şükela:  tümü | bugün
  • ben 19 o da 17 yaşındaydı.
    aynı mahallede yaşıyorduk.
    çok uzun süre sadece bakıştık.
    okuldan çıkıp evine gittiği yolda beklerdim onu.
    yalnız, sap gibi beklemeye utanırdım.
    yanıma hep bir arkadaşımı alırdım.

    okuldan çıkıp beklediğim yerde yanımdan geçmesi 2-3 dakika sürerdi.
    tabi o da hiç yalnız olmazdı.
    yanımdan geçerken başını kaldırır gözlerimin içine bakardı.
    bu en fazla 2 saniye sürerdi.
    işte ben bu iki saniyenin gelmesi için 23 saat, 59 dakika, 58 saniye beklerdim...
    ama bilirdim o iki saniyede onun da kalbinin yerinden çıktığını...
    sonra uzun uzun ardından bakardım.

    aylar geçmişti, hiç konuşma fırsatı bulamamıştık.
    ancak başkasıyla konuştuğunda sesini duyardım.
    sonra, arkadaşlarla haber falan yollamaya başladık birbirimize.
    yazılı küçük notlar.
    cep telefonu, whatsapp, face daha yoktu...

    bana yazdığı ilk notu hatırlıyorum.
    'yarın benim için keten pantolonunu ve mavi gömleğini giyer misin?'
    emri olurdu, başımın üstüne, giymez miydim?

    ufak ufak konuşmaya başlamıştık.
    hatta küçük buluşmalar.
    bursa'da kuytu köşelerdeki çay bahçelerinin en kuytu köşelerinde...
    bunların birinde bir iki kere eline dokundum.
    ateş basmıştı her yerimi.
    o da kızarmıştı.

    'en çok neyimi seviyorsun' diye sorduğunda,
    'yeşil gözlerini' dedim.
    çok bozuldu.
    'benim gözlerim mavi' dedi.
    utandım, oldum olası yeşil ve maviyi hep karıştırmışımdır.

    sarı saçlı, mavi gözlü, narin yapılı, sanki bu dünyaya
    ait değilmiş kadar güzeldi.
    konservatuara da gidiyordu çok güzel şarkı söylediğini söylemişlerdi.
    ben hiç duymamıştım.

    bazen, keşke bu kadar güzel olmasaydı diye düşünürdüm.
    biraz kusuru falan olsaydı keşke.
    varmış zaten, sadece o an bilmiyormuşuz.

    2 yıl falan geçti aradan.
    herkesin dört gözle beklediği yaz mevsimi bizim kabusumuzdu.
    çünkü yaz geldiğinde aylarca görüşemezdik.
    dedim ya cep telefonu falan da yok.

    okullar tatil olduğunda onlar ailece yazlığa gider
    ben de bir kadın ayakkabıcısı dükkanında tezgahtarlık yapardım.
    böyle günlerden birinde çalıştığım dükkana geldi.
    hem de yalnız.
    elim ayağıma karıştı.
    bana dedi ki,
    'akşama bilmem kim ablanın doğum günü var, sen de gelir misin?'
    'sen istersen gelirim tabi' dedim.
    meali;
    'gelirim tabi, koşa koşa gelirim, öyle hızlı koşarım ki ayaklarım götüme çarpar'

    bilmem kim ablanın ailesiyle onun ailesi çok sık görüşürlerdi.
    bilmem kim abla beni, bizi bilir, sokakta karşılaştığımızda,
    hınzırca 'kim olduğunu biliyorum' bakışı atardı bana.

    akşam eve geldiğimde hemen duş aldım.
    keten pantolonumu, mavi gömleğimi anneme ütülettim.
    o seviyor diye yaz kış onları giyebilirdim.
    tıraş oldum, yüzüme eyüp sabri tuncer limon kolonyası sürdüm.
    saçlarımı taradım.
    sonra aklıma babamın çam kokulu pino parfümü geldi.
    kolonya sürdüğüm yerleri yeniden yıkadım, onu sürdüm.

    bilmem kim ablanın evine gittim.
    utangaç bir tavırla bir kenara iliştim.
    bilmem kim abla bizden 7-8 yaş büyük olduğu için arkadaşları da büyüktü.
    ortam, abla ağırlıklıydı.

    bir ara hadi bakalım bize bir şarkı söyle dediler sevdiceğime...
    o şarkıyı, o an ilk kez duymuştum.

    hatırla sevgilim o mesut geceyi

    bana sen öğrettin, aşkı sevdayı
    ne çabuk unuttun beni sen hercâî
    beni mecnûn ettin, sen de olasın
    aşkımı inkâr edersen allâh'tan bulasın...

    son iki dizeyi gözlerimin içine baka baka söylemişti.
    abartmıyorum, hayatımda duyduğum en güzel sesti...

    sanırım üçüncü yılımızdı.
    artık herkes bizi biliyordu.
    bilmiyormuş gibi davranan sadece onun ailesiydi.
    fakat hala hiç öpüşmemiştik.

    yazın sonbahara döndüğü zamanlardan birinde.
    yazlık işimin son günleriydi.
    iş bitecek okula dönecektim.
    o gün bana uğrayacaktı.
    plan yaptım.
    bugün onu dudaklarından öpecektim.
    şimdi size şaka gibi geliyor biliyorum ama gerçek bu...
    3 yıl olmuştu ve biz hala öpüşmemiştik.

    akşam üzeri dükkana geldi.
    ortam hazırdı, yalnızdım.
    içeri girdiğinde bir tuhaftı yüzü.
    gözlerinde o bildik ışıltı yoktu.

    'quente, ben senden ayrılmak istiyorum' dedi.
    dünya başıma yıkıldı...
    'neden, ne oldu ki, ne yaptım' dedim.
    'quente, benim çocuğum olmayacakmış, haftaya yumurtalıklarımdan ameliyat olacağım' dedi.

    dondum kaldım.
    ağlamaya başladı.
    ağlamaya başladım.

    'ben çocuk sevmem ki' dedim.
    'olmasın işte, ne güzel, her yer çocuk zaten' dedim.

    katıla katıla ağlamaya başladı.
    dükkanı içeriden kilitledim, ışıklarını kapadım.
    sarıldım, saçlarını okşadım, okşadım.
    bir süre öyle kaldık.

    ıslak, maviş gözleriyle gözlerimin içine baktı.
    'doğru mu söylüyorsun quente' dedi.
    'tüm kalbimle doğru söylüyorum' dedim.
    doğru söylüyordum.

    dudaklarını uzatıp dudaklarımdan öptü beni.
    narin bedenine sıkı ama onu incitmekten de korkarak sarıldım.
    3. yılımızda ilk defa öpüşmüştük.

    ameliyat olduğu gün hastanenin bahçesinde bekledim.
    sadece bilmem kim abla ve arkadaşlarından durumu öğrenebiliyordum.
    ameliyattan çıktı dediler, sorun yok, başarılı geçmiş.
    sabah sekizden beri hastane bahçesindeydim ve gece yarısı olmuştu.
    bilmem kim abla odasını dışarıdan tarif etti bana...
    'bak şu işte üçüncü kat, soldan ikinci, ışıkları yanan,
    perdeleri yarıya kadar açık olan var ya, işte o odada.'

    sanki kalkıp pencereden bana bakacakmış gibi saatlerce perdeleri yarı açık odaya baktım.
    aradan 3-4 gün geçti.
    taburcu oldu evine geldi.
    bana yine haber getiriyor arkadaşları iyi, merak etme diye.
    ama bir şeyler ters gidiyor, biliyorum, hissediyorum.

    sonra dediler ki yeniden hastaneye yattı...
    neden?
    kimse bilmiyor.
    'yine ameliyat olacakmış' dediler.

    bilmem kim abla evimize geldi.
    morali bozuk.
    kan değerlerinde bir şeyler varmış.
    tahliller kötüymüş.
    elinde katlanmış bir kağıt vardı, bana uzattı.
    okudum notu.

    'bana bir şey olursa, eğer seni yeniden göremezsem çok üzüleceğim ama
    mutlaka bir çocuğun olsun, keşke bunu sana ben verebilseydim,
    sen, benim ilk ve tek aşkımsın' yazıyordu.

    boğazım düğümlendi derler ya.
    boğaz, göz, ağız, burun düğümlenmemiş hiçbir şey kalmadı bende.
    ertesi gün yine ameliyat.
    sebebini sonradan öğrendim.
    ilk ameliyatta doktor içinde gazlı bez midir nedir bir şeyler unutmuş,
    ondan mikrop kapmış falan filan...

    ameliyattan çıktı ama bu kez hastaneden çıkamadı.
    tabutu, sanki içinde kuş varmış gibi hafifti.
    çok kilo verdi, eridi dediler sonradan.

    aradan çok uzun yıllar geçti, haliyle o anki yaşadıklarımı şu an kelimelere dökemiyorum.
    3 yılda, 3-4 kez elini tuttuğum, 1 kez öptüğüm sarı saçlım, mavi gözlüm, ilk aşkım...

    sevgililerim oldu, evlendim, boşandım, bir oğlum var.
    bunların hepsini biliyorsundur zaten ama
    ilişkimizin saflığını her ilişkimde arıyorum.
    tam buldum derken bulamadığımın,
    asla da bulamayacağımın farkına varıyorum.

    huzur içinde uyu...
  • bazen çok sakinim. uzun süre çok sakin kalıyorum. şu anda çok sakinim mesela. ama sonra bir an gülüşü geliyor aklıma, ciğerim yanıyor o zaman, ağlıyorum. sonra yeniden sakinleşiyorum. sakin kaldığım zamanlarda da onun için yeterince üzülmediğimi düşünüyorum, acımın üzerine vicdan azabı ekleniyor bir de.

    namazı kılınırken veya defnedilirken saatimi kaybetmişim. sahip olduğum ilk ve tek pahalı saatti. bugün farkettim ki saatim yok. başka zaman olsa çok üzülürdüm. aman dedim, giden saatim olsun. keşke kaybettiğim tek şey saatim olsaydı.

    insan ilk aşkını, tek aşkını, son sekiz senesinde bir anını dahi onu düşünmeden geçirmediği adamı kaybettiğinde geride kalan her şey anlamsızlaşıyor. içimde o kadar büyük bir boşluk var ki, beni öyle bir halde bıraktı ki, bundan sonra ne yapsam, ne yaşasam yeri dolmaz.

    dedim ki aklımı mı kaybediyorum acaba? kaybetsem nasıl anlarım? deliler de kabul etmez sonuçta delirdiğini. çarpım tablosunu geçirdim aklımdan. sonra "286'nın karesi ne?" diye sordum kendime. buna hiçbir zaman cevap veremeyeceğimi anlayınca dedim ki iyi, aklım hala yerinde. belki de çoktan kaybettim aklımı.

    bir gün bana çok sıkı sarılmıştı. "nefes alabiliyor musun?" demişti. "alabiliyorum" demiştim. alamıyordum aslında ama kollarını gevşetmesin istemiştim. sesi kulağımdan çıkmıyor. "nefes alabiliyor musun?", "nefes alabiliyor musun?"

    anladım ki, o bana sarıldığında değil, beni bıraktığında nefes alamıyormuşum. nefes alamıyorum.
  • öleceğine başkasıyla görmeyi tercih ederim. net.

    (bkz: yaşamak)
  • ömür boyu yüreğinize takılan büyük yumru.
    ne yapsan geçer, ne yapsan hatırlamazsın, sırrı yok..
    o’nun olmadığını bilerek yaşamanın rengi ruhsarı yok…

    yapma derdim..bu kadar hızlı kullanma, "bir yanım böyle ölmek istiyor" derdin hep…

    o gece kavga ettik , meydandaki fırının önünde.. bas bas bağırdım sana. gençtim, hatta hala içim çocuk, “gözüm görmesin seni dedim”. o kadar emindim ki ertesi gün göreceğimden…doğumgünümdü, kıyamazdın..
    gençtim, o kadar fevriydim ki…pişman olmanın ne demek olmadığını bilmiyordum henüz.
    o kadar emindim ki…sinirle uzaklaştım yanından, son defa kokunu bile duymadan, sarılmadan…

    ertesi sabah şarkı söyleyerek uyandım barış.
    kapının önünde seni ya da çiçeğini göreceğim diye oyalandım, nazlandım.
    ölüm soğukmuş, ölüme nazlanılmıyormuş.
    neşeyle atladım merdivenleri, hep buluştuğumuz yere gidecektim ve sen orada bana sürpriz yapacaktın hesapta…yokuşu inerken biri geldi nefes nefese koşarak..“ duydun mu? ” “barış yoğun bakımda…” ben o anki bakışımı bir daha bakabilir miyim barış?
    nasıl arabaya bindim.. nasıl hastaneye geldim…

    eve gidince babana anlatmışsın beni. “görmek istemiyor beni” demişsin. göstermediler seni bana. son bir defa tutturmadılar ellerinden. diyemedim..bilemezdim..diyemedim…
    cenazeni, toprağını bile elleyemedim..bilemedim..böyle olacağını bilemedim…görmeyeceğimi bilemedim..

    hışımla çıkmışsın evden. motora atladığın gibi edremit e gitmişsin. dövme yaptırmışsın.
    sol göğsünün üzerine bir kalp. içine de adımı yazdırmışsın..bilemedim..bir hışımla dönmüşsün. tam da “barış yoğun bakımda” dedikleri yerde savrulmuş motor. paramparça olmuş. bilerek mi yaptın? bir yanın hep gitmek isterdi..hep gitmek. bilerek mi gittin..
    hastanede ailenden uzak bir köşeye çökmüşken duydum annenin feryadını. yanmaz mı, o yürek yanmaz mı?..benden bilmez mi, haksız mı..

    senden sonra doğumgünlerimi kutlayabilir miyim ben barış?
    sevinebilir miyim doğduğuma?
    affet beni..bilemedim..
    adımı karıştırıp tenine, gideceğini bilemedim…
    son bir defa “seviyorum” diyemedim…

    edit: 8 sene önce yasanmıştır ve tamamen gerçektir..keske olmasaydi ama gercek.
  • bir insanın hayatında yaşayabileceği en büyük acıdır.

    sevgiliniz kollarınızda can verir ama onun için dünyayı yok edebilecek siz onu geri getirmek için hiç bir şey yapamazsınız. yavaş yavaş gözlerinizin önünde eriyişini izlersiniz. bilincinin nasıl yavaş yavaş yok olduğunu görürsünüz. "anne" diye bağırır. "annen geliyor bitanem yolda" dersiniz. ondan aldığınız cevap dünyanızı yıkar "benim annem sensin, benim babam sensin, benim arkadaşım, dostum.. her şeyim sensin. kimseyi istemiyorum."

    duvarlar üstünüze gelir. hemşireleri dakika başı çağırırsınız. saniye saniye olanları anlatırsınız. bişeyler iyi gitmiyordur ama anlamazlar. üstelik uyumanızı isterler. çok yorulduğunuzu söylerler. siz yorulmamışsınızdır. saatler geçer. sevgili yanına çağırır.
    -aşkım ben çok kötüyüm
    -hayatım her şey çok güzel olacak, sabret biraz.
    -aşkım.

    bir anda düşüverir sevgili, suratı mos mor olur. kalbine bakarsınız atmaz, boynuna bakarsınız nabız yok. doktor çağırmak istersiniz beceremezsiniz. ne olduğunu anladığınızda çığlıklarınız sarar tüm hastane binasını. doktorlar yağmaya başlar odaya. çıkmaya çalışırsınız. bir an önce müdahale edilsin istersiniz. tüm doktorlara tek tek çarparsınız. kapının dışında size bakan onlarca meraklı kadın. "dua et" derler. siz "nefes al" diye tekrarlarsınız. kalp cihazının sesleri gelir. beyniniz o kadar darmadağın olmuştur ki anlayamazsınız o sesin ne sesi olduğunu.

    bir hemşire çıkar odadan "yaşıyor mu?" diye sorarsınız. "yaşıyor" diyen hemşireye inanamazsınız ama. biraz sonra kapıdan çıkarırlar sevdiğinizi. oksijen tüpü bir tarafta. solunum makinesine bağlı sevgiliniz çıkar kapıdan.

    evet nefes alıyor. evet o yaşıyor. yoğun bakıma kaldırıyorlar. yarım saatte bir doktorun yanına gidiyorum. nasıl olduğunu soruyorum. "bıçak sırtında" diyor doktor.

    görmeye gidiyorsunuz onu. uyuyor karşınızda bebek gibi. onu yaşatmak için güzel anılar dolduruyorsunuz yoğun bakıma. kızınızdan bahsediyorsunuz, doğmamış kızınızdan.

    çıkartıyorlar sizi. tekrar giriyorsunuz, tekrar çıkıyorsunuz.

    uyanıyor. sizi nasıl sevdiğini anlatıyor. yaşayacağını anlatıyor. iyiye giden 9 gün yaşanıyor. odaya çıkmak istiyor. beni özlediğini söylüyor.

    doktor geliyor bir sabah. çok zor bir gece geçirdi diyor. defalarca yanına gidiyorum. defalarca "gece"yi anlatıyorum. tık yok. hiç bir değişiklik olmuyor. doktor yanına çağırıyor. tek tek yanına giriyoruz.

    çıkan kimse bişey söylemiyor.

    ben giriyorum. sevgilimin üstünü naylon kaplamışlar. nolduğunu anlamıyorum. anlatıyorum. onu nasıl sevdiğimi anlatıyorum. onsuz olamayacağımı anlatıyorum. doktora dönüyorum
    "yaşayacak dimi?" doktor göz yaşları içinde. ne ara duygusallaştı bu kadın böyle. bakıyorum gözlerinin içine, "son dakikaları diyebilirim" diyor. "biraz daha kalayım o zaman", "yalnızca bi kaç dakika"

    şimdi veda konuşması zamanı işte. "işte terkettin beni. hani hep yanımda olacaktın. hani beni hiç yalnız bırakmayacaktın. sen beni çok erken terk ettin ama ben seni asla terk etmiycem. bitanem bunu bana yapamazsın. kalk, bu çok erken." buna benzer bir sürü cümle daha çıkıyor ağzımdan. doktor çıkarıyor. dizlerim tutmuyor. babam destek olmaya çalışıyor. olamıyor.

    şimdi 11 ay geçti. acı zamanla geçmiyor da azalmıyor da. acı hep artıyor. hasret hep büyüyor. anılar yetmiyor o zaman. bu ölümün tek iyi yanı, eğer onu kurtarabilseydim ben ölecektim. o bu acıları yaşayacaktı. ben senin yerine acı çekmeye razıyım sevgilim.
    edit: şimdi 5 buçuk yıl geçti. ama o benden hiç geçmedi. hayat onsuz çok zormuş..
  • hele ki ilk aşksa, platoniklikten el ele tutşma aşamasına geçtiğiniz ve ilk kez elele yürüdüğünüz günün sonunda, bir de gözünüzün önünde şaka gibi bir kaza yüzünden öldüyse, aradan 22 yıl geçer ve halen kendinize gelemediğinizi anlarsınız olayı hatırlayınca....
    öyle bir yara bırakır ki, yüzlerce yıl kanar ama öldürmez......
  • bir sevgilim vardı. ayrıldıktan sonra beni aramıştı. "sen beni unuttun, ne olur söyle nasıl yaptığını, ben seni unutamıyorum" demişti ağlayarak.. yastaydım, çok acımasızdım "babamı yeni kaybettim, aşk acısıyla uğraşacak gücüm yok sadece" demiştim. "ne yani benim de babamı mı kaybetmem gerekiyor seni unutabilmek için?" demişti. cevap verememiştim..

    "evet" demiştim ama içimden.. gel de annemin gözlerine bir bak! 30 küsür yıllık sevgilisini koydu toprağın altına! ne hayalleri vardı. tekne alacaklardı. 6 ay denizde yaşayacaklardı. bodrum'dan çıkıp cebelitarık'a kadar gezeceklerdi kedilerini de yanlarına alıp. beni arayıp "hadi ibiza'dayız, atla uçağa gel" diyeceklerdi. kavga edeceklerdi yolda bol bol. o bağıracaktı yine, annem gülecekti.. kışın yine yorgan kavgası yapacaklardı. her ay yine aynı çin lokantasına gidip aynı şeyleri yiyeceklerdi..

    sen biliyor musun annemle o çin lokantasına gittiğimizde garson "abi nerde bu akşam?" dediğinde nasıl gözyaşlarına boğulup "o artık yok!" dediğini?.. peki geçen gün "özledim" derken nasıl da benden gözlerini kaçırdığını?

    sevgiliden ayrılmak mı? sağ olsun, toprağın üstünde olsun yeter..
  • 27 şubat 2007. soğuk, buz gibi bir ankara öğleden sonrası. yer: kuğulu park. soğuktan korunmak için kat kat, marul gibi giyinmişim. ellerimde evde hazırlayıp ufak termosa koyduğum çay ve en sevdiğim bisküvi olan damla çikolatalı hanımeller var. kulağımdaki müzikçalarda pearl jam'in "ten" albümü çalıp duruyor. artık dersleri mi dert edinmişim, arkadaşla mı takışmışım, ailevi bi' problem mi var, yoksa hepsinden biraz biraz birikip gırtlağıma dek gelmiş mi, orasını tam hatırlayamıyorum; bir sebepten moralim oldukça bozuk. derman olarak da şehrin ortasında bir cennet olan, dert ortağım kuğulu'ya gelmişim.

    hava o kadar soğuk ki, benden başka nerdeyse hiç kimse yok parkta. belki de insanlar bankların ıslaklığını gözlerinde büyütmüşler; oturmaya çekiniyor ve parkın yanından, erimiş karların her zamanki vaziyete nazaran daha da grileştirdiği tunalı'ya, sıcağa doğru yürüyorlar. soğuğu hissetmekten bile korkuyor bu insanlar. insanlar acayip...

    yaklaşık 1 saat boyunca çayımı yudumlayarak, kuğuları ve geçip giden insanları izleyerek, eriyen kar sularının yokuş aşağı yürüyüp gidişine bakarak, yalnızlığın buruk kokusunu içime çekerek oturuyorum.

    tam çayımın bitmesine yakın; kızılay yönünden bir kız geliyor, parka giriyor, yanımdaki bankın önünde duruyor. ela gözleriyle bankın ıslaklığını süzüyor ve çantasından çıkardığı peçetelerle bankı kuruluyor, oturuyor. suratı asık, belli ki morali bozuk. hatta belki benim içinde bulunduğum hâlden bile kötü bir hâlde. bembeyaz bir teni var ve küçük burnu soğuktan kıpkırmızı olmuş. kızarmış küçük burnu; kırmızı kukuletası ve alacalı paltosuyla ahenk oluşturuyor. elleri üşümemiş, çünkü elinde de botlarıyla uyum sağlayan siyah eldivenleri var. ve şans o ya, onun da elinde küçük bir termos ve hanımeller var. benden farklı olarak onun bisküvisi fındıklı.

    oturuşunun ardından paltosunun iç cebinden bir sigara ve siyah bir çakmak çıkarıyor. tam sigarasını yakacakken sert bir rüzgar esiyor ve çakmağın yanmasına mani, saçlarının kukuleta dışında kalan kısmının ağzına girmesine sebep oluyor. kafasını çevirip saçlarını düzeltmeye çalışırken benim bakışlarımla karşılaşıyor. gözleri bir anlığına ellerime kayıyor, termos ve bisküviyi görünce şirin şirin gülümsüyor. o gülümseyince ben de gülümsüyorum. hayır, bir taklit veya yaranma çabası değil. hakikaten içten gelen bir gülümseme. kısa bir süre birbirimize bakıp gülümsüyoruz. ve o tekrar sigarasını yakmaya çalışıyor. yakamayınca oturduğum yerden kalkıp yanına gidiyorum, paltomun cebinden sigarayı bırakmadan önceki zamanlardan kalma çakmağımı çıkarıyor, ellerini siper etmesini söyleyerek sigarasını yakıyorum. sigarasından bir nefes alıp gülümsüyor ve "otursana," diyor.

    yan bankta bıraktığım termosu alıp yanına oturuyorum. yüzü, o ana dek gördüğüm en güzel yüzlerden bir tanesi. gözlerinin içine bakmaktan kendimi alamıyorum. adını söylüyor, benden de adımı söylememi bekliyor fakat gözlerine öylesine kenetlenmişim ki kendi adımı dahi söylemekte zorluk çekiyorum. 4-5 saniyelik duraklamanın ardından nihayet adımı söyleyebiliyorum, gülümsüyor.

    sonra yavaş yavaş sohbet etmeye başlıyoruz. okuduğumuz okullar, yaşadığımız semtler, o soğukta neden orada olduğumuz, ankara... girizgahı bunlarla yapıyoruz. sohbet ilerledikçe gökyüzüne karanlık, ikimizin yüzüne büyük bir aydınlık yayılıyor.

    o gün akşam 8'e kadar birçok konuda sohbet ediyoruz, o soğukta, o karanlıkta. kısa bir sessizlik oluyor ve o sessizlik anında ikimizin ağzından da aynı anda "acıktım ben ya," sözcükleri dökülüyor. bu bizi çok eğlendiriyor, uzun süre gülüyoruz. sonra ben onu evime çağırıyor, "pratik bir şeyler hazırlarız, olur mu?" diyorum. "olur," diyor.

    yavaş yavaş yürüyerek tunus caddesi'ndeki evime gidiyoruz. paltolarımızı, eldivenlerimizi çıkarıp bilgisayarda müzik açıyor, akabinde mutfağa geçiyor; tahmin edilebileceği üzere makarna haşlıyor, salata yapıyor, yanında da ton balığı ve barbunya konservesi açıyoruz. dolapta birkaç tane bira var, birer tane de bira açıyoruz.

    yemeğimizi afiyetle yerken hoşbeş ediyor, gülüyor, doyan karnımızın da etkisiyle fazlasıyla neşeleniyoruz. ben bir an kendimi kaybedip elimi yanağına götürüyor, yanağını ve saçlarını okşuyorum. hafifçe titriyor, gülümseyip gözlerini kapatıyor. ve o da elini benim yanağıma koyuyor. kalkıp yanına gidiyor, öpüyor, öpüyorum.

    sonra bir sıcaklıktır alıyor bedenlerimizi, sevişmeye başlıyoruz. o ana kadar beni ilk görüşte, ilk sevişmede en çok etkileyen insan o. sevişiyor, sevişiyoruz. saatlerce yataktan çıkmıyoruz, birbirimizin sıcaklığıyla ısınıyoruz soğuk bir ankara gecesinde.

    sonra sabaha karşı uykuya dalıyoruz. uzun bir uykunun ardından öğleden sonra 4 gibi uyanıyoruz. uyanınca uzun bir süre birbirimizin gözlerine bakıyoruz, sanki tüm dertlerimizden arınmış gibi. sonra kalkıyor, bir şeyler atıştırıyoruz. eve gitmesi gerektiğini, istersem akşam 10 gibi ona uğrayabileceğimi söylüyor. "olur," diyorum. yüzünün her yerini öpüp uğurluyorum. balkondan gidişine bakıyor, ona el sallıyorum. o da gülümseyip bana el sallıyor.

    sevinçli sevinçli dönüyorum içeri, ortalığı toplayıp duş alıyorum, üstümü giyiniyorum, saate bakıp henüz 7 bile olmadığını fark ediyorum. o aradaki boşluğu doldurmak adına, en sevdiğim roman olan anayurt oteli'ni bir kez daha okumaya karar veriyorum. ve 2.5 saatte okuyup bitiriyorum, her okuyuşumda yaşadığım sarhoşluğu yeniden yaşıyorum.

    koltuğumdan kalkıp banyoya gidiyorum, dişlerimi fırçalayıp kurtuluş'a doğru yola çıkıyorum. yol 25 dakikada bitiyor ve onun apartmanının önünde duruyorum. saat 21:50. bakıyorum, dairesinin ışığı yanıyor ve apartmanın giriş kapısı aralık bırakılmış.

    ikinci kata çıkıyorum.

    bakıyorum, dairenin de kapısı aralık bırakılmış.

    kapıyı yavaşça itiyorum, onun ismini söyleyerek içeri giriyorum. cevap gelmiyor. odalara bakmaya başlıyorum, yok.

    banyonun kapısı kapalı. kapıyı vurup orada olup olmadığını soruyorum. cevap gelmiyor.

    endişeleniyorum. ve ani bir kararla kapıyı açıyorum.

    kapıyı açtığımda, dün yanımda yatan o dünya tatlısı, dünya güzeli insanın bileklerini kesmiş vaziyette küvette cansız yattığını görüyorum. kusacak gibi oluyorum, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. ne yapacağımı şaşırıyorum. yanaklarına tokat atıyor, öpüyor, öpüyorum. ismini söylüyorum...

    cevap yok.

    olduğum yere yığılıyorum. bir süre kalkamıyorum. kalkıp aynaya baktığımda rengimin kireç gibi olduğunu fark ediyorum. sonra telefonundan, ev arkadaşının numarasını bulup onu çağırıyorum. kız çığlık çığlığa geliyor, iki blok ötedeki arkadaşının evinden.

    o da benim gibi yığılıyor olduğu yere. benim kim olduğumu soruyor, anlatıyorum ona.

    ağlamaya başlıyor... sakinleştirmeye çalışıyorum, bunu yaptıkça ben de daha kötü oluyorum.

    sonra polis çağırıyoruz, ailesine haber veriyoruz, bir ton tatsız işlem.

    naaşı, memleketi kuşadası'na götürülüyor. ben de otobüsle gidiyorum cenazeye.

    cenazede kimseyi tanımıyorum, kimse de beni tanımıyor. uzakta durup sessizce ağlıyorum. söylediği saatten evvel gitsem evine, belki de şu an hayatta olurdu diye düşünüyorum. düşünüyorum. düşünüyorum.

    otobüsle ankara'ya dönerken düşünüyorum.

    eve vardığımda düşünüyorum.

    aradan iki ay geçtikten sonra düşünüyorum. ölüm yıldönümlerinde düşünüyorum. soğuk günlerde, sıcak gecelerde düşünüyorum.

    hâlâ düşünüyorum...
  • yazarlığım kabul edildiğinde ilk entrym olsun istiyordum bu başlık. acım taze sayılırdı çünkü, henüz kimseye anlatamamıştım ve patlamak üzere idim. sonra sonra ''olm bunu başka biri nasıl anlayabilir ki?'' gibisinden bir düşünce girdi aklıma. kenarda dursun.. ''sözlük işte lan ne süper icad amınakoyim'' dedim ve bastım. ama bugün.

    bugün tam 3 yıl oldu. 3 yıl önce bugün tamamiyle farklı bir insandım ben. yaşama sevinci ne lan, hayat ne amına koyim, en sevdiğimin yanından dönmüştüm ben bugün. bilmem anlar mısın sevgili okur, en sevdiğim diyorum bak, daha ötesi yok.

    hayatında hep en skimsonik heyecanları yaşamış biri olarak kız arkadaşın yanına, isveçe gitmek hakikaten enteresan bir deneyimdi benim için. o heyecan, aylar sonra tekrar görüşecek olmanın verdiği mutluluk, ''lan kilo mu aldık acaba, vay anunakodumun sivilcesi sen nerden çıktın şimdi?'' gibi içseslerin kavurduğu bir uçak yolculuğu, ve en nihayetinde o öpücük. bacakların titremesi, kalbin bırak dakiyayı, saniyede 500 atması, elleri nereye koyacağını bilememek. anlatırken ne kadar garip oluyor insan, ama diyorum ya, 3 yıl önce bugün tamamiyle farklı biriydim ben. bunları hissedecek kalbi olan biri.

    aynştayn, senin daşşaklarını taşıyan yesin abi, ne güzel adammışsın sen meğer ya. bak ne demiş sevgili okur, sen de bana hak ver hadi; ''sevgilinin yanında geçirilen 1 saat 5 dakika gibi gelir, ve fakat kızgın bir sobanın üzerinde geçirilen 5 dakika 1 saat gibidir.''

    5 dakika ne lan 5 dakika ne amına koyim, bir göz açıp kapama süresinde geri dönmek için hava alanındaydım ben. 3 yıldır da o kızgın sobanın üzerinde yatıp mütemadiyen hawaii kumsallarındaymışım imajı vermekten ebem sikildi. 3 yıldır zamanın göreceliği kuramını iliklerimde hissetmekten ebem sikildi. 3 yıldır her lanet gün senin göz rengine sahip bir nesne aramaktan ebem sikildi. 3 yıldır..

    evet bugün 3 yıl oldu sen gideli. ben hala gidişinin ilk haftasında olduğum gibiyim; umursamaz, pişkin, hayata dair hiçbir beklentisi, hiçbir gayesi, hiçbir tutkusu olmayan aynı dallama sevgilin. öfke ve yavşaklıkla yoğurulmuş kişiliğimle hala arkadaş sktretme partilerinin vazgeçilmez ismiyim, bende değiştirdiğin ne varsa seninle birlikte çekti gitti anlayacağın. nasıl ki sen geri dönmeyeceksin, varsın onlarda dönmesin. hem alıştım sayılır artık.

    isveçlilerin güvenli otomobil yapmasına aldanma sevgili okur, sen yine de o klepsine klepsine soktumun emniyet kemerini tak olur mu. gidersen arkanda bırakacaklarını bir düşün, kimse sikinde değilse beni düşün lan, her allahın günü kendimi kandırmaktan hayat skalam skildi, her şey öyle bir birbirine girdi ki dünya yansa ''noluyo lan ne baarıyonuz topunuzu keserim sizin'' diyecek pozisyondayım. beni düşün bu yazıyı okuduysan.

    öyle özledim ki. amına koyim ya.
  • arefe günü götürmüşsünüzdür onu doktora
    doktorun verdiği ilaçlar ve küçük bir öpücükle, içinizden annesine emanet ederek gidersiniz bayrama, evinize.
    ayrı ve merak içinde geçen dokuz günden sonra hep telefonda ‘iyiyim’ diyen ama bir yandan da size ‘acaba gerçekten öylemi?’yi hissettiren sesin sahibini tamamen dertsiz, tasasız görme ümidi ile çıkarsınız karşısına, beklediğiniz gibi olmamasının hissettirdiği endişeyi fark ettirmemeye çalışarak yeniden doktora gitmeye ikna edersiniz…
    sonra bir anda başlayan ve tam 25 gün süren hastane odası konukluğu başlar
    öyle bir 25 gündür ki bu ; daha sonra hep keşkelerinizin sebebi olacak küçük bir sarılmadan mahrum, her eve gelişte aklınıza ‘acaba iyileşemiyecek mi?yoksa?’yı getirip ruhunuzu sızlatacak kadar çaresiz, bunu aklınıza getirip o’na kondurduğunuz için kendinizi suçlu hissettirecek kadar buruk umutlarla dolu ve bir sabah odasına elinizde en sevdiği bilgisayar dergisi girdiğinizde o’nun yatağında olmadığını görecek kadar keskin, acımasız.
    son çare gönderildiği diyaliz odasında sizi tanıyamıyacak kadar bilincinin kaybolduğunu gördüğünüz halde elini tutup yanında olduğunuzu hissettirebilmek için kulağına onu sevdiğinizi söylemeye çabalamak, kendi ellerinizle yoğun bakıma yatırmak, ve sırf sadece iyileştiğinde ‘ben girdim’ diyebilmek için girdiğiniz lanet sınavda gözlerinizin çağlamasına aldırmadan öylece otururken yanınıza geldiğini, veda ettiğini hissedip, biçare bir şekilde uzanıp tutmaya, gitmesine engel olmaya çalışmak, parçalamak kendini…
    sonra gasilhane’de verilen o son öpücüğün unutulmazlığı ve herkesin size acıyarak bakan gözleri, bir saniye daha yanında hissedebilmeyi istemek, kafeteryada hep oturduğunuz yerde o’nu hiç gelmeyeceğini kabullenemeden beklemek ve o ne hissettiğinizi anlayamamanızı sağlayacak kadar uyuşturan acı…
    işte bunlardır sevgilinin ölümü *