şükela:  tümü | bugün
  • sevme yetenegine bir zamanlar sahip olan, ama bu yetenek kendisinden kesilmis, koparilmis, ya da ezilerek curumus olan kisi.
    ustunden buldozer gibi ihanetler gecmis, hayal kirikliklari her yerine batmis, ask onu diri diri yakmis ve sonunda sevgisini, sefkatini kendi etinden sokup atmistir.
  • sevmeyi henuz bilmeyen sanssiz kisilere yakistirilmis bir hitaptir anlayabildigim kadariyla.. zira sevmek yetenek degildir.. ogrenilir..
  • önceleri acırdım ve süpermen kompleksi tanrı kompleksi karışımı bir ego ile adam etmeye çalışıp düştüğü "batak"tan çıkarmaya çalıştığım bir insan türüydü. acımaktan çok artık kendimden uzakta tutmaya çalıştığım insan türü oldu. hay hay, her insanın şansa ve insanca bir iletişime hakkı vardır. ama karşınızdakinin artık emek ve ilginizle değişmesine, kaygı ve korkularından arınıp ne hissettiğini kavraması ve ona dokunacak kadar somutlaştırabileceği bir sevgiye doymasını sağlamak için destek olacak gücü veya isteği yitirdiğiniz durumlar olur. bir insanı severek ve onun da sevebilmesini sağlayacak tüm enstrumanları, bilişsel desteği vermektesinizdir ama en önemlisi içindeki sevmeye yönelik açlık ve karşı koyamadığı bir çekimi hissettiğiniz durumlarda bazen elinizden bir şey gelmez. tüm emek ve ilginizi onu biçimlendirmekten çok içine sığamadığı biçimini değiştirmesine, ruhunu ve egosunu yontmasına, yetmiyorsa da iç huzurunu sağlayacak rasyonel açıklamalarla onu gerçekle ve panikten uzak salt bir mantıkla tanıştırmaya harcadığınız olur. ama işte bunun garantisi yoktur bazen ne yaparsanız yapın sevgi sevgiye varmaz. bunun sebebi de yoktur. bir nevi doğal felakettir bu. başınıza geldiği gibi kabul etmeniz gerekir. bir nevi sevgi paradigması, hatta hayattan beklentilerinize yönelik yaşadığınız paradigma farkı vardır. bu fark öyle kuvvetlidir ki esasen senelerce sınırsız bir samimiyetle en derininizde saklı ve en karanlık bulduğunuz yönlerinizi bile sorumsuzca paylaştığınız olur, ama bu seneler sonucunda hayata ve olaylara bakışınıza dair tek bir harfinizin bile anlaşılmamasını sağlayacak bir iletişimsizlikle örülü olduğunuzu hissedersiniz.

    karşısınızda esasen bir direnç vardır. değişmeye ve sizin sunduğunuz analizlere biat etmesini beklemeseniz de en azından gerçekle daha bağlı ve içine kapalılıktan daha çok sağlıklı gözlemlerine dayanan bir açıklık gerektiğini hissedersiniz. ama karşınızda bulduğunuz hep süreksiz ve sınırsız bir direnç olur. zaten bir insan iletişime ve kendini hamur gibi yoğurarak değiştirmeye bunca direnç göstermeseydi, değişmez miydi? hayata dair kaygılarını, onu böylesine tekbaşınalığa iten yardımsız ve umarsız duruşunu çözümleyecek sihirli bir formül olmasa da, iç barışını sağlamasına yarayacak tüm analitik yeteneklerinizle ona kendi paradigmanızı sunarsınız. ama dediğimiz gibi yaşamın adil olmadığını ve sevmeyi bilmeyen birine sevmeyi öğretmenin ne kadar ağır bir sorumluluk olabileceğini anladığınız zaman dilimlerinden biri olur bununla yüzleştiğiniz dönemler. çünkü karşınızdakinin paradigması zaten kapalılık ve kendi en karanlık yanlarından kaçacak kadar kendisini tanımayı reddetmekten ibarettir. bu yüzden tüm açık yüreğinizle ve samimiyetinizle onu kendi içindeki zorlu yolculukta yalnız bırakmayacağınıza ikna edemezsiniz, zaten ihtiyacının bir paradigm shif olduğunu da kabul etmeyecektir, sınırlarını kendi çizdiği ayrık problemleri vardır ve onları çözse her şey mükemmel olacaktır onca.

    kendine yabancılaşmayla birlikte seyreden bir durumdur, kendini sevmez birey öncelikle. kendisini tanımaktan korkar. insanlara yanaşamayışına bir kılıf uydurmak en sık rastlanılan rasyonelleştirme biçimidir. oysa ki bu birey kendi içindeki sevgisizlikten öyle bir korkar ki, kendisiyle yüzleşmekten acizdir. bu yüzden tüm kucağını sevgisini hayatını ona açmış kişilerden kaçar. bilir ki sevebilmek için birini, önce kendisini sevmek zorundadır. bilir ki, kendisini sevmek için en el değmemiş yanlarına doğru hamleler yapmak zorundadır. bu ağır bir görevdir kolayca kalkılamaz bunun altından.

    tensellikten çekinmeler, kendisine günlük dertlerden bir koza kurup sizi olduğunuz yere mıhlamakla birlikte büyür. irrasyonel davranışlar, çelişik mantık silsilelerini taşıyan bölük hayat parçalarını sürdürmenin yorgunluğu, ve soyutlanma bunun en bariz göstergelerindendir. kendisini sevdiğini bildiği bir kişiye bile açıkça neden sevmediğini söyleyemeyecek kadar, kendi gerçekliğinden kopukken bir insan, zaten bunca çelişik ve bulanık bir gerçeklik ve insan ilişkilerini bünyesinde toplaması çok da şaşırtıcı olmamalıdır.

    çünkü o kendini sevemeyen kişi, tüm hayatının kaygılarından, iktidarsızlıklarından, tatminsizliklerinden, haysiyetsiz muamelelerinden sıyırıp kendini ve damıtıp algılarını size doğru altın bir tepside koşulsuzca sunmalıdır sevgisini. çok kolay görünen bu kendini şeffafça açık etmek, kendisini şeffafça görecek bilişsel yolculuklardan mahrum kalmış bireyi yeterince ketenpereye getirir. sevgi koşullu olmaz bunu herkes bilemez belki, ama en azından hisseder insan. sevgiyi koşula bağladığınız da sevgi yok olur. o artık bir onaylanma beklentisine düşüş, bir ilgi orospuluğunun gizli tezahürüdür. işte insan aynı şekilde kendisini sevişini de belli koşullara bağladığında, kendisini beklenti veya istekleriyle aykırı bir gerçeklikte bulduğu an bunu kaldıracak gücü bulamaz. bu durumlar sevgisini beklediğiniz insanın neden sizi sevemeyecek kadar yorgun olduğunu gösterebilir işte. az biraz akıllıysa zaten bu çelişikliğin kendisinin hayat olduğunu ve bu çelişkilerden kendisine hayat denen diyalektir yolculuğu yontması gerektiğini anlardı. yoksa gündelik kaygılarıyla, tatminsiz koşuşturmalarında hedefine varmak için sabırsızca ilerleyen bir ok gibi size anca vızıltısını bırakacaktır.

    bunca çaba niyeydi peki? travmalardan azade yaşamak mümkün müdür bilemem. ama ben istemezdim. çünkü travmalarımdan ve depresyonlarımdan çıkarken ben egomu ezmeyi öğrendim. zamanla büyürken o, nasıl yontacağımı anladım. insanın içindeki canavarla mücadelesinde sevgiye ve belki de analitik yeteneklerini dumura uğratacak kadar zorlu bir isteksizlik duyduğu depresif dönemlerinde sabır ve inatla ona gerçeği işaret edecek olan birilerine ihtiyacı vardır. insan sevdiğine bu yüzden emek verebilir. zaten sevmeyi bilenlerin böyle bir sorunu olmaz, ama sevme özürlü küçük insan, içindeki büyük insanı keşfedeceği süreçte bile sevmeye ve sevilmeye muhtaçtır. eğer içinizdeki enerji tükenmemişse seversiniz. ama bazen sevme özürlü insan sizi öylesine yorar ki, artık karşıdan görmediğiniz emek ve bulamadığınız ilginin sevginin koşulsuzluğunun kuvvetini-sevginin kimyasını alt ederek içinizdeki o ılık hissi törpüleye törpüleye tükettiğini görürsünüz. ve sevginin tükenebildiğini, elinizden geldiğince emek ve ilginizle yarandırmaya çalıştığınız sevginin aslında karşınızdakinin özgül koşulları içerisinde şansınız için bir kelebeğin kanat çırpmasından daha fazla bir anlam ifade etmediğini öğrendiğinizde hayatla yüzleşmiş de olursunuz. hayat budur, bir doğal afet gibi kabul etmelidir sevme özürlü insanları. içinde sevgiyi var etme ihtimalinize iman edebildiğiniz ölçüde sürecek bir mücadeledir bu. ben bu mücadeleden vazgeçebilmeyi geç öğrendim diyebilirim. karşımdakini az çok tanıyıp analiz ettikten sonra tekil hayatların adamı mı yoksa sevgisiz yaşama katlanamayan bir açık yürekli mi olduğuna karar verip, ona karşı olan hislerin mantık dışı bileşenlerle de oluştuğuna her daim "aklımda" diyerek, kimyasal çekimin bana lades dedirtmesinin önünü almayı öğrendim. yani sırf içinizi kıpır kıpır eden bir çekim var diye, sevemeyecek bir insanı sevmemeyi tercih edebilecek olgunluk ve içgörüyü taşımanın huzurunu duyuyorum. pragmatist ama acısız ve beklentilerinizin ağırlığını hafiflettici olduğu kadar, her aptallığınızda olduğu gibi sevgisiz bir yaşamı reddedişinizin getirdiği salaklılarınızı daha rahat kabul etmenizi sağladığı da su götürmez bir gerçek artık.
  • (bkz: ben)
  • kıçı boklu ergen uydurmasıdır değilse hırtın tekidir. yok ihanete uğramışmış, yok iyi niyeti kötüye kullanılmışmış, yok öylemiş yok böyleymiş, sevemiyormuş artık. siktirsin. ihanetle, iyi niyeti kötüye kullanılmayla vazgeçilebiliyormuş yani bu sevmek denen şeyden. yaşamın özüdür arkadaşım sevmek, öyle iki sümüklü aşk acısıyla insanın içinden sökülüp atılmaz bu sevmek denen şey. ilk önce kendini sevmekle başlayacaksın güzel çocuğum. kendini seveceksin taraklı ayakların varsa bunu seveceksin mesela, topluluk içinde konuşamıyorsan utangaçlığını, dürüstlüğünü laf cambazlığını seveceksin. aklını fikrini seveceksin, sarhoş olmayı seveceksin, eğlenmeyi, aşk acısı çekmeyi, iyi şarabı seveceksin, baharın gelmiş olduğunu görüp keyifleneceksin, mevsimleri seveceksin, kitap seveceksin, edebiyatı sanatı falan seveceksin, sokaktaki kediyi seviceksin, sonra kalkıp bir insanı seveceksin sevmek üzerine fikirler yaratıp konuşacaksın ardından. terk edilmeyi bile sevmek lazım küçüğüm. terk etmeyi de tabi. adam gibi bitince gidiyorum diyebilecek kadar kıç olacak adamda. gittiğin yeri seviceksin sonra. acı çektikten sonra ayağa kalkmayı, acı çektikten sonra ayağa kalkmayı bilen kendini seveceksin. kendini seveceksin ilk önce.
    kendini sevmeyen bi başkasını sevemez. bunu bileceksin.
    senin bile sevmediğin seni niye başkası sevsin di mi güzel çocuğum?
    sevmeyi bilmeyen aslen kendini sevmeyi bilmiyordur ondan da ne köy olur ne kasaba diyeceğim ama yoktur öyle biri. en fazla seni sevmeyen birini seven sen varsındır. ki tripten tribe koşarsın ben artık kimseleri sevemiyorum diye. onu da sevmeyi öğrenirsen günün birinde seni seven birini seviverirsin ve artık aşk ne güzel çiçekler böcekler ne güzel pembe tavşanlar var heryerde diye sekiverirsin ortalarda ve belki de o zaman kendini sevmeyi öğrenirsin. ardından birinden bağımsız olarak seyleri sevmek gelir. o zaman da büyürsün ve böyle ucuz zırtapoz şair lafları etmezsin belki.
  • kendimi bildim bileli, sevme duygusu yonunden kusurluyum.

    yarin babam operasyon gecirecek ve ciddi gorunmuyor, ama iste operasyondan sonra bakalim ne cikacak, turu nedir ogrenecegiz.

    bunu kayitsiz bir sekilde karsiliyor olmam, sevme duygusunun bende olmamasindan mi kaynaklaniyor acaba?
    kendimi yiyip bitiriyorum bir haftadir, babam icin korktugumdan ziyade korkmadigimdan boyle hem de.

    neden, neden, neden korkmuyorum ki? bu hissizlik neden?
  • evvelden kendimi sevme özürlü biri olarak tanırdım, sevme duygusu bende eksik gibi gelirdi. bu sorumun cevabını hâlâ bulabilmiş değilim ve anne olmak da bu sorunun cevabını bana vermiyor. kızımı sevmemek elimde değil ki. bugünlerde de acaba sevme duygusu var da, nasıl seveceğimle ilgili bir sorunum mu var diye düşünüyorum çok fazla. kabaca özetlemem gerekirse, aynın yavrusunu sevdiği gibi mi seviyorum insanları ben acaba? öyle bir kaptırmışlıkla mı seviyorum? ve bu hırpalıyor mu sevdiklerimi? taşkınlık, coşkunluk, neşe, sevinç ve yaşamak arzusu doluyor birini sevdiğimde. tamam bu herkese öyle oluyordur eminim, ama bende tüm sevdiklerime böyle oluyor. misal son zamanlarda yakın bir arkadaşım olmaya başladı, işyerinden. kadını düşündükçe, sabah yan masada olacağını düşündükçe böyle bir taşıyorum resmen. kendimi zapt edemiyorum. bizde kara kanları kaynamak denir. o kadar seviyorum ki onu, elim sende oynamak istiyorum mesela ya da ne bileyim gideyim saçlarını çekeyim ilkokul bebesi gibi. tamam bu biraz abartı oldu, saçını çekmeyi istemiyorum; ama henüz istemiyorum. bir tık kaldı ona da.

    gece düşünürken fark ettim ki, ben galiba sevilmeyi biliyorum, sevmeyi değil. aklıma gelen tüm sevenlerimi düşündüm, beni neden sevdiklerine dair mantıklı bir sebep bulmaya çalıştım, sonra sevmekte mantık ne arasın dedim, bu kısmı düşünmeyi bıraktım. öyle ya, annem, kardeşim, babam bile beni pek sever. akrabaları düşündüm, tamam hepimizi severler de, beni bir değişik seviyor herkes. peki neden? kendini beğenmişlik mi bu dedim bir süre, kendini en beğenmeyenin ben olduğuma kanaat getirdim. yok bu sevilmeyi bilmeyle ilgili değildi, onu da bilmiyorum aslına bakılırsa.

    bendeki şey, saf güdü. tamam. biraz mantık abidesiyim; lakin iş sevmeye ve sevilmeye gelince tüm kontrolümü ve başardığım şeyleri kaybediyorum. bu da demek oluyor ki, kendim üzerinde ne kontrolüm var ne de başardığım bir şey.

    hem sevme hem de sevilme özürlüyüm.
    ne kadar zavallıca...