şükela:  tümü | bugün
  • basrollerini müsfik kenter ve sema özcan'in paylastigi metin erksan filmi.... fars edebiyatinda da örnegi görülen surete asik olma temasini isler...
  • sait faik'i okumuş bir jean luc godard filmi... başka bir söyleyişle, jean luc godard sait faik'i okuyup bir film çekmeye soyunsaydı "sevmek zamanı"na yakın bir ürün çıkardı, sanki.
  • gordugu bir resme aşık olan genç bir adamın öyküsünü anlatan efsanevi türk filmi. adamın resimde gordugu kişiye aşkı o kadar büyür ki, resmi yapilan kişiyi bulduğunda ise o kişinin o aşkı taşımaya yetmez.
    (bkz: özlem duymaya özlem duymak)
  • türk sinemasının incisi, bana göre en klas filmi. kendisinden nerede bahsedilse buruk tebessümler gelip yüzüme yerleşiyor, kulaklarımda kürdili hicazkâr saz semaisi çalınmaya başlıyor...

    dün, istanbul üni.nde başlayan "şehrin dili" kongresinin ilk oturumu "sinemada istanbul" başlıklıydı ve konuşmacı bertrand westphal bilhassa bu güzel film üzerinden kendince bir istanbul panoraması çizdi. yabancı filmlerde, daha doğrusu fransız filmlerinde istanbul'un belli klişelerle hep güneşli ve "akdeniz sıcaklığında" tasvir edilmesini inceden eleştirip latifeler yaptı; sevmek zamanı'nın o güneşli havaya sahip olmadığı için farklı tonlarda bir istanbul portresi çizerek bir nevi balkan havası verdiğini söyledi. ayrıca, bir ziyaretçi olarak şehre gelmeden önce fotoğraflarla zihinde oluşan istanbul imgesinin gerçekle örtüşmemesini de halil'in "ben senin resmine âşığım" cümlesiyle özdeşleştirerek çok çok hoş bir bağ kurdu.

    istanbul gerçekten de öyle değil mi; zihnimizdeki imgesi ve kalbimizdeki yeri apayrı, yüz yüze geldiğimizde ise bünyemizi yoruyor, ne yazık ki çoğu zaman da tüm hücrelerimizi acı yönleri ile yıpratıyor. ama biz yine de halil gibi, sevmenin bedelini ödemeye razı olarak onun büyüsünden ayrılamıyoruz...
  • platon’un meşhur mağara alegorisinin türk sinemasındaki temsillerinden biri olan metin erksan filmdir.

    platon’un mağara alegorisine göre “köleler bir mağaranın içinde elleri zincirlenmiş bir şekilde mağara duvarına dönük tutsaktır. arkalarındaki mağara açıklığından vuran güneşin sebep olduğu gölgeleri mağara duvarına yansır. kölelerin görebildiği tek şey bu mağara duvarındaki kendi gölgeleridir, gel zaman git zaman bu gölgeler onlar için tek gerçeklik olur, hayat, duvarda gördükleri bu yansımalardır. taa ki aralarından yetenekli bir arkadaş zincirlerin den kurtulmayı başarıp mağaradan dışarı çıkana kadar. bu arkadaş dışarıdaki “gerçekliği” görüp mağaraya geri döner ve arkadaşlarını kurtarmak ister. ancak içerideki köleler duvardaki yansımalarını o kadar içselleştirmişlerdirki asıl gerçekliğin dışarıda olduğunu kabul etmezler, hatta onları kurtarmak isteyen arkadaşlarını döverler ve mağarada kalmaya devam edip orada ölürler.”

    sevmek zamanın filmindeki halil’in meral’ın suretine olan aşkı da aynı bu durum gibidir. halil, surete kendi yüklediği anlama o kadar inanmıştır ki suretin sahibi ortaya çıktığında bu gerçekliği asla kabul edemez.

    mağara alegorisinin sinemadaki diğer temsilleri:

    (bkz: the matrix)
    (bkz: truman show)
  • metin erksan'in opus magnumu. wong kar wai'nin in the mood for love ile yaptiginin daha güzelini meger metin erksan yillar evvelinden yapmis da biz habersizce yasayip gidiyormusuz bundan.
  • halil'in sırrı boyaya katılan tinerdir. ben de başlicam ulan !
  • ....

    halil: resminle benim arasındaki bir durum seni ilgilendirmez. ben senin resmine âşığım.

    meral: iyi ama âşık olduğun resim benim resmim. işte ben de buradayım söyleyeceklerini dinlemeye geldim.

    halil: resmin sen değilsin ki? resmin benim dünyama ait bir şey. ben seni değil resmini tanıyorum. belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.

    meral: bu davranışların bir korkudan ileri geliyor.

    halil: evet. bir korkudan ileri geliyor. bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. belki de alay edecektim sevgimle. halbuki resmin bana dostça bakıyor. iyilikle bakıyor ve ebediyyen bakacak.
    ...

    önce:

    bir resme âşık olan genç bir adamın hikayesini anlatan metin erksan'ın şiirsel filmi. genç adam patolojik bir şekilde resmi sevmekte, o resme olan bağlılığı giderek artmaktadır. öyle bir an gelir ki, resmine âşık olduğu kişiyle karşılaşır, olaylar gelişir, ancak resmin sahibi kendi hayalhanesindeki imgelemle örtüşmediğinden midir, yoksa resmi putlaştırdığından mıdır bilinmez, resmi o kadına tercih eder.

    sonra:

    misâlen, rüzgârın aklın saçlarını ve kalbin pardösü eteklerini savurduğu, isimlerinden biri de "hayat" olan bir ağacın altında veya hakikaten büyük bir ağacın gölgesinde, denize nazır bir tepe üstünde bir adam bir de kadın. kadını sol profilden, adamı arkasından görüyorsunuz. ikisinin de yüzü denize dönük.

    burada adamın adamlığı, kadının kadınlığı mevzubahis değil. konuştuklarına bakılırsa ha adam ha kadın. şairin söylediği gibi ikisi de kendilerine verilen rolleri değişebilirler. çelikle suyun yerlerini değiştirmesi gibi. "karanlık seyircilere karşı dilin küflü, oyuncuların unutkan olduğu çirkin bir sahnede" değişebilirler birbirlerini. birinin söylediklerini biri hissedebilir, birinin hissettiklerini diğeri söyleyebilir. gönülleriyle dilleri arasındaki perdeler kalkmıştır. birini diğeri, diğerini de öteki sanabilirsiniz, konuştuklarına bakarsanız.

    ....

    aşk: resmi verdikten sonra ben seni gelmez sanıyordum.

    aşk: gelmeyecektim ama görüyorsun öyle olmadı. ...resmime âşık olman demek, beni sevmen demektir. ...sen bana âşık olduğunu söylemekten korkuyorsun!

    aşk: olmayan bir şeyi nasıl söylerim? niçin beni anlamamakta inat ediyorsun? ben senin resmine âşığım; işte hepsi bu kadar!

    aşk: sen ben yokken resmimi sevdin. işte ben varım artık. resmin aslı benim!

    aşk: ...ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım: birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. ...elbiselerim eskiydi. ...inanamadım. o insanca bakışı bir daha göremem diye bir daha resme bakmaktan korkuyordum. ikinci kez zorlukla baktım resmine. gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. nihayet değişmezi bulmuştum. resmin benim içime bakıyordu. benim kendimi görüyordum.

    aşk: benim bakışlarımda da sevgi var. ben de senin kendini görüyorum. resmimin yerine ben seveceğim seni. artık ben varım!

    aşk: hayır istemiyorum seni. benim dünyama girmeye kalkma. sonra merhametsizce yıkarsın onu. resmin benim kendimden bir parça. bırak ben onu seveyim. sen sevmek isteme beni. senin ellerini tutmak istemiyorum. sonra çekersin o ellerini benden. ben resmine âşığım, ölünceye kadar da onu seveceğim.

    yukarıda zikredilen aşk'ın "kendi kendisine" konuştuğu cümlelerdeki "resim" yerine insan muhayyilesinde kendi durduğu yerden düşlediği sevgili imgesi ya da bizatihi sevgilinin kendisi ikame edilirse mesele daha da iyi anlaşılabilir.

    ibn-i arabi ayrılığa ulaşabilseydik ona kendi acısını tattırırdık der.

    aşk, şairin benzetişiyle bir kuşun uçmasıdır atılan taşa. bir kerecik, bir anlık da olsa aslına nazar edenler, gözlerini kapattıklarında gördüklerinden ilhamla onun hasrete tutkun olmak olduğunu söyler; içinde iftirak acısını duyumsayarak.

    aşk, vuslat-ı yâr ümidini kendinden eksik etmeden parlayan ancak kavuşmalarla birlikte sönen düşsel bir imge gibidir.

    mecazî aşk hayat ve gerçek düzleminde işte ancak budur. aşk, insanın kendi içini izlemesi; kendi içine doğru uzayan yola ve bu yolda sürdürülen yolculuğa karşı duyulan çok şiddetli, iniş-çıkışlarıyla acıları, endişeleri, mutlulukları içinde çelişkisiz barındırarak kâh yüksek dağ zirvelerinde kâh derin vadilerin uçurumlarında dolaşmak; irrasyonelitenin uçlarının ucunda olmak.

    kendi içindeki ulvi, suflî, ruhî, bedenî hasletlerin ötekinin aynasındaki tecellilerinin verdiği heyecan. belki de aşk, bizatihi kendi kendini sevmektir. iyilik, merhamet ve şefkatin tecessüm ettiği bir surette kendi içülkesine ait aşılmaz dağları ve düşülmez derinlikteki çukurları müşahede etmenin vesilesi. vesile sebepten nüansla ayrılır bilirsiniz. buradaki sureti yüz kelimesi yerine kullanmış olabilirim. suret, aynı zamanda asıl olmayan, aslın bir an-a hapsedilmiş hali. asıl değil.

    her iki anlamıyla surete duyulan aşk da bir yanılgı değil mi zaten "gerçek"le yüz yüze gelindiğinde "hayat"ın apaçık anlaşılır olan.

    akıl ne kadar dar bir coğrafya, nasıl da küçük bir çerçeve. ona sığdırılmaya, günün koşullarına göre rasyonalize edilmeye çalışılmayacak kadar büyük bir aslın suretine duyulur gibi aşk.

    ona dünya üzerinde hiç kimse -evet hiç kimse- lâyık değildir. masumiyet timsali çocuklar, insan-ı kâmil olanlar ve ait olmadıkları bu dünyayı müstehzi bir tebessümle arkalarında bırakmış, bu dünyadakilere göre uykuya dalmış/ölmüş, ötedekilere göre uykusundan uyanmış/dirilmişler dışında.

    aşk, kaderle sınırları mukadder nefesin gerçek hakkıdır belki de.

    rol verilir, oyuncular rollerini oynarlar. "senarist" ve "rejisör"ün iradesine karşı gelmeden, tamamen doğaçlama, tamamen kendi öz iradeleriyle.

    kimse kimseye verdiği eli geri çekmesin,

    bir gün birbirlerine nefretle, bir yan bakışla bakmasın,

    ayna olduklarının içlerini kendi öz suretlerini aynada gördükleri gibi görsün,

    kurdukları/kuracakları dünyayı merhametsizce yıkmasınlar,

    buldukları "değişmez" suret ve asıl değişmesin,

    an'lara hapsedilmiş olan ve iyilik, merhamet ve şefkat sunan suretler asıl olarak kalsın diye,

    sultaniyegâh sirto eşliğinde göl kenarına inmiş iki ceylan gibi iki "katre" bir "zamane avcısı"nın hilesi/yardımıyla "umman"a karışır.

    sonra da ağaç konuşur bir rubaisiyle "şair"ane:

    bu mehtaplı gece
    parıldamakta devam edecek
    siz gidince de
    çünkü o siz gelmeden
    geldikten sonra da
    size bağlı olmadan vardı

    ve sizde
    bu aslın sureti çıktı sadece
  • ben boyacı halil'i severim. müşfik kenter'i de severim ama onunla ilgisi yok, ben halil'i filmi ilk izlediğim zamandan beri severim. benim sevmek zamanını sevmek zamanım 25 yaş civarina denk geliyor galiba ama "ben sizin fotoğrafınıza aşık oldum"un halil'i ta o zamandan beri geleceğimize ipotek koysa da severim.
    derviş mustafa namlı fadıl garan abimizin yalandan elinin ucuyla pencere pervaz boyamasını da, ud çalar gibi yaptığı yerleri de, hadi o da kabulüm orgla tuti mucize güyem çalinan müziklerini bile severim.
    ovidius'in sevişme yolu, 2000 yillik ars bilmemne kitabi elinde offlaya puflaya kendini yatakta oradan oraya atan selma özcan'ı bile severim bak. o kitabin bu kadinin elinde, bu filmin içinde ne işi var diye düşüne düşüne severim. "aşk özlemi içinde yanan bu histerik kadin pozlari" falan ne diye düşünmem. kadinin bu kitabi okumasının, ben öyle iki fotoğrafina aşık oldum edebiyatina kanmam, kolay külyutmam, bu meselelere ta 2000 yıldan beri hakimim, bilinçli bir sevişme ve baştançıkarma kullanıcısıyım demek istediğini düşünür bu selmayi bile öyle severim. sevişmek tabi o zamanlar aşık olmak denilen şeyle aynı kapiya çikar ufaktan diye saf saf severim. pazardan aldığı üç çakmağın ikisinin boş çıkmasıni bile hoşgörüyle karşılayan makamımız, buraya kadar bu konudan bahsetmediğiniz için siz sözlük yazarlarına da teşekkür ederken ulan nuri bilge, senin yaptığını 45 sene önce yapanlar var diye nankön nankör, küfrede küfrede severim. ki bu sevme işinin küfrede küfrede yapılanı da güzel olabilir ve bu filmden çıkan sonuç bu olabilir yani, abiler. işi insan ticaretine dökmeden ama. gerisine karışmam.
  • zâhir ve bâtın:

    insanların gerçekten aşık olamayacaklarını sanırdım. senin resmime karşı tutkun bütün inançlarımı yıktı. ben de sana aşık oldum. senin sevginin büyüklüğü karşısında yapabileceğim tek şey buydu. belki resmimin arkasında ben yaşıyordum. sen beni görmeye çalışmadın. ama sen istesen de istemesen de ben varım halil. resmin aslı benim. ve ben de seni seviyorum. aşkta yalnız ve cesur olmayı sen öğrettin bana. bundan sonra ben de senin kadar büyük olmaya çalışacağım.

    meral