şükela:  tümü | bugün
  • oye, te hablo desde la prision

    en el mundo en que yo vivo
    siempre hay cuatro esquinas
    pero entre esquina y esquina
    siempre habrá lo mismo
    para mi no existe el cielo
    ni luna ni estrellas
    para mi no alumbra el sol
    pa’ mi todo es tinieblas

    ay ay ay que negro es mi destino
    ay ay ay todos de mi se alejan
    ay ay ay perdí toda esperanza
    ay a dios sólo llegan mis quejas

    nuevamente el fruko!

    condenado para siempre
    en esta horrible celda
    donde no llega el cariño
    ni la voz de nadie
    aquí me paso los días
    y la noche entera
    sólo vivo del recuerdo
    eterno de mi madre

    ay ay ay sólo espero que llegue
    ay ay ay el día que la muerte
    ay ay ay me lleve a estar con ella
    ay al fin, ay cambiará a mi suerte

    y sigue el lamento
    para los de villa nueva

    coro:
    ay ay ay que negro es mi destino
    ay ay ay todos de mi se alejan
    ay ay ay perdí toda esperanza
    ay a dios sólo llegan mis quejas

    ay que sólo estoy
    sólo me espera la muerte
    ay que sólo estoy
    cuando cambiará mi suerte

    voz hombre triste soledad
    vivir en esta condena
    ya no quiero sufrir más
    te lo digo magdalena

    ay que sólo estoy
    sólo me espera la muerte
    ay que sólo estoy
    cuando cambiará mi suerte

    compañeros de prisión
    gente de todas las clases
    que no tienen corazón
    y no saben lo que hacen

    sólo con mi pena
    sólo en mi condena
    (x2)

    oye fruko solo voy con mis penas
    en esta celda, treinta años de condena
  • dönüp dolaşıp kendinde bulursun kendini. oysaki sen herkestin. herkesin sen olmadığı kadar. paylaşmak istersin bir çok düşünceni, öylesine istersin. herkes şair olmuş diyenlerin bakışları altında. aslında kimse görmeden herkesin içinde bağırmak gibiydi hayallerimiz. masumiyete ulaşmak için herşeyi yoketmek kadar doğaldı günahlarımız. ölsek kime ne ki 1 günlük yastan sonra. nihilist hayallere sığınıp işi bitirmek varken, gereksiz hayatı en mükemmeli ile yaşamaya çalıştık yıllarca. ruhumuz hep genç kalsa da yaşlandık belki de. olsun yine de yakışıklıyız be değil mi? namus kavramlarına harcanan ömürler de gördük. erkek adam olarak ölsende bir adam yine o nacizane deliğine pamuk tıkayacak. kısacası boşuna kasmayalım hayatı desek de bir nefes kadar basit ve zor olandır hayat. yeterki senden hayat bekleyenlerin körpecik gözlerine bakarken ağlamayasın. bu dizeleri okumuş olan varsa ve hatta yorumlama gibi bir erdeme sahip olan canlı varsa bana da anlatsın. bazen yazarken unutursun yazdığını.
  • küçükken yaşadığın o kocaman ilk sevgi vardır ya, hani ilk defa ebeveyn dışında bir yabancıya karşı yaşanan. bazen onun ve o'nun kıymetini daha iyi anlarsın. o, değerli olduğu için değil, senin birçok olgudan değerli yüreğin vardı vakti zamanında. öyle bir eğridir ki, küçüklüğünde masumiyetin tamamen dışında iken pisliğin ayıptı ve içindeydi.
    büyüdükçe masumiyetin içine gömülmeye başladıkça pisliğin dışına vurdu. hiçbiri kaybolmadı demek istedim. beyin, yürek ve tecrübe geliştikçe, yaralar arttıkça masumiyeti içinde korumayı denedin. savunmasız haldeyken elinden almaya kalktılar o masumiyeti.
    geçmişine dönüp baktığında ölmüş birinin ardından ağlar gibiydi eskiler değil mi?
    bugün o küçükken ki büyük sevgiyi yaşayabilmek için denediğin bedenlere bunu yansıtmak için yırtınırken mutlu olduğunu sandın çoğunlukla. her yalnızlığa sigara basarak, heyecanla koşmuş o çocuğu da zehirledin. sesini duymamak için, içine hapsolduğunu bildiğin halde zehirledin.
    aşk aslında yaşayabildiğindir dememiş şair. ben diyorum. aynen öyle. insanlar senin için özel değiller, onları senin için özel hale getirmeye çalışırsın. başaramazsın. başardığını sanabilirsin. kimse sen değil, sen de kimse değilsin. kimse kimse olmadığı gibi herkes de kimse değildi.
  • aslında unutmak, korkmaktan daha kötüdür bence. ölüm korkusunu hummalı bir beyin fırtınası ile analiz edip yenmekle beraber ölümün ne kadar basit bir durum olduğu fakat kendi kendine yapılamayacağı bilincine haiz olunmuşken bir zaman sonra unutulması... neyse ya zamanında çözmüştüm bunu, basit bir şeydi.
    daha kötüsü de var tabi. zamanla unuttuğun hataların umulmadık bir anda hatırlanır ve negatif elektrik oluşturur. iyi şeyler çok kısa süre anımsanır. demek oluyor ki doğamız acının gerçekliğine daha vakıf.
    hani acı bir yiyecek yediğinde bağırsakta bir ağrı oluşur ve bunu bilerek o an o acıyı yersin ve pişmanlığı sonra yaşarım dersin.
    doğamız kısıtlandıkça yaşamak güçleşiyor. hayat bizi yormuyor belki de. kurallar yoruyor. ölüm denildiğinde ilk akla gelen ya trafik kazasında parçalanmış olmak ya da yüksek bir yerden düşmek gibi kötülükler gelir akla. şeker tadında ölüm nasıl olabilir ki. direkt ölememekten de korkuluyor olabilir. tabi konuşulması da pek güzel değil, içimizi karartır. niye ölüyoruz ki boşveerr.
    en iyisi materyalist düşüncelere dönelim, doğamızı yaşayalım. bunları yazarken bile zaman ilerliyor. bugün kaç yaşına geldiğinin farkında mısın? küçüklüğünde aşık oldukların yaştakiler şu an sübyan olmuş dimi.
    ama olsun, o yaşta sevdiklerinde senden büyüklerle ve güçlülerle, hatta zenginlerle beraberken adalet değildi. senin yaşıtın senin hakkındı ama.
    bunlar geride kaldı tabi. kaybedilmiş çocukluğu da arayacak kadar vaktimiz yok. olanı yaşamak lazım ki bir gün kendince herşeye sahip olduğun o kısa zamanı doyasıya yaşamalısın, yaşlanmadan tabi.
    belki de her beceremediğimiz de sistem ve düzen değişmeli demeye devam ederiz. kapital sistemde başkalarının kölesiyiz yeeaaa. param olunca herkese faydalı olacağım falan dersin. belkide bencil ve faşist bir düşünceyle aklına dahi getirmek istemediğin, başkalarının seni yüksek görme egosu da içini yiyor olabilir. bu egoya sahip olanlar uzun cümlelerdeki küçük kelimelerle kendilerini belli eder. ama anlamazsın çünkü sende de vardır bu ego. eğer yoksa kral çıplaktır. aslında o kadar muhtacız ki birbirimize. evimizde yalnız yaşamayı çok sevdiğimiz halde dışarıda birlikte yaşadığın insanlar olmadan kendi mahallende yabancısındır. çalışmayı zorunlu hale getirmeyecek kadar para, az aşk, 2-3 dost, boş ev(ara sıra dolu olan), sokakta denk gelen bazı arkadaşlar ile iş yerinde senden çıkar gütmeyen arkadaşlar ve kafi miktarda sosyal seyahatlar belki de ideale yakın yaşantıyı özetleyebilir. ölümden yaşama geçtik diyebiliriz.
  • hayatına 1 saniyeliğine de alsan gözlerine baktıkların sende bir parça bırakır. o parçayı atamazsın. ileride umurunda olmasalar da o parça öylece kalır. irili ufaklıdır bu parçalar, zamanla erozyona uğrar, ufalır ve en küçük halinde sabit kalır. tamamen yok olmaz.
    arzuların, şehvetin, beklentilerin ne olursa olsun, hatta bencilce olduğunu düşünüp, yaralar bırakacağını bilsen de istediğine dürüstçe ya da maskeli balo ile ulaşırsın genelde. hiçbir zaman gözlerine baktığın kimselerin kötü olmasını istemezsin içten içe. bu da sen de saklı kalır. bunu ifade edemeyecek duruma da gelebilirsin. son konuşmalarını ne kadar yaparsan yap, içinde hala son konuşma vardır. masumiyete erişme çabasıdır. umurunda olmadıklarına dahi.
    kafanı kaldırıp baktığında hayatın anlamını merak edecek kadar vaktin olmadığını gördüğün gibi hayatta kalıp, gerçeklerle uğraşmak durumundayken de bazen bir sakinlik çöktüğünde konusu belli olmayan geçmişi düşünmekte bulursun kendini. son olarak zıbarır ve reel dediğimiz aslında tamamen sanal olan hayata döneriz.
    ruh hali de önemli tabi. sen bir çok şey ifade ettiğini sanıyorken, senle aynı frekansta olmayanların yarısında sıkılıp bıraktığı bir iç dünyan oluşmuştur belki de.
  • yoğun bir şehirde kendine özel hissettiğin kendinin, sıradan biri olduğu herhangi bir günü daha noktalamışken, çok daha huzur dolu ve romantik bir şehirde olduğunu da unutuveriyorsun ansızın. insan ruhu muhtemelen biraz hezeyan ve duygusallığa aç gibi duruyor bakıldığında. belki o havada değilsin ama en azından anlaşabiliyoruz değil mi...
    yine sebeplerin sebepleri doğura doğura bugüne dek yığın haline gelmiş yorgunluğun, zamanla sebepleri hafızandan silinerek sebepsiz hale getirdiği bir yorgunluk olarak bıraktığı romantizmdeyiz de diyebiliriz zannediyorum. aslında iyi niyetli olduğumuzdan romantizm diyoruz. oysa ki duygusallık ve belki de çok eskilerde içine ağladığın bir kaç göz yaşı mideni ağrıtıyor olabilir. bence acı, ama kanserle yaşamaya alışmış bir hastanın acısı gibi. bilirsin ama önemsemezsin. ne halin varsa gör dersin. ya da demezsin, kime ne ki..
    her gün istemsizce ve nasıl geliştiğini anlamadığın bir biçimde neşeli ve tempolu geçen boş bir günün bıraktığı romantizmi de bu genç yaşlarda hissetmek de pek mümkün.
    giden ömür parçalarının bıraktığı bir acı aslında hepsi. bugün dünya veya evren için ne yaptın sorusu belki de ileriye bırakacağın bir yavrucağa ne hazırladığın geleceğine vurgusu da eklenelerek kaosa dönüşebilir.
    düzenlerin başlangıcı da bir kaosa bakar demiş dedelerimiz vakti zamanında. üzülmeli miyiz sevinmeli mi bilmek zor değil aslında. neticede bir gün fişin çekilmiş olacak. ya o güne kadar elindekilerle mutlu olacaksın. ya da elde edemediklerin uğruna bir savaş vererek mutlu olacaksın.
    neticede hep mutlu olacaksın. aksi halde yaşaman zor olacak. bütün evren enerjisi senin için ters yöne dönecek. sen şanssız olacaksın. bunu okuyan varsa hep şanssız olmanın ne olduğunu çok iyi bilir. asla o doğru şansı vuramaz. hep yıkılır gider hayaller. ama yaşamak zorunda olman dolayısı ile sorumlulukların sürükleyip götürdüğü saçma sapan sistemde hep baştan başlamalısın. süper mario değil ki başa sarasın. insanları kandıran da hayaller değil midir bazen... belki de o güzel sandığımız rüyalardı bizim hastalığımızın temeli. düşüncede sınır yok tabi ama şu an düşünerek yine cepten yani hayattan yiyoruz. sanki vaktimi buna harcamasaydım uzayda yeni bir yaşam formu veya 250 yıl ömür garantili zararsız olduğu bilinen bir kara delik keşfedecektim. gülmedim merak etme.
  • (bkz: skyscanner)
  • tükenmişliğin özlü sözü olmaz. olsaydı tükenmemiş olurduk muhtemelen. gün geçtikçe daima filizlenen yeni umutlar; yerini, kapatılmaya çalışılan eksikliklere bıraktığında farkediyoruz hayatın gerçeklerini.
    ne olup bittiğini anlamadan biten ömre terketmek kadar basit olmamalıydı sıradan hayatımız.

    hani sevdiğin bir kadın vardır, ne kadar uğraşsan da yüz yüze, göz göze gelmeyi denk getiremezsin. o geçip gittiğinde kendine sesli ama çevrene sessiz mırıldanırsın, o duyguyu basitleştirebilmek ve güçlü kalabilmek için " off göte bak ya" gibi dizelerle kendini kandırırsın. belki de yapmazsın ben sapığımdır mütemadiyen. aslında ne olduğumuzunda pek önemi yok, sonuçta 1 kütüphaneyi hafızana arşiv yapsan da aynı sıradanlıktasın bir çok kişi için, herkes sen değil sonuçta. sosyokültürel olarak belirli bir güruha mensup ailelerden birinin ferdi olarak doğmamışsan, kültürel yaşama erişmeye çalışan alelade bir ailenin parçası olmaktan öteye geçemezsin. bunu öğrencilik veya ticari başarısı ile yapabilen nadir kişiler var. onlar da o kadar fazla(!) ki, haberlerden, gazetelerden şahit olman pekala mümkün.

    belki bugün biraz erken yazdım sevgili ekşi günlük. günlük dediğime bakma, burayı nadiren yanlışlıkla bir iki kişi tıklar geçer, onlar da pek önemsemez. günlük demek için oldukça ideal ve özel.
    aslında bu bir de kalabalığın içinde kaybolabilmeye, yanlız kalabilmeye de bir örnektir. yalnızlığı çoğunlukla nimet olarak görürüz yanlız olmadığımızda. aslında yanlız kaldığında bazen özlersin elinin tersi ile teptiklerini. seni güçlü yapan da budur ya, teptiğin için arkasında durmaya çalışırsın. oysa ki acı gerçek kapındadır geride bıraktıklarına karşı. yorumsuzca ağlamak.
  • korktuğum zamanlarda küçük bir öğrenciydim. ilk defa aşık olmuştum. çok masumdu. onun herşeyi olmak istiyordum. şimşekten korktuğum bir anda kendime şunu söylemiştim; eğer o beni farkeder ve benim sevgilim olursa, şimşek çaktığında o da korkabilir ve kendisini benim yanımda güvende hissedebilir. ben de bunu sağlamak için şimşekten korkmamalıyım demiştim.
    o gün bugündür ne karanlıktan, ne yalnızlıktan ne de şimşekten korkarım.