şükela:  tümü | bugün
  • "hayatın kuralı budur. iyiymiş gibi görünmek kalıtsal bir şeydir. ama bir televizyona veya buzdolabına karşı iyi adamı oynamak zorunda değilsinizdir."

    "tanrı aşkına, kırılmış olmak hiç de kolay değildir. hayatında güvenecek birinin olmaması, işte gerçekten kırıcı olan bu."
  • tamami oldukca etkileyici olmakla birlikte ozellikle intihar sahnesi**** izlediklerim icinde en basarililarindan biri olan rahatsiz bir filmdir.

    ayrica;

    --- spoiler ---

    "yalniz dogariz, yalniz yasariz, yalniz oluruz. yalniz, hep yalniz."

    "hayat koca bir bosluktur, her zaman oyleydi ve oyle de olacak. bensiz de devam edebilecek olan koskoca bir bosluk."

    ........

    kasap, kizina hayatinin en guzel hediyesini verecekti...onu kadin yapacakti.

    --- spoiler ---
  • izlerken yeraltından notlar okuyormuş hissi yaratan film. germe konusunda inanılmaz başarılı. irreversible'dan bile iyi bir film kanımca.
  • kasaplı filmler çok etkiliyor. cumartesi cumartesi de öyle idi.

    çekilmiş en kara film olabilir.

    edit: evet yönetmenin geldiği o festival salonunda, o ilk gösterimde ben de vardım. tabii o akşam gaspar noe'yu gözlükleri ardında gördüğümde kişisel akıl hastanemim duvarlarını örebilecek inşaat ustasının o olduğunu bilemezdim. keli öpülesiydi.
  • fevkalade bir film idi; başrol oyuncusu da (philippe nahon oluyor) nefis oyunculuğuyla birçok ödülü topladıydı vaktiyle.. nitekim, film boyunca hiç susmadıydı bu kasap karakter, mütemadiyen vıdı vıdı*

    anlattıydı, ne iyi ettiydi, avuç avuç ağlattıydı, hatta zırlamaktan bitap düşürdüydü, hatta.. neyse..
  • değişik ve oldukça etkileyici bi film. gaspar noé'nin görüntü namına kendine has ve güzel şeyler ortaya koyacağının irreversible'den önceki habercisi. canavar gibi bi ruh çözümlemesi, ara sıra giren siyah ekran üzeri yazılarla hareketlendirilmiş bir seyirlik. semi falan diil bayaa paranoyak ve hayata sinirli birinin beyninin içi. kesinlikle izlemeden geçmemeli.

    bir de dikkatimi celbeden mühim bir husus, filmimizin başkişisi philippe nahon, bu filmdeki rolün devamı niteliğinde irreversible'in en başında (ya da konu olarak en sonunda) otel odasında oturan adam mı acaba diye düşündürtüyor. gerçi irreversible'in vuruculuğundan sonra akılda kalması biraz zor fakat, filmin başında otel odasında belinde havluyla oturup arkadaşıyla oturan adamın kızından bahsettiğini hayal meyal hatırlıyorum. şayet bu doğruysa, gaspar'a extradan bi teşekkürü borç biliyorum; zira bi başka filmindeki bir karakterin yıllar sonra ki durumundan bahsetmek oldukça dokunaklı geliyor bana.
  • carne + seul contre tous + philippe nahon oyunculuğu (bonus: thomas bernhard effect)= gaspar noe iyi ki katilliği değil de yönetmenliği seçmiş. tercihini değiştirme gaspar.
  • film, daha açılış sahnesinde ahlak ve adalet kavramlarıyla marquis de sade'a selam çakıyor: "dünya düzeni.." konusunda bissürü aforizma üreten kasap'ın şizofren olmadığı çok açık: "ben.." sınırlarından oldukça emin olduğu bariz olan biri, birisinin şizofrenliğinden söz etmek de mümkün diil haliyle.. bu noktada, kasap'ın s/avunma mekanizmalarından en çok yansıtmalı özdeşleşmeyi kullandığını ve alloplastik davranışlarını da bunun yönlendirdiğini söylemek gayet mümkün: içindeki saldırganlığın farkında olmak istemediği için, bu saldırganlığını tamamen dış dünyaya yönelten/yansıtan kasap, bu sayede kendini "kurban.." olarak algılayabiliyor ve bunun da, tüm o "fakir edebiyatını.." meşru kıldığını/-abildiğini düşünüyor..
    filmin bi diğer ayağı da kan: kasap'ın her türlü hazzına kan eşlik ediyor, daha doğrusu kan haz almasını sağlıyor..
    (http://yucitek.blogspot.com/…/seul-contre-tous.html)
  • noe'nin 91'li carne'dan ayrı düşünülemez, thomas bernhard'la yakın akrabalık kurduğu filmi.
  • gaspar noe'nin en başarılı uzun metrajlı filmi denilebilir; tabi enter the void'i ayrı bir kefeye koyarsak, zira eser pek bu dünyadan değil gibiydi, insan eliyle yapılmış gibi durmuyordu, sanki noe farklı bir dünyaya bir pencere açmıştı ve bakın böyle düzen ve yaşamlar da var der gibiydi.. neyse söz konusu yapıma dönersek çoğumuzun da bildiği gibi bir devam filmi niteliğindedir ve aynı zamanda kasabımızın iç dünyasına bir yolculuk niteliğindedir; zira carne yaklaşık 40 dakikaydı ve sadece hikayesine odaklanmıştı ve onu da temiz, içten ve yalın diliyle anlatıyordu. * carne'den hareketle bu karakteri noe ya philippe nahon'un üzerine çekti ki hayatı hakkında pek bir bilgimiz yok çok da olası durmuyor zaten, ya da burada philippe nahon ayakta alkışlanacak oyunculuk yeteneği sayesinde, karakteri belki de başka kimsenin yapamayacağı şekilde başarıyla canlandırdı, abartı olmaz sanırım oscarlık bir performans sergiledi. - son dönemde her izlediğimiz amerikan filmindeki ana karakterleri canlandıran oyunculukları oscarlıktı yahu kesin oscar'ı almalı, almazsa haksızlık yapılmış olur diyoruz ya, bence biraz daha geçmişe gitmeli ve oyunculukları daha derin incelemeliyiz; böylelikle popüler olmayan ve buna da gerek duymayan üst düzey oyunculukları, gerçek ve derin oyunculukları ve onların ödüllendirilmemiş başarılarını daha iyi görebiliriz - oyunculuk dışında ciddi anlamda derin felsefesi var noe bize kolay kolay hazmedemeyeceğimiz laflar hazırlamış; yaşamlarımızda hüküm süren düz mantık vasıtasıyla anlamdıramayacağımız türden laflar..

    --- spoiler ---
    kısaca özetlemek gerekirse film yalnız bir kasabın daha doğru bir ifadeyle herkes gibi yalnız olan bir insanın hikayesi, annesi onu 2 yaşındayken terketti ve bir daha onu görmedi, yaşında da babasının nazilerin toplama kamplarının birinde ölen bir komunist olduğunu öğrendi bu bağlamda aile sevgisini tatmadı bu da hayata karşı bakış açısını ciddi bir şekilde etkiledi bu adamın sevgi gördüğünü kimse söyleyemez; bu bağlamda, ''anneni sadece karnını doyurduğu zaman seversin. ve babanı para verdiği zaman. göğüsleri artık süt vermediğinde veya babanın cepleri boşaldığında, onları bir kenara atarsın, ucuz, hızlı bir şekilde ölmelerini dilersin. bu hayatın kanunudur, sadece ortada bir miras varsa, çocuklar iyi davranır; fakat bir buzdolabı veya bir tv için, iyi çocuk olmaya gerek yoktur, belki biraz kendini rahatlatmak için, ayda bir kaç kere onları arar, cenazelerinde bir kaç gözyaşı döker ve üstüne düşeni yapmış olursun. aşk ve dostluk. hepsi palavra. tabii dostluk ve aşk işe yarar şeylerdir, sadece kar getirdiği zaman, gerçek daha çok bozuktur. anneni seversin; çünkü seni besleyip hayatta kalmanı sağlar, arkadaşını; sana iş bulup hayatta kalmanı sağladığı için, karını yemek pişirdiği ve aletini rahatlattığı ve yaşlandığında sana bakacak çocuk verdiği ve ölümden korktuğun için.'' diyebilir kasabımız bu doğaldır her insan yalnızdır ona göre hatta iki insan sevişirlerken bile kendi bedenlerinde yalnızdır. yine alıntı yapmamız gerekirse ''ya bir kamışla doğar büyük sert bir yarakla kapanları doldurursun ya da bir vajinayla doğar penisle doldurulursun. her iki senaryoda yine de yalnızsın. evet, ben bir kamışım. hepsi bu. ben üzgün, üzgün bir kamışım ve biraz saygı duyulmak için her zaman kalkmış olmam lazım.'' der kasabımız ve aslında kızı ile ilişkiye girme isteğinde bütün bunların etkisi görülebilir; çünkü anne veya babasından sevgi görmemiştir bu nedenledir aile içi rolleri bilmiyordur ve belki pragmatik bakıyordur duruma mutlak özgürlük kavramından hareketle, belki de kızının temizliğini masumiyetini kendi arınma seansına araç ediyordur, zira bir bakıma o üzgün bir kamış ve biraz saygı duyulması için her zaman kalkmış olması gerekir ama birşey varsa bu isteğin en temelinde sevgi vardır kendisinin de iç sesler vasıtasıyla duyurduğu gibi, yanlıştı yapmaması gerekirdi ama sevdi kendi öz kızını sevdi ve onunla birlikte olabilmek uğruna tekrardan hapse girmeyi bile kabul ederdi ve kafasındaki ilizyonlara tanık olduğumuz kadarıyla bu gerçekleşecekti ve belki herşey güzel olurdu o hapisten çıktığında, yine mutlu olurlardı ve sıfırdan bir hayata başlarlardı, sadece ikisinin olduğu bir hayat bir dünya..
    --- spoiler ---