şükela:  tümü | bugün
  • yaprak gibi düştüm, yerden alsana
    elden hayır gelmez, benim olsana
    işte yine gözüm yaşlı
    görmek istemiyor senin yüzünden

    diye diyee muslum baba'dan soylemek de sesini duyuramamaktır.. aynı işte, bir görmüş, diğeri görememiştir... bilememiştir bile.. anlamak da neymiş..

    gerisi istiklal'de her bej mont giyeni, "o" zannetmekmiş...

    eve gelip de belki ozener'den bile medet bulamamakmis...
  • ayrılık kararını bu son görüşme anın da aldıysanız ve severek ayrılan, aslında durumun madur tarafıysanız ne yapmanız gerektiğini bilemezsiniz. son bir defa boynuna sarılıp öpmeli mi? yoksa gururlu bir şekilde tokalaşıp arkanızı dönüp gitmeli mi? mümkünse son görüşme, son görüşme olduğunu bilmeden yaptığınız son bir arada bulunma halinde gerçekleşmeli yoksa isteyerek de istemeyerek de olsa acı veren bir duruma dönüşüyor. melankoli fırtınalarına sokabiliyor insanı...
  • son görüşmenin üzerinden uzun zaman geçmişse ve bir daha görememişseniz her şeyin hayalden ibaret olup olmadığını sorgulatır ciddi ciddi.
    (bkz: muhayyel sevgili)
    tanım: varını yoğunu gördüğün yerde bırakmak ve bir daha eskisi gibi olamamaktır.
  • sevgiliyi son kez görmek istemektir. istektir.

    eyleme geçtiği taktirde, o son görüş değildir artık ve son bir kez görmek istenilecektir.
  • bazen "good riddance", bazen "dön bebeğim" bakınızı verdirten, bazen ise "i know you didn't want to leave your heart yearned to stay"**dizelerinde şarkıya eşlik etmeye sebep olan hadise.
    bazen "oh be" dedirten, bazen "ah be".

    ilgili bakınızlar için;

    (bkz: sevgilin mi var derdin var)
    (bkz: çok yalnızım be sözlük)
  • bir de o gün sizin doğumgününüzse ve o günün o'nu son kez gördüğünüz gün olduğunu bilmiyorsanız...
  • asfaltta yatıyorsa, dudaklarından ince bir kan sızmışsa yanaklarına doğru ve o anda bir bacağı titremeye devam ediyorsa....
    .............
    asla unutamazsınız....
  • son görüşünüz olduğunu bilirsiniz de, hani bu son olmasın diyemezsiniz. bilirsin işte bir daha görmeyeceksin ama tekrar görebilmek için bir şey de yapamazsın. mesela gittiğin yerden dönemeyeğini bilirsin, ama gitmemezlik edemezsin. doğar işte insanın içine, bir şeyler olacaktır ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. ayaklarını sürüye sürüye gidersin, her şey olacağına varır dersin ve bir daha göremezsin.. bir ihtimal olur ya hani görürsen de, sevemezsin...
  • take a picture of me
    and show it to everyone
    and no more pictures of you
    no more love, no more setting sun

    (bkz: travis) (bkz: happy to hang around)
  • "

    her şey bitti. zorba teli, aletleri, küçük vagonları, demir eşyayı, keresteleri toplamış, deniz kıyısına yığmış, kayığın gelip yüklemesini bekliyordu.

    "onları sana veriyorum zorba," dedim. "senin olsun; iyi kazançlar!"

    zorba, bir hıçkırığı önlemek istermiş gibi yutkundu.

    "ayrılıyoruz" diye mırıldandı. " sen nereye gideceksin patron?"

    "yabancı ülkelere gideceğim; içimdeki keçi daha çok kağıt yiyecek."

    "hala akıllanmadın mı, patron?"

    "akıllandım zorba, sağ olasın; ama ben de senin yolundan gidiyorum; ben de kitaplarla, senin kirazlarla yaptığını yapacağım; o kadar çok kağıt yiyeceğim ki, bulantı gelecek, kusacak ve kurtulacağım"

    "senin arkadaşlığın olmadan ben ne yaparım, patron?"

    "üzülme zorba, yine buluşacağız ve kim bilir - insanın gücü büyüktür - büyük planımızı uygulama yoluna girişiriz: kendi istediğimiz gibi tanrısız, şeytansız, özgür insanlara özgü manastırı kurarız ve sen zorba, kapısında ayos petrus gibi anahtarlarla oturur, açar kaparsın..."

    zorba yere oturmuş, sırtını barakaya dayamış, bardağını üst üste doldurup içiyor ve konuşmuyordu.

    karanlık basmıştı, yemeği bitirmiştik, şimdi de tek tük atıştırarak son konuşmamızı yapıyorduk. yarın ayrılacaktık. ben kastro'ya gidiyordum.

    zorba,

    "evet evet..." diyor, bıyıklarını çekiyor ve içkiyi katıksız içiyordu.

    yaz göğsü yıldızlarla doluydu. gece tepemizde kıvılcımlar saçıyordu. içerdeyse, yüreğimiz ulumak istiyor, ama kendini tutuyordu.

    kendi kendime "veda et" diyordum. "zorba'yı bir daha göremeyeceksin; veda et; ona iyi bak, artık gözlerin, zorba'yı bir daha asla görmeyecek!"

    o ihtiyar kucağa atılıp ağlamak istedim ama, utandım; heyecanımı gizlemek için gülmek istedim, ama yapamadım; boğazım tıkanmıştı.

    ince kemikli boynuyu kaldırıp sessizce içen zorba'ya baktım. ona bakıyor ve bu hayatın gerçekten ne şaşırtıcı bir sır olduğunu, insanların, fırtına tarafından kovalanan sonbahar yaprakları gibi nasıl birleşip ayrıldıklarını ve insanın bakışlarıyla sevdiği kimsenin yüzünü, vücudunu ve el hareketlerini boşuna yakalamaya çalıştığını, birkaç yıl sonra da, gözlerinin mavi mi yoksa siyah mı olduklarını hatırlamayacağını düşünüyordum.

    içimden, "insanın ruhu katı bronzdan, çelikten olmalıydı; havadan değil!" diye bağırıyordum

    " *