sesini anlatmasından dolayıdır.

    özellikle bu sessiz olanın sesini anlatma meselesi üzerine oldukça kafa yorar. bununla ilgili en önemli sorular şunlar:

    +edebiyatın ve edebiyatçının işi sessizin sesi olmak mıdır?
    +edebiyat sessiz olanı konuşturabilir mi?
    +edebiyatçıya sessiz olanın sesi olma hakkını ve görevini kim, nasıl verdi?
    +edebiyat sessizin sesini ne kadar aktarabilir?

    kitapta yazarın sessizin sesini anlatan yazarlara yönelik şu tespitleri de önemlidir:

    "konuşanlar anlatamaz; anlatılan onların öyküsü değildir. sessizler de anlatamaz; onlara yapılan, öykülerini anlatma imkanını ortadan kaldırmıştır."
    "yazarlar konuşamayanlar için de konuştuklarına inanmak ister"

    kitabın son bölümü yazarın hem tüm yazarlarla hem de kendisiyle bir hesaplaşma gibidir. çünkü anlattığı her şey sessizin payına düşenlerdir. yazılar sessizdir. bağıranlarsa meydanlarda, mitinglerde kılıçlarını çekmiş ortada başka sesler de varsa bile onları sindirmiş, adeta sessizleştirmiştir.

    nurdan gürbilek sadece romanlar üzerinden kavramlara eğilmekle kalmıyor aynı zamanda da bu kavramlar üzerinden bir türkiye portresi çiziyor.

    adaletin sorgulandığı bölüm raskolnikov'un şu sözleriyle başlar: "eğer başarsaydım sevinçle taçlandırılacaktım, şimdi hapishaneyi boyluyorum." ve yine adaletin sorgulandığı ilk bölüm tolstoy'un savaş ve barış adlı eserinden şu sözle sonlandırılır: "milyonlarca insanın yüce idealler uğruna düpedüz cinayet işlediği bir dünyada kim adaletten söz edebilir?"

    adalet'i raskolnikov'la anlattığı bölümde jacques vergesin yargılayanların adaletini sorguladığı kopuş stratejisi üzerinden kenan evran'in 12 eylül'ünü sorgular.nkopuş stratejisinde yargılayanların yargılama hakkının olup olmadığı sorgulanır. bu bir uzlaşma davası değil tam tersine bir karşı çıkış davasıdır. yasayı koyanların yasayı koyarken hangi yollara başvurduğundan, devletin öldürme yetkisi varken bir kişinin öldürme yetkisinin neden olmadığından ve kanla yazılmış bir yasanın ne kadar doğru olduğunu sorgular. bu sorular raskolnikov'un sorularıdır. kopuş stratejisi de gücünü tam da bu sorular üzerinden almaktadır.

    verges'in savunma saldırıyor adlı kitabında raskolnikov'u şöyle anlatıyor: "(raskolnikov) kendisine napoleon'u örnek almıştı. neydi yani iki zavallı beden, vendemiaire'deki cesetlerin yanında? neydi 300 ruble ve birkaç önemsiz mücevher, general bonaparte'ın, şahsi iç savaş bütçesini beslemek için cumhuriyet kasasından söküp aldığı italya ordusunun milyarları yanında? fark, napoleon'un, hem vendemiaire'de hem italya'da, kendi kendine sorular sormamış olmasıydı. halkın üzerine topla ateş açmak sadece balistik bir sorun yaratıyordu ve her tür yasallığın silip süpürüldüğü yollardan süratle ilerleyebilmek için para şarttı."

    kopuş stratejisini suç ve zafer üzerinden şöyle yorumlamaktadır verges: "suçluluğun kabullenildiği davalar, her zaman bir başarısızlığın romanı, bir yenilginin öyküsüdür; çünkü sanık her şeye rağmen, mücadele ettiği kamu düzenini yetkisiz ilan edemez. bunlar, zafer suçluyu terk ettiğinde birer suçtur; onun bayrakları altında yürürken, sadece siyasi eylemlerdir."

    ve suçla zaferi ayırt eden sözleri de şu tanınmış simalar söyler:

    robespierre: "birer asi mi, yoksa insanlığın velinimetleri mi olduğumuza zafer karar verecek."
    goebbels: "ya gelmiş geçmiş en büyük devlet adamları ya da en büyük suçlular olarak tarihe geçeceğiz."
    eichmann: "başarırsanız madalya ve nişanlara boğulursunuz, başaramazsanız darağacını boylarsınız."
    ve son olarak
    kenan evren: "biz ihtilal yaptık, ihtilale teşebbüs etmedik."

    yazar burada kenan evren'in sözlerinin ardında yatan düşünceyi şöyle açıklar: "darbe bir kez başarılı olmuşsa, fiili güç hukuki güce dönüşmüşsse eğer, ortada bir kurucu iktidar vardır. başarılmış darbe suç değildir, çünkü rejimi çoktan değiştirmiştir."

    peki raskolnikov, verges ve kenan evren arasında nasıl bir ilişki vardır? yazar burada verges'in, kenan evren'in avukatı olsaydı 12 eylül davasının nasıl yürüyeceğini düşünüyor. sorulan sorular çok yerindedir.

    +darbeyi tek başına kenan evren mi yapmıştır?
    +kenan evren darbe yaparken "darbeli kalemler" cuntayı öven yazılar yazmamış mıdır?
    +halkın %90'ından fazlası cuntanın anayasasını onaylamamış mıdır?
    +kenan evren'i biz yaratmadık mı?
    +sadece kenan evren'i yargılayarak adaleti sağlayabilir miyiz?
    +kenan evren'i yargılayabilecek bir toplum muyuz?

    darbeli kalemlere bir örnek de refik erdurandır. darbe sonrası, nazım hikmet'in en yakın dostlarından biri olan, refik erduran bakın neler yazmış:

    "türkiye ekonomisi kapitalizmin de sosyalizmin de dışında, bürokrat-dolapçı ortaklığa dayalı, müzmin bir arpalık düzenidir. bütün bu girişimcilerin desteksiz ve hilesiz yarıştırıcı bir kapitalist arenaya dönüştürülmesi ileri bir adım olacaktır. işte o yönde gerekli yasal ayıklamaları yaparak uygun ortamı yaratma olanağı şimdi türk askerlerinin eline geçmiş tarihsel bir fırsattır."

    bu yazı akla raskolnikov'un gene şu sorusunu getiriyor: "öldüren mi suçlu, yoksa kan dökme eylemini mümkün kılan düşünce tarzının kendisi mi?" bu sorudan sonra yazar kenan evreni yargılayan adalet üzerine şöyle der: "şeytanı yargılayan, ama sisteme dokunmayan bir adalet mümkün mü?"

    peki 12 eylül ortamı nasıl oluştu? yazarın bu soruya da cevabı hazır: bir ülkede kötülük hakim olabiliyorsa eğer, bu cani ruhlu insanların sayısı arttığı için değil, kötülük sıradanlaştığı içindir."

    tolstoy üzerinden vicdanı anlatırken bir yandan da tolstoy'un kendi hayatı ve çelişkileri de masaya yatırılıyor. tolstoy'un kitaplarında söylediği şu sözler hem kendi vicdan hesaplaşmasının hem de özel mülkiyet kavramının sorgulanmasıdır.

    "mutsuzluk yoksunluktan değil, fazlalıktan kaynaklanıyor."
    "insanların bunca çabayla kazandıkları zenginliğin ve iktidarın bir değeri varsa, onlardan vazgeçme zevkidir."

    bu sözler tolstoy'un savaş ve barış adlı eserinde bezuhovun sözleridir. peki kahramanlarına bu sözleri söyleten tolstoy nasıl bir hayat yaşamıştır. hiç de diriliş romanındaki gibi elindeki toprakları köylülere dağıtmamıştır. onları kullanmaya devam etmiştir.

    ne diyordu tolstoy diriliş eserinde?
    "adalet, özel toprak mülkiyetine izin vermez, ya mülkümden vazgeçecek ya da düşüncelerimin yanlış olduğunu kabul edeceğim." tolstoy gerçekten bu romandaki nehlüdov gibi düşünmüş olabilir. fakat nehlüdov gibi yapmamıştır. işte tüm mesele de bu ikilemden dolayıdır. söyledikleriyle yaptıkları uzun bir süre birbirini tutmayan bir insandır tolstoy ama bir yandan da değişmeye başlar fakat romanlarındaki gibi keskin bir dönüşüm değildir bu. bütün bir ömre yayılan ve sonunda elindeki her şeyden vazgeçerek bir tren kompartmanında ölecek şekilde.

    tolstoy'un kendisi de bunu itiraf eder ve çertkova yazdığı bir mektupta şöyle diyecektir: "yazılarımla yaşamım arasındaki çelişki, acaba benden yana olanların inancını sarsacak mı?"

    bence tolstoy'un bu sözleri şu an giderek islamileştiği iddia edilen ülkemize cuk oturuyor. kur'an-ı kerim'de fazla olanın infak edilmesi yönünde bir ayet varken ve akp iktidarı döneminde ceplerini dolduran müslüman kitlenin evinde de kur'an-ı kerim olmasına rağmen altlarında jipleriyle ihaleden ihaleye koşturmakla meşguller. gerçi ben sonlarının tolstoy'unki kadar onurlu olacağına inanmıyorum ama bu çelişki dikkat çekicidir.

    tolstoy'un üç ölüm adlı romanında da şu söz geçer: "doğrunun anahtarı, hayat çevrimine sessizce boyun eğen, tevekkül içindeki basit insanın elindedir."

    peki hayat çevrimine sessizce boyun eğen insan ne için mücadele edecektir. tolstoy'daki bu kaderci zihniyetin doğru olduğuna inanmıyorum bu yüzden.

    adorno'nun dedikleri tolstoy'un durumunu açıklar niteliktedir. adorno antitez adlı fragmanında şöyle diyor: "kendi yaşamını doğru bir varoluşun çelimsiz ve kırılgan imgesine uygun olarak kurmaya çabalerken, imgenin hem kırılganlığını hem de hiçbir zaman gerçek yaşamın yerini tutamayacağını aklından çıkarmaması gerekir."

    işin özü kısacası şudur: kim çile çekmiş bir azizin yolunu kralların yoluna tercih eder? çoğumuz içten içe azizin yolundan gitmek istesek de pek azımız bu yolun yolcusu olabiliyor. hepimiz kendi küçük piramitlerimizi kurup krallığımızı ilan etmek derdindeki varlıklarız daha çok.

    adorno'nun ahlak düşüncesi de ilginçtir. "bugün ahlak dediğimiz her şey dünyanın organizasyonu meselesiyle iç içe geçer. hatta doğru hayat arayışının doğru siyaset biçimi arayışı olduğunu bile söyleyebiliriz." nurdan gürbilek'in bu ahlak anlayışına tolstoy'u da hesaba katarak şöyle bir önermesi vardır hatta: "ne kadar radikal olursa olsun ahlaki eylem kendi imkansızlığını gizliyorsa yalan içerir. bütünün çıkarıyla bireyinki arasındaki uzlaşmazlığı görmezden gelen bir ahlak kaçınılmaz olarak barbarlığa varır. ahlaki davranış pekala gizlenmiş bir bencillikten, bir cezalandırma arzusundan, hatta düpedüz hınçtan kaynaklanabilir. vicdan bizi her zaman vicdanlı bir yere götürmez." adorno buna mukabil olarak "bir vicdanımız olmalıdır, ama kendi vicanımız üzerinde ısrar etmeyebiliriz." der.

    ve son olarak yine adorno'nun o meşhur sorusu akla gelir. "doğru hayat gerçekten mümkün mü, yoksa 'yanlış hayat, doğru yaşanmaz' iddiasıyla mı yetineceğiz?"

    not: bu yazıyı bitirmek biraz sıkıntılı. o yüzden devam edecek.
  • kendi adıma en çarpıçı bulduğum bölüm, “orpheus çıkmazı” oldu. edebiyatçıların, özellikle şiddetli duygu durumları üstüne dört başı mamur yazabilmeleri için, daha doğrusu kendi ifadelerinden tatmin olabilmeleri için, o duygu durumundan epeyce uzaklaşacak mesafeye ihtiyaç duyduklarını düşünürüm. tam olarak benim ifade etmek istediğimi karşılamıyor ama gürbilek bu bölümde savaş, darbe gibi toplumsal vukuatların edebiyatçılar tarafından ifade edilmesindeki güçlüklere değinen çarpıcı örnekler seçmiş.

    “yıkımın, anlatma yeteneğinin de yıkımı olabileceğini ilk söyleyenlerden biri benjamin'di. "hikaye anlatıcısı"nda birinci dünya savaşı bittiğinde cepheden dönenlerin adeta dilsizleştiklerini söyler. benzer bir dilsel felçten başka yazarlar da söz ettiler. hannah arendt birinci dünya savaşı'ndan sonra, faulkner'ın "bir masal"ına kadar kırk yıl boyunca, savaşın acılarını anlatmaya yaklaşabilen bir edebiyat yapıtının ortaya çıkmadığını söyler. adorno, birinci dünya savaşı'yla ilgili kitaplara "bir yetersizlik, güçsüzlük, hatta sahtelik duygusu"nun karıştığından söz eder. soru, primo levi'nin de sorusudur: "biz savaştan geri dönenler kendi deneyimimizi anlayıp başkalarına anlatabildik mi?"

    başka yazarlar ne düşünüyorlar bilmiyorum, herkesin kendi dinamikleri var. ama o şiddetli duygu durumunun ta ortasında yazmaya çalışmak başka bir şey yaratıyor gibi geliyor. farkında olmadan duyguları başka duygulara yönlendirip bir kaçış kurgusu yapmak gibi. doğru ifade edebilecek miyim emin değilim de hani kaynağını bilmediğimiz bir fobi edinmek ve bütün korkumuzu o fobi üstünden anlatmak gibi geliyor. belki yüzüklerin efendisi’ni bu kaçış kurgusuna örnek verebiliriz. tolkien’in eserlerinin büyük kısmını cephede yazdığını biliyoruz. orada savaşın gerçek hali değil fantastik bir savaş kurgusu var. okurlar bu devşirme dinamiğini görmüyorlar belki ama yazarların büyük kısmı biliyorlar. belli noktalarda yazar için bir sağaltım oluyor. gerçekliğin kendisinden daha çarpıcı örnekler çıkıyor.

    gürbilek, 12 eylül’ün ifadesi için de bir örnek vermiş:

    “şükrü argın 12 eylül'ün üzerinden otuz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen türkiye'de edebiyatın felaketi anlatamadığını söylemişti. 12 eylül kapitalizmin küresel zaferinin sadece sol muhalefeti değil, edebiyatı da mecalsiz bıraktığından, yazarın olanlara başka bir açıdan bakabileceği bir noktaya yerleşme yeteneğini yitirdiğinden, zaten anlatılanlara kulak verecek bir kamunun da kalmadığından söz ediyordu. edebiyat kendini felaketin dışında hissettiği için felaketi anlatamamıştı. 12 eylül'ü yaşayan insanlarla edebiyat arasında, felakete uğrayanlarla toplum arasında, hatta yıkılan evlatlarla yakınları arasında kafka'nın dönüşüm'de anlattığına benzer bir yarık oluştuğunu söylüyordu argın. bazen aileler bile evlatlarını yalnızca evlatları olarak değil, aynı zamanda evdeki "böcek" olarak gördükleri için de anlatılamamıştı 12 eylül. insanlar, 12 eylül' ün mağdurlarına reva gördüğü şeyleri onların aslında hak ettiğini düşündükleri için de anlatılamamıştı. hayatta kalanlar artık farklı bir hakikat rejimine ait olduğu için, birinin yaşadığı dehşet bir başkasının ferahlamasıyla birlikte geldiği için, anlatanlarla okuyacak olanlar artık aynı yerin sakini olmadığı için de anlatılamamıştı. felaketi yalnız yazarlar değil, bizzat yaşamış olanlar bile kendi çocuklarına doğru dürüst anlatamamışlardı. 12 eylül edebiyatın bakmadığı değil bakamadığı bir olaydır, diyordu argın:”bakabilse orada kendi felaketini görecektir."

    bu noktada bizim ülkemiz için başka dinamikler de var. aslında belki gerekli mesafe sağlandığı halde argın'ın da değindiği ifade ortamı hala oluşmadı. kimse bir şey yazmıyor diyemeyiz tabi. ama bu da yazarlara bilinçli veya bilinçsiz ket vuran bir şeydir gibi geliyor. onu da yazarların kendilerine sormak lazım.
  • duyumsuzluk hali
  • nurdan gürbilek'in 2015 yılında metis yayınevinden çıkmış deneme kitabı.

    en dikkat çekici bölüm kanaatimce suç ve ceza bölümüdür. raskolnikov, kopuş stratejisi, kenan evren, naziler...
    söz konusu bölüm şu paragrafla biter:

    "otuz yıl önce türkiye'de silahlı kuvvetlerin "paha biçilmez hizmetlerini" alkışlayanlara, ama yalnız onlara değil, kenan evreni mahkum edip türkiye'de darbeyle kurulabilmiş bir arenaya bugün rahatça yerleşenlere soralım: kapitalizmin selameti uğruna binlerce kişinin, yüzlerce kişinin, tek bir kişinin hayatını feda etmeye hakkınız var mı?"