şükela:  tümü | bugün
  • trajedi kahramanı olmasalar bile hemen hemen herkesin zamanında yaptığı, bir nevi tragic flaw .
    zamanında yapmamış olanlara ya übermensch ;
    ya da helal olsun denilir.
  • çok rastlanan bir şey bu. arkadaş ben olsam, sevgilisi için beni mütemadiyen satışlara getirmesine kıllanırım. sıkı söverim. ha, cicim aylarında gelir sabahtan akşama kadar sevgilisini anlatıp azarsa veya ayrılmaya yakın gelir de sevgilisi sebebiyle sürekli dibimde ağlaşırsa da döverim. iki ucu boklu değnek. aşağı tükürsem sakal yukarı tükürsem bıyık. arkadaşın işi zor yani. sevgili anlatgaç mıyım ben? ortasını bulsa, ona da bana da eşit zaman ayırsa, bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bayram olsa iki ilişki de sağlam ilerler. ya bi kere, ahah salak mısın arkadaşım bir şekilde ayrılacaksın sen ondan. bana bunu söyletme yani. sonra vay efendim ne kötü arkadaşsın ne kadar moral bozuyorsun çok seviyorum ben onu.
  • ziyan bir kıyaslama sonucunda yapılan gereksiz bir tercihtir. şimdi birader kimi kime tercih ediyorsun, neden ediyorsun? böyle bir gereklilik nereden doğuyor? görüyorum, er meydanında sorulduğunda kimse arkadaşlığına bok sürdürmüyor. hemen sevgililer yerden yere çarpılıyor, cinsel organ yerine koyuluyor ve bir uzun saçlu için değer mi deniyor arkadaş satmaya. manita işi fani, arkadaşlık baki deniyor. iyi de niye ki? yani bu kıyaslamanın amacı ne, nereden kaynaklanıyor, anlamak hiç mümkün değil. arkadaşlığı yüceltmek için sevgilileri yerin dibine geçirmeye gerek yok ki. onu da kendi içinde gayet övebilirsin yani.

    sevgilim sevgilimdir. onla gezerim, tozarım, eğlenirim ve her ortamda da takılırım. arkadaşlarımla da ilişkilerime devam ederim. şimdi sevgilimle buluşacağım diye batak partisine gitmemek satmaksa eğer, arkadaşın kendi sorunları var demektir. ben demiyorum ki, arkadaşlarına söz verip de ondan sonra "abi bir anda hatun aradı yanına gidiyorum" diyerek anında satış yapan adam haklıdır. bu zaten her mecrada kınanacak bir harekettir. sevgiliyle arkadaşı aynı kulvarda yarıştıramazsın ki, onları aynı kefelere koyamazsın. anneni mi çok seviyorsun, babanı mı çok seviyorsun sorusu kadar mantıksız bir tercih etme durumudur. hele ki, yakında belki de karısı olacak kız hakkında arkadaşlarına nutuk çekip "-satmam olum o ancuk için ben sizi" diye gerilenleri, bir de sevgilileri duysa ne olurdu, düşünemiyorum. dikkat etmek lazım, votkaya kapılmamak lazım, ince işler bunlar.
  • herkesin nedense "aaa, ayip canim, saticilik" diyerek tepki verdigi eylem. oysa ki genel olarak tum evliliklerde bu gorulur. kendim yasamadim ama ailemden ve cevremden de gorebiliyorum ben. her zaman birbirlerinin yaninda olanlar, esler veya sevgililerdir. cunku yakin arkadaslarin da sevgilileri veya esleri vardir yanlarinda olan. bu yuzden "hep bir arada olacagiz, hic ayrilmayacagiz, erkekler/kizlar asla aramiza giremez" de genelde laf olarak ortada kalir.

    onemli nokta: okurken sevgili ve cikilan insani ayri tutunuz.
  • eğer tercih edildiğin o malum sevgili ile arkadaşını tanıştıran sensen, bütün o çekingenlik günlerinde aman daha samimi olsunlar, aman birbirlerini tanısınlar diye kendini paraladıysan, sürekli birbirlerine ne kadar iyi bir çift olabileceklerinden falan bahsedip durduysan ve sevgili olduklarında kendin yaşamış kadar mutlu olup yetmeyip bi de ilişki sürecinde kavgalarında arabulucu olmaya bile tamam dediysen çok pis koyar bu satış.
    sonra ne olur, telefonlar çalmamaya başlar, sensiz planların sayısı git gide artar, hatta dahil olduğun plan kalmaz olur*. önceleri hak verirsin. aman romantizmin içine etmiyim, eğlensin çocuklar dersin.
    iyi de kardeşim varlığımı da unutun demedik ki.. sonra bi bakarsın, o çok sevdiğin arkadaşın yalan olmuştur.

    yahu bir kere olsa tamam derim ama sürekli başına gelince kıllanmaya başlıyor insan bu durumdan. ya karşıma çıkan insanların tesadüf eseri hepsi nankör ya da işin kuralı bu ve ben azıcık enayiyim*.

    tamam belki hayatının aşkıdır, belki onunla yaşlanacaksın anlıyorum.. ama ya giderse.. gelip kimin omuzunda ağlayacaksın ha? sorarım sanaa..

    (bkz: nası dolmusum)
  • elimde bir adet küçük rakıyla biraz peynir, biraz leblebinin bulunduğu poşetle arkadaşımın evine geldiğimde, saat dokuzu gösteriyordu. ne zamandır gelmemiştim ki, gelirken sokakların bile bana yabancılaştığını hissetmiştim. sürekli gidip geldiğim hatta bir dönem için adres olarak gösterebileceğim bu evin girişinde tereddüt içinde dikiliyor, bu güne kadar farketmediğim haşmetiyle evin kapısı bana aşılmaz bir sur duvarı gibi görünüyordu.

    tereddütlerimi son kez, "onlar senin arkadaşın ulan" diyerek bastırdım, titreyen parmağımla kapının ziline dokundum. zil bozuktu, o kadar uzun süredir bu eve gelmemiştim ki zilin aslında hep bozuk olduğunu, bir kere bile zilin sesini duymadığımı unutmuştum. bir tereddüt dalgası daha ayak parmaklarımdan enseme kadar dalga dalga yayıldı. derin bir nefes alıp kapıyı üç kez yumruk yaptığım elimle çaldım.

    kapıdaki deliğin arkasında bir karaltı belirdi. o anda herşeyi, arakıyı leblebiyi arkadaşları bu evi, sokağı, ili, ülkeyi terketme isteği kabardı. migros poşetini yere atıp kaçacakken, kapı ardına kadar açılarak beni ışığa ve utanca boğdu.

    "o geldi" diye haber verdi kapıyı açan arkadaşım salona doğru. gözlerime dikmişti bakışlarını. bu temas tüylerimi ürpertircesine beni ezdi, ayaklarının dibinde küçülttü. gözlerim yerleri süpürüyordu o an, aşağılanmadan, hatta korkudan, evin içerisine adımımı atamıyordum. kapıdaki arkadaşım elimden poşeti aldı, "salona geç" diye buyurdu.

    titriyordum, bu ev, arkadaşlarla niceler kere bir araya geldiğimiz, güldüğümüz, ders çalıştığımız, efkara alkole boğulduğumuz bu ev beni ürpertmişti. o kadar yabancılaşmıştık ki, bu soğuk duvarlar perili bir evin örümcek ağlarıyla, karanlık ruhlarla, öfkeyle dolu duvarları gibi beni hapsetmişti. geriye dönüp kaçmak, koşarak kaçmak istedim. yapamadım, bilinmeyen bir güç beni salona yönlendiriyordu. kaçınamadığım bu kadere boyun eğdim, salona doğru bir ceylanınki kadar ürkek adımlarla süzüldüm.

    salonda göz gözü görmüyordu, belki de bu çok daha iyiydi. o anda, bu sigara bulutunun içinde uçmayı, bir kuş gibi dönüp durmayı istedim. bu evi, bir sevgili uğruna sattığım tüm arkadaşlarımı ne kadar özlediğimi kendime itiraf edebilecek kadar güçlüydüm ama bulutları bile delen bakışların üzerimde olduğunu da biliyordum.

    "hoşgeldin" diye bir ses işitildi sonunda. "hoşbulduk" diye, cılız olduğu kadar buruk bir sesle karşılık verdim. el pençe divan ayakta duruyordum, bir sevgili uğruna yanıp tutuşan, bu uğurda bu arkadaşlarını satan kalbim, şimdi arkadaşlarının önünde oturmak için cesaret aradığım anda neredeydin?

    arkamdan gelen ayakseslerini farkettiğimde irkildim. bir el, beni kolumdan tutup bir koltuğa oturttu. başım önüme eğikti, ayaklarımla halıyı kaşıyordum, ellerimde bit titreme peydah olmuştu. beni kolumdan tutan kol, bir tabakta bana patlıcan ezme, haydari, peynir, rus salatası ve salatalık getirdi, leblebiyi, iki kadehi, bir buz kabını, rakıyı ve su sürahisini yanımdaki sehpaya bıraktı ve o kolun sahibinden hiç ses çıkmadı.

    içtim, sessizliğin yankılandığı o meşum salonda, o kalabalığın içinde yapayalnızlıktan içtim, utancımdan nefes almadan kadehleri ardı ardına yuvarladım, kimseye bakamayan gözlerimle içtim rakıyı, titreyen ellerim kadeh ardına kadeh doldurdu bana. sessizce içtim, beni izliyorlardı biliyordum, kimse kadehini bile tokuşturmuyor, o anda orada nefrete layık tek kişiyi bakışlarıyla dövüyorlardı.

    daralmıştım, hızlı da içiyordum, şişenin dibinde biraz rakı kaldığında bir sigara yakmak istedim. sigarayı aldım, elimle çakmağımı aradım aradım, heyhat bir türlü bulamıyordum. kimseden ateş isteyecek yüzüm yoktu, sigarayı yavaşça alıp pakete geri koyacakken, burnumun hemen önünde bir çakmak çakıldı. sigarayı tekrar dudaklarıma götürüp sigaramı yaktım. minnetimi sunmak için kafamı kaldırdım. asıl ateş çakmağın sahibinin gözlerinde yanıyordu adeta, bir yumruk yemişçesine sarsıldım ve başımı tekrar utançla eğdim.

    "ayıp ettin" diye bir ses geldi salondan bir yerlerden. suçlamayı kabullendim, başımı kaldıramadım. mırıldanmalar oldu. tırnaklarımı kemiriyordum, sigaranın bittiğini, elimde sadece filtre kaldıktan çok sonra farkettim.

    "çok ayıp ettin bilader" diye bir ses daha geldi. sessizce bekledim. ayıp etmiştim, hem de çok.

    "ne biçim arkadaşsın lan sen" dedi bir ses. onu, "ummazdık senden böyle ibnelik" takip etti.

    pişmanlıkla başımı kaldırdım, sigara bulutunun içinden alev alev öfke ve aşağılamayla yanan gözleri seçtim bir bir. elim ayağım boşalmıştı adeta, bir sigara daha çıkardım, kafama bir çakmak fırlatıldı. sigaramı yakıp çakmağı dalgınlıkla cebime koyuyordum ki, "geri versene çakmağı puşt" diye itiraz gelince çakmağı, başımı kaldırmadan geldiği yöne doğru fırlattım ben de.

    "bir kız uğruna sattın lan bizi" satmıştım, onu onlara tercih etmiştim, bu güzel insanlara, beni arkadaş diye bilen bu insanlar yerine şimdi kimlerle olduğunu bile bilmediğim birine tercih etmiştim. susuyordum, ilk gözyaşı yanaklarımdan süzüldü.

    "ağlama lan karı gibi" bu laf üzerine omuzlarım sarsılmaya başladı. bir sessizlik oldu gene, bir kaç hıçkırığımı yutabildiğimde "çok sevmiştim abi" diyebildim. "siz hiç sevmediniz mi?" bir kaç başın önüne düştüğünü gördüm, bir kaç sigara yakıldı ve sigara dumanları arasında bir zamanlar çok sevilen bazı insanların silüetleri hayal edildi. bir kaç boğazda düğümlenme oldu, bu düğümler ancak yarım kadeh rakıyla giderilebildi.

    "herkes çok sever ibne, biz de çok sevdik" gene bana bakıyorlardı. çok sevmiştim, her şeyi yapabilecek kadar çok.

    "nerede şimdi o karı?" suçlama ağırdı, uğruna neler yaptığım kız başkasının kollarına atlamıştı, bir yay gibi süzülmüş, arkasında beni bırakarak bir başkasına gitmişti. çöp gibi bir oğlan, ipince, hayırsızın biriydi fikrimce...

    "karı deme abi, bildiğin orospu işte" diye isyanla cevap verdim.

    "peki şimdi nerde bu orospu ha, değdi mi amına koyım değdi mi?" sorguluyorlardı beni. değmiş miydi? sevgi neydi sevgi emekti, sevgi iyilikti. ben çok sevmiştim o zaman, ama o sevmiş miydi? belki sevmişti? hayır sevmemişti, sevseydi şimdi burada olmazdım.
    "götüne tekmeyi bastı işte. sik gibi ortada bıraktı seni" bu söz üzerine kadehi falan boşverdim, şişeyi ağzıma diktim.

    "çüş amına koyım çüş". bir el uzanıp şişeyi elimden almıştı. buğulu gözlerle, yardım istercesine etrafıma bakınıyordum.

    "sike sike arkadaşlarına döndün işte. hepimiz döndük, hepimiz sattık, hepimiz döndük, bundan gayrısı da olamaz zaten. her kim ki sevgilisini arkadaşlarına tercih ederse sik kadar aklı yoktur. onlar gelip geçicidir, dostluk baki kalır". ben buraya aittim, buraya ait olmalıydım, onlara ihanet etmemeliydim.

    "tekrar geldiğine göre akıllandın demektir. aramıza tekrar hoşgeldin ibne" herkes ayağa kalktı, oturduğum yerde onlara bakıyordum yaşlı gözlerle. teker teker yanıma geldiler, ben de ayağa kalktım. elimi sıktılar, sırtımı sıvazladılar. aralarına tekrar kabul edilmiştim. arkadaş böyle bir şeydi işte, sen onlara hainlik de yapsan, arayıp sormayıp unutsan bile, tekrar gelebildiğin, huzurun hakim olduğu, samimi küfürlerin uçuştuğu yerdi arkadaş evi. herkesle kucaklaştıktan sonra herkes tekrar yerine oturdu.

    "ee anlat bakalım neler oldu?" sorusu geldi. altınbaş kadehe yağ gibi doldu, bir el sigara ikram edip yaktı. anlattım, anlattım... dinlediler, arkadaş nasıl dinlerse öyle dinlediller, yorum yaptılar, kıza küfrettiler, kız milletine küfrettiler, enayiliğime doymamamı söylediler, asıl aptallık sende dediler... daha neler neler dediler. anlattım açıldım, daha da anlattım daha da açıldım. daha da içtik, yeni rakı aldırdık onu da içtik. sonra gülmeye de başladım. ben ortamda yokken neler olup bittiğinin özetini geçtiler, kimler ne yapmış anlattılar. ekonomiyi kurtardık, hocaları dövdük, tanıdığımız kızları kafamızda paylaştık, ev sahibine, uyuz bakkala, sınıftaki artiz ibneye sövdük. "unutuldu birer birer, eski dostlar eski dostlar!" diye şarkılar haykırdık...

    en sonunda o sigara bulutunun içinde uçuyordum, en son bunu hatırlıyorum, bir kuş sürüsü gibi uçuyorduk ama en yükseklerde hep ben vardım...

    edit: imla
  • arkadaşa ve sevgiliye göre değişen durumdur. bundan da önemlisi arkadaşı ve sevgiliyi ne kadar sevdiğinize, kafanızdaki durumlarına göre değişen durumdur. daha önemlisi ise arkadaşla sevgili olduysanız en kârlı durumdur. ikisini de kaybetmezsiniz belki.
  • sevgiliyi arkadaşa tercih etmek durumunun daha da kötüsü olan sevgiliyi arkadaşlara ve aileye tercih eden ben ve benim gibiler için geri dönüşü çok ama çok zor olan bi hadise kendisi.

    o cicim aylarında sevdiceğimin yanında zamanın su gibi akıp geçtiğini göremedim. gördüm ama o zaman sadece bizim için aksın istedim. canım kimseyle görüşmek istemiyor, başka birine ihtiyacım yokmuş gibi hatta ve hatta bundan sonraki hayatımda hiç olmicakmış gibi hareket ediyordum. kimseyi kendi isteğimle arayıp sormadığım zamanlardı. evi otel gibi kullandığım, eve geldiğim anda odama kapanıp saatlerce bilgisayar başında onunla konuştuğum günlerdi. hatta günlerden de fazla, aylardı. evdeki herkesin bendeki bu hallerin farkına vardığı, benimse gayet normal bişeymiş gibi onların homurdanmalarını görmezden geldiğim zamanlardı. her akşam annemin "akşam yemeğini yedik biz, sen de yiceksen bi tabak veriyim" diye bağırdığı, benimse "ben yedim de geldim" diye cevapladığım, her akşam aynı diyaloğun gerçekleştiğini gören annemin artık bu ritüeli sona erdirmek istercesine bir zaman sonra akşam yemeği konusunda soru bile sormadığı zamanlardı.

    önceleri farkedemiyo insan ama şimdi dönüp de bakınca ne halt yemişim ben diyorum kendime. böyle mi oluyo acaba herkese yoksa anormal bi ilişki miydi bizimki diyorum. bir insanın gözü bu kadar mı körelebilir, bu kadar mı etrafını görmezden gelebilir? şimdi insanlar söyledikçe utanıyorum kendimden nasıl bu kadar ilgisiz olabilmişim diye.

    arkadaş dediklerimin de gerçek arkadaş olduklarını şimdi şimdi anlıyorum. beni o kadar aramasalardı, o kadar ilgisiz davransalardı bana ben onları ararmıydım bilemiyorum. sonuçta her aradıklarında "yok canım şuyum var" veya "yok canım buyum var" tipinde cevaplar aldıkları halde yılmadan devam ettiler. vefa işte o insanların yaptıkları olsa gerek.

    aslında sevgiliyi arkadaşa tercih etmek diye bi durum başıma gelmeyebilirdi eğer sevgilim arkadaşlarımla anlaşabilseydi, onların yanında mutlu olsaydı, azıcık düşünceli olup benim halimden anlasaydı, benim onların yanına mutlu olduğumu görüp buna sevinebilseydi. bu durumda hem arkadaşlarım hem sevgilim hepimiz bir arada olurduk ve ben 2 tarafı da kaybetmemiş olurdum. 2 tarafı da diyorum çünkü o zamanlar arkadaşlarım yoktu şimdi ise o sevgilim yok.

    ben mi??

    ben her zaman sevgilimin arkadaşlarını da kendi arkadaşlarım gibi benimsedim, onlarla yapılan programlara katıldım, onlarla gülmeyi eğlenmeyi öğrendim ve uyguladım.

    şimdi mi??

    şimdi ise benim arkadaşlarımı kendi arkadaşları gibi gören ve seven, onlarla yapılacak bir organizasyona soru sormadan tamam diyen, ne kendi arkadaşlarını benim için feda eden ne de kendi arkadaşlarımı onun için feda etmemi isteyen bi sevgilim var. çünkü ikimiz de biliyoruz ki sevgililik müessesesi geçici de olabilir kalıcı da ama arkadaşlık bakidir.