şükela:  tümü | bugün
  • ilginc isimli turk sanat muzigi makamlarindandir. abisinin oglu icin (bkz: a$kefza)
  • 5 koma si bemol, 4 koma re bemol düzeninden oluşan türk sanat musıkîsi makamı...
  • bu makamı bulan ve ismini veren sultan 3. selim'dir.
  • bir sürü çeşniyi bünyesinde bulunduran, dört kısım tekmili birden bir bileşik makam. içinde bulundurduğunu çeşniler için saba, do üzerinde zengule, si b ve fa üzerinde nikriz örnek gösterilebilir.
  • makamin en guzel orneklerinden biri de tanburi hikmet beyin a$agidaki $arkisidir.

    ben esir-i handenim uftadenim ey gultenim
    gozlerin kur'an-i a$kimdir kucagin cennetim
    olsa da hatta cehennem orda yanmak isterim
    gozlerin kur'an-i a$kimdir kucagin cennetim
  • şevk arttıran demektir .arel'e gore : çargah perdesindeki zirgülelihicaz makamının, acemaşiran perdesindeki çargah makamının (yani acemaşiran makamının), ve acemaşiran perdesindeki nikriz beşlisinin birbirine eklenmesiyle elde edilmiştir. bazen acemaşirandaki nikriz beşlisi kullanılmayabilir. inici bir birlesik bir makam olup nikriz, saba, acemaşiran karıştırılarak elde edilir.rivayete gore üçüncü selim bulmuştur. en güzel örneklerinden biri için:
    (bkz: sebep sensin gonulde ihtilale)
  • aşağıdaki yazı(hikaye), trt istanbul radyosu sanatçısı, kemencevi, müzikolog fikret karakaya'ya aittir.
    bu yazı(hikaye), türk müziğiyle alakalı olanların, hele benim gibi şevkefzâ'ya aşık olanların mutlaka okuması gerektiğine inandığım bir eserdir.

    sultan selim’in içi içine sığmıyordu. bulduğu yeni makam, daha önce bulduklarından bir hayli farklıydı. gerçi evcârâ da çok güzeldi, çok sevilmişti ve –allah için– dilhayat kalfa ile mehmed ağa da muhteşem bir evcârâ fasıl vücûde getirmişlerdi. ama nedense kendisine bir evcârâ eser bestelemek müyesser olmamıştı. «belki bir gün yaparım» diye düşündü. ama şimdi evcârâyı düşünecek halde değildi. şu yeni makamı bir an önce faslına kavuşturmak gerekiyordu. lâkin bunun için, şehzadeliğinde olduğu gibi geniş zamana ihtiyaç vardı. çaresiz, bu faslı, işi devleti yönetmek değil, bestekârlık etmek olanlara havale edecekti.

    o gün huzura ilk giren bestekâr kömürcü hâfız oldu. sultan’ın başka şey konuşmaya sabrı yoktu. beylik lâfları atlayıp yeni bir makam bulduğu müjdesini verdi. sultan’ın heyecanı fark edilmeyecek gibi değildi. kömürcü hâfız, «efendimizi bu derecede heyecanlandıran makam pek müstesna bir şey olmalı» diye düşündü.
    «hünkârım, nây-i şerîfinizle bir taksim buyursanız da abd-i âciz bu yeni makama âgâh olsa» diyerek ricada bulundu.
    sultan bu arada neyine uzanmıştı bile. kısa bir taksim yaptı. takdir ifadesi görmek için hâfız efendi’nin yüzüne baktı. aradığını bulamamıştı. sordu:
    «nasıl buldun?»
    «pek lâtif bir terkîb hünkârım. dikkatimden kaçmadıysa sabâdan sonra acemaşirana kadar iniliyor, bu perdede nikrizle karar ediliyor.»
    «esas itibariyle böyle. lâkin girişteki sabâ, şevkutarabdaki gibi değil, yukarıdan başlıyor. aslında bu sabâ değil. çünkü çargâhın altında segâhtan ziyade kürdî perdesini almak iktiza ediyor. hattâ kürdî üzerindeki nikrizi dahi şöyle bir duyuruyorum. ondan sonra sabâ perdesini nevâya tebdil edip aşağı iniyorum. fakat bu defa da acemaşiranda nikriz yapıyorum. anlayacağın kararı nikrizli.»
    «hünkârım, hakikaten pek lâtif. bu terkîb için hangi isim tensîb buyuruldu acaba?»
    aklından «yahu şu hâfız da ne soğuk adam. madem beğendi, neden yüzünde bunun bir işareti görünmez?» diye geçiriyordu sultan. soruya cevap verdi:
    «şevkefzâ.»
    «hakikaten bu isimle müsemmâ bir terkîb. acaba zât-ı şâhâneleri şevkefzâ bir eser te’lif buyurdular mı?»
    «bir şarkıya başladım, ama daha bitmedi. sen bu makamı ismail dede’ye anlat da, beraberce bir fasıl tertîb edin. peşrevini, semâîsini yapacak birini de buluruz elbet.»

    hâfız efendi, huzurdan ayrılır ayrılmaz gidip dede’yi buldu, sultan’ın iradesini aktardı. dede, bu yeni terkîbi çok beğenmişti. derhal sarayın yolunu tuttu. şu şevkefzâ makamını bir de mucidinden dinlemek istiyordu. sultan selim, dede’yi yanında görmekten her zaman ayrı bir zevk duyardı. hele onu bu defa saray’a cezbedenin yeni makam olduğunu anlayınca büsbütün keyiflendi. bu sefer tanburunu aldı eline ve her sesi inlete inlete bir şevkefzâ taksim etti. neye de tanbur kadar hâkimdi, ama dede’ye yaptığı taksim çok iyi düşmüştü. hem bu ney veya tanbur meselesi değildi. bu taksimin farkı, biraz da dinleyenden geliyordu. sultan, «bu ismail dede’de bir kerâmet var muhakkak. ne zaman bu adama bir şey dinletmek istesem melekler yardıma geliyor sanki. nedense hâfız efendi’ye böyle bir taksim yapamadım» diye geçiriyordu içinden. böyle bir musikişinasın kendi saltanatı sırasında yaşıyor olmasına şükretti.
    dede de benzer bir ruh hali içindeydi: «allah’ım, bu adam seslere ne kadar hâkim! keşke dünya işlerine de hükmünü böyle geçirebilseydi!» diye düşündü. sultan’ın, taksimin karar sesi susar susmaz merakla yüzüne baktığını fark edince:
    «allah hünkârımı iki cihanda azîz etsin. bu terkîb, kulunuzu pek müteheyyic etti. bu makamın faslına beni de ortak buyurmanızdan bahtiyârım. bu terkîbe yaraşır elhânı ilhâm etmesi için allah’a dua edeceğim» diyerek taksimin verdiği heyecanı dile getirdi.
    sultan, dede’nin aksülamelinden memnundu. bir an önce şevkefzâ faslını dinlemek için sabırsızlanıyordu: «rabbime hamd ü senâdan âcizim, bana bu makamın terkîbini müyesser kıldığı ve sizler gibi musikişinaslar lûtfettiği için. peşrevi numan ağa yapsın, sen bir beste ve yürük-semâî yap, diğer besteyle ağır-semâîyi de hâfız yapsın. saz-semâîsini de bakalım kim yapar. ben şu yarım şarkımı tamamlayayım, bu arada birkaç şarkı daha yapılırsa aliyyülâlâ olur» dedi. bu bâbda ne yaman bir üstâd olduğunu bildiğinden, faslın yürük-semâîsini bilhassa dede’ye ısmarlamıştı.

    ertesi gün kömürcü hâfız gözleri parlayarak girdi huzûra. sultan selim anladı, hâfız bir besteyle gelmişti.
    «güfteyi söyle!» dedi hâfız’a.
    hâfız ilk beyti okudu:
    «hüsn-i zâtın gibi bir dilber-i sîmin-endâm
    görmemiş devredeli âlemi, çeşm-i eyyâm»
    bu kadarı bile sultan’ın çok hoşuna gitmişti.
    «kimin bu güfte?» diye sordu hâfız’ın devam etmesini engelleyerek. hâfız ihtiramla başını indirdi:
    «kulunuz âcizin hünkârım.»
    «nedir bu, murabba mı, ağır-semâî mi?»
    «ağır hafif ika’ında murabba hünkârım.»
    «ey, dinleyelim o zaman.»
    hâfız, lâtif sadâsı ve tesirli edâsıyla eserini okumaya başladı. meyâna gelince sustu.
    «şimdilik bu kadar hünkârım, hak müyesser ederse meyânını da yarın dinletirim» dedi ve edeple sultan’ın gözlerine baktı. bir takdir nişânesi arıyordu.
    «üstâdâne eser doğrusu» dedi sultan. «lâkin kısa bir murabba olmuş. neyse zararı yok, ağır-semâîyi biraz uzun tutarsın.» söylemek istediği bir şey daha vardı, ama vazgeçti: zâtın kelimesinin –tın hecesindeki ve gibi kelimesinin gi- hecesindeki uzun sesler hoşuna gitmemişti. buna mukabil terennümde onu memnun eden bir şey vardı.
    «terennümde hüseynî perdesini hisâra, sabâ perdesini de nevâya tahvil etmişsin, pek güzel olmuş. ben sana makamı tarif ederken böyle bir şey yapmamıştım. sen yeni bir unsur katmışsın. işte bir makamın çerçevesini böyle genişletmek gerek, âferin hâfız!» dedi ve sırtını sıvazladı.
    hâfız bu senâdan duygulanmıştı:
    «fakîri şâdân ettiniz hünkârım, siz de olasınız» diyerek saygıyla eğildi.
    «hâfız, haydi bir an önce tamamla şu eseri de, ağır-semâîye geç» dedi sultan, hâfız’ın eline küçük bir kese sıkıştırırken.
    birkaç gün önce yenikapı mevlevîhânesi’nin müdâvimlerinden bir şair, belki besteler diye ismail dede’ye bir şiir vermişti. «ser-i zülf-i anberîni yüzüne nikab edersin» mısrâıyla başlayan bu şiiri dede çok beğenmiş, «bu tam bir yürük-semâî güftesi» demişti. hangi makamdan bestelesem diye düşündüğü bir sırada hâfız çıkagelmiş, sultan selim’in yeni terkîbini haber vermişti. sultan’ın taksiminin verdiği heyecan yatışmadan elindeki şiiri bestelemeye başladı. meyânına kadar çabucak geldi. bir iki denemeden sonra meyânı ertesi güne bıraktı. ikinci gün eser tamamlandı. dede sultan’a dinletmek için sabırsızlanıyordu, soluğu huzurda aldı. sultan, dede’nin bir şâheserle geldiğini yüzünden anladı. daha terennüme gelmeden sultan’ın gözlerinden yaşlar boşandı. ama dede’nin devam etmesine mani olmamak için kendine hâkim olmaya çalıştı. meyânı dinleyince artık kendini tutamaz oldu, gözyaşları sel misali akmaya başladı. «madem teessür-i şâhâneye sebeb oldu, devam etmek hürmetsizlik olur» düşüncesiyle dede okumayı bıraktı. fakat sultan, devam etmesi için eliyle işaret verdi. dede eseri bitirince sultan selim, genç bestekârın ellerine kapandı;
    «ben belki bir tebânın şâhıyım, ama senin kulunum. sana vereceğim her atıyye bu eserin karşısında puldur» diyerek takdirini ve heyecanını ifade etti.
    bir müddet sessizce oturdular. sonra sultan ağır ağır anlatmaya başladı:
    «dün gece acaip bir rüya gördüm. yine padişahmışım, ama bundan yüz elli sene sonrası. bir neyzen geliyor bir gün, adı niyazi imiş, şevkefzâ bir şarkı yaptığını söylüyor. ben de «bir taksim et, sonra da şarkını oku» diyorum. bıyıklarını başpârenin üzerinde titrete titrete öyle bir taksim ediyor ki ben neyzenliğimden utanıyorum. sonra şarkıya giriyor. aman allah’ım, o ne giriş, o ne perde oyunları. şarkı şevkefzâ olmaya şevkefzâ, lâkin neler katmış. hem ağır-aksak şarkılarda ben hiç bu kadar uzun saz payı duymamıştım. hâsılı taksimine de, sazında gösterdiği hâkimiyete de, şarkısına da, okuyuşuna da hayran oluyorum. “başka eserin yok mu, bana onları da oku” demeye kalmadan uyanıyorum.»
  • şevkefza makamı, türk müziğinin en kendine özgü makamlarından birisidir. teknik tabirle dizisi daha önce de belirtildiği gibi çargâhta zirgüleli hicaz'ın ve acemaşiranda çargâh'ın bileşimi olarak belirtilebilir. fakat icra esnasında bu makam sanki saba makamı gibi başlar, ardından ani bir hareket ile acemaşirana majör hissini uyandıra uyandıra, şen şakrak iniverir. tabi acemaşiran perdesinde nikriz kullanılarak yapılan bir çeşidi daha vardır ki bu türünün de tutkunları boldur. bir konserde, icra esnasında udi necati çelik üstad'ın sözleriyle tanımlamak gerekirse:
    "şevkefza makamı sağ gösterir, sol vurur"