şükela:  tümü | bugün
  • davul sesidir. yakınınıza gelince anlarsınız bu sesin tam ne kadar olduğunu.
  • sabah uyanırkenki mutluluğunu kaybetmektir.

    gün boyu boğazında hep bir düğüm olmasıdır.hiç geçmez ki konuşabilesin.her gün her an o düğümle gezmeye alışmaktır belki. yüzünde,gözlerinde sürekli bir bulutluluk olmasıdır.tanımayanların bile yolda gördüğünde "neyiniz var" demesidir.

    bir daha müzik dinleyememektir. her şarkı o'nu hatırlatır çünkü. müziği unutmaya çalışmaktır.

    gülümsemeden dolaşmaya alışmaktır.

    istanbul'da gezerken sürekli hüzünlenmektir. geçilen yolların hepsinin o'nu hatırlatması,her yerde anıların olmasıdır.

    onu hatırlatan nesneleri gördükçe düşüncelere dalmaktır.

    her gece uyumadan önce bir posta ağlamaktır. ağlamaya alışmaktır belki.

    son pişmanlıktır. kendinden nefret etmektir. anıları silmeye çalışmak,aklını kontrol etmekle günlerini geçirmektir.

    şarkıların ne anlattığını gerçekten anlamaktır.
  • nefes alırken göğüs kafesinizin ağırlığını hatırlatır. bir anlık boşluklarda gözlerin dolmasıdır çoğu zaman.
  • sevdiğini kaybetmenin ne demek olduğunu bilirim. yüzünde hep hüzün olur insanın. gülerken bile gözlerinde saklar onu..
  • bir daha asla o kişinin gülümsemesini göremeyecek, dostluğunu bulamayacak olmak. anıların giderek bulanıklaşması. çocukken, tüm sevdiklerin yaşarken ne kadar mutlu olduğunu fark etmek.

    haziranda üç yıl olacak babaannemi kaybedeli. beyne giden bir pıhtı. sabahın beşinde yatağının kenarına düşen babaannem. ne kadar durup kaldı öylece kuzenim onu fark edene kadar? ne kadar sesini çıkaramadı çaresizce? neler geçti aklından? eli kolu bağlı "bir ömür böyle geçip gitti, şimdi ölüyorum" mu dedi. yıllarca birlikte yaşadıkları halam o öldükten sonra ne yapar diye mi düşündü? beni de düşündü mü? nasıl bir hayat bekliyor torunumu dedi mi? hayatım daha şekillenemeden gittiğine üzüldü mü? genç yaşında kaybettiği dedeme kavuşacağını düşünüp teselli mi oldu veya? ya da daha ufacık çocukken kaybettiği annesine sığınacak olmanın ferahlığı mı kapladı içini? babamın, halamın, kuzenimin yüzlerini görünce onların telaşlanması sıkıştırdı mı yüreğini? onların konuşmalarını duydu mu? üzüldü mü güzel babaannem? beyne giden bir pıhtı. her şey bitti.

    daha dün kaybettim büyükyengemi. annemin dayısının eşi büyükyengem; ama öyle ismi gibi uzak değil. en çok sevdiğim, en çok örnek aldığım insanlardan biriydi hayatımda. hala daha öyle ya, neyse. yine küçük yaşta kaybedilen anne. babasının yeniden evlenmesi. yatılı okul yılları. acaba dp milletvekili babası yargılananlardan biri miydi yassıada'da? bak bunu hiç bilmiyorum. o kadar çok şey var ki onun hakkında bilmediğim. nasıl tanıştılar acaba büyükdayımla? büyükdayımdayım ingiltere'ye okumaya gittiğinde birlikte miydiler? bir de deniz gezmişleri ankara'daki evlerinde saklama efsanesi var. hiç soramadım ki. anlatmazlar böyle şeyleri. bahsetmek istemezler kendi yaptıkları şeylerden. belki bu uğurda ölenlere saygısızlık sayarlar kendi ufak tefek katkılarını. dayım da böyledir, annemin kardeşi. ne yaşadı 12 eylül zamanında hiç bilmem. ama hep duyarım fiziksel ve ruhsal sağlığını kaybeden arkadaşlarını. yine de kendi yaşadıkları bir muammadır hep, sanki önemsizdir kendileri. bizi üzmek istemezler belki de, bilmem ki.

    bildiklerimden bahsedeyim biraz. büyükyengemin leman teyzesi, izmir/karşıyaka, ankara/odtü, gidilen tiyatrolar, filmler. ankara daha güzelmiş o zamanlar. sonra yeniden izmir. kışın kaşıyaka, yazın dikili. bir fotoğraf var, 3 yaşındayım. polyak sitesi'nde bir ev. ahşap merdivenler. sonra başka bir yazlığa taşındılar. yazın trabzon'dan arabaya atlayıp bütün ege'yi karış karış dolaştığımız yıllar. ben ufacık bir çocuğum. her seferinde onların yazlıklarına da giderdik. bitişik nizam iki tane yazlık ev. birinde zaten onlar kalıyor. diğerinde de dayımlar veya biz, yazın kim giderse o. huzur, güneşin sıcaklığı, denizin serinliği. fıskiyelerden çıkan su zerrecikleriyle ıslanmak çok hoşuma giderdi, ilk defa orada keşfetmiştim bu güzelliği. büyükdayım bana yüzme öğretmeye çalışırdı. denizden büyük taşları çıkarıp kıyıya atardık. bazen bir nokta kadar oluncaya dek açılırdı denizde. premier lig delisiydi. koltuğa uzanırdı maç izlerken, bense onun göbeğine yatardım. huzur ve güven. akşamları sakız adasının ışıkları. kurulan sofralar. anason kokusu. onlar mutfaktayken ben masayı kollardım, kedi gelmesin diye. bu yüzden "nöbetçi" lakabını uygun görmüşlerdi bana. hala da anlatıp anlatıp gülerler. gülerler-di-. hayvanları çok severdi bu arada büyük yengem. bir sürü kedi, köpek vardı beslediği. bence insanların dostluğundan çok hayvanların dostluğuna güvenirdi. arap vardı bir de. canım köpek. muhtemelen o da toprak olup gitmiştir.

    sonra yeniden trabzon. anneannemin eski, ahşap evi. bütün aile orada toplanırdık. çocuk, yaşlı, maaile. hele bayramlarda. en çok da büyükdayım ve büyükyengem geldiğinde sevinirdim. o büyük aile sohbetlerinin tadını hayatım boyunca asla unutmayacağım, ve o tadı hiçbir zaman yeniden bulamayacağım. en son tatilde trabzon'a gittiğimde görüşmüştük. canım bilge yengem. sinemadan konuşmuştuk epeyce. ben sana izlemen için filmler hazırlamıştım. yeniden izlemek istediğin harika filmler. truffaut'nun les quatre cents coups'u, fellini'nin la strada'sı, bertuccelli'nin depuis qu'otar est parti'si falan filan işte. o cd'ler hala aynanın önündeki küçük masada, çekmecenin içinde. bekliyorlar. by-pass olduktan sonra alıp izleyecektin. ameliyat oldun. ciğerlerinde bir sorun çıktı. bugün, yarın iyileşip çıkacaktın. sonra bir hafta oldu, iki hafta oldu, bir ay oldu, iki ay oldu. çıkmadın. geçen hafta uyuttular seni ama iyileşir diyordum kendi kendime. çok güçlüydün çünkü benim gözümde. belki yanılıyordum. belki yorulmuştun yaşamaktan. bıraktın kendini. çaba göstermedin iyileşmek için. belki. şimdi merak ediyorum, ilk yağmur ne zaman düşecek toprak altındaki bedenine. üşüyecek misin? ne olur üşüme.
  • ölmesi gerekmez.
    bi kere yaşadı en yakın arkadaşım. sevdiğinden çok ayrı düştü. çok uzak. böyle kilometreleri toplasan toplayamasın o kadar uzak. mesafeden ziyade gönülden de ayrıldılar.
    zaten hiç kavuştukları da söylenemez.
    işte o günden beri arkadaşım onu son gördüğü tarihte yaptığı küçük bir alışverişin fişini saklıyor. arada yastığının altına bile koyuyor. çok özlüyor, ama susuyor.
    o susuyor ben onu izliyorum üzülüyorum.
    bir gün düzelmeyecek hiç bir şey, ben de onu teselli etmiyorum bu yüzden. böyle 8 liralık bir fiş, tarihi üzerinde sürekli yastık altında, cüzdan da. biz nereye arkadaşımla oda bizimle geliyor, bazen diyorum konuşsa neler olucak acaba. en iyisi hiç konuşmasın sessiz kalsın
    vay arkadaş hala düşündükçe şaşırıyorum, üzerinde tarihi ile küçük bir fiş
    yitip gitmiş güzel bir insan
    arkasında güzel bir insan
    fişin o'ndan o'nun fişten haberi yok...
  • adresi belli ama sizin gitmeye içinizin kaldıramadığı, görmeye zar zor dayanabileceğiniz bir konumda oluşuna denktir.

    siz, odanızda yalnızken seslenirsiniz ona'' nerdesin?'' diye, bazen peş peşe sorarsınız üstelik özlemle. bir umut, telepati denen şey varsa işe yarasın düşüncesiyle. atom bombası atıldığı zaman oluşan o şemsiye bulutu kalınlığında tutup uzatacak hale gelirsiniz özleminizi.

    sonra şanslıysanız, siz onu değil ama o sizi gelir ve bulur; asıl kaybolan sizsinizdir sanki düşüncelerin içinde. bu bazen telefona kayıtlı bir mesajdır, kimi zaman görülen bir rüya ya da en güzeli onun tebessüm sesiyle sizi sarıp sarmaladığı sohbetlerinizi beyin kıvrımınızda, kalbinizde onu sıcacık saklı tuttuğunuz kozanızda içli içli ağlayarak yaşamanız.

    hiçbir şey kaybolmuyor. ben nasıl onu için için çağırıyorsam, aynı sabırsızlık onda da var, eminim. vuslat.
  • üzer. son konuşmanızda "beni bir daha arama" dediyseniz eğer daha çok üzer. ara sıra facebook profiline bakarsınız. önce nişanlı olduğunu görürsünüz, sonra beyaz gelinlikli fotoğrafını koyar her yere. aylar geçer "its a girl" yazan hamile bir kadın karikatürü koyduğunu görürsünüz. uzun bir zaman bakmazsınız profiline, aylar sonra yine aklına gelir, çocuk doğmuştur artık fotoğrafını koymuştur bir bakayım şu çocuğun fotoğraflarına der profiline bakmak istersiniz ama kapalıdır. kapatmış herhalde dersiniz aradan bir kaç ay daha geçer "ulan bir de kocasının profiline bakayım" dersiniz işte o zaman doğumda öldüğünü öğrenirsiniz. kimseye söyleyemezsiniz acınızı eğer olurda anlatırsanız "e be yavşak madem seviyordun neden ayrıldın" diyeceklere verecek adam akıllı cevabınız yoktur. içiniz parçalanırken nişanlınızla mutfak masası bakmak için gezer durursunuz. çünkü yavşak olmak bunu gerektirir.
  • çok acıdır. çok acıtır.
  • kaybettiklerimin değerini onlardan henüz yoksun değilken de gayet iyi (ve fazlasıyla) biliyordum...

    en fazla "bir kez daha, bir kez daha" diye diye sarılıp sevdiğimi söyleyecek bolca vaktim olmadı belki kabul... zaten, bir kayıp ihtimali öncesi haricinde, ne zaman güzel sözlerle birini sarıp sarmaladığımı da hatırlayamıyorum...

    bu, hep düşünüp de cevabını veremediğim yegane sorulardan... kimi babaların çocuklarını uyurken sevmesi gibi garip gelen bir duruma benzer bir şey sanırım... çekingenlik hep içimize işle(til)miş bir şey...

    şahane eğlencemizden, kaybettiklerimize üzülmeye bazen o kadar hızlı geçiş yapıyoruz ki, gülümsememiz de yarım kalıyor, hüznümüz de...

    kimi şeyler için, elimizden daha da fazlası gelebilse keşke...