şükela:  tümü | bugün
  • kafa dergisinin 31. sayısı olan mart sayısında, kapağında sadri alışık bulunan fotoğrafıyla kullandığı yazı.

    görsel
    kafa dergisi tweet'i
  • tarih 10 mart 2017

    şimdi tam olarak nedenini hatırlamıyorum ama karşıya geçmek için kadıköy-eminönü vapuruna binicem.
    iskeleye geçmeden önce ortadaki büfelerden birinden sigara aldım. tam çıkacakken gözüm yerdeki dergilere takıldı.
    derginin kapağında sadri baba:
    sevmenin sermayesi bedava sevin lan birbirinizi diyor.
    ama o meşhur selamı ve muzip bakışlarıyla:
    "bizde hicaza ah çekmekten başka ne var ki be oğlum!" der gibi bakıyo baba bana.
    o halde gel dedim baba; biz de çakırın meyhanesinde 'hicran yine hicran mı bu aşkın sonu söyle' şarkısına atalım kendimizi!
    babanın gözler yedi defa lacivert bakmaya başladı.
    aldım dergiyi, "heyyyy yavrum heyyy!!" nidalarıyla geçtim iskeleye. baktım daha var vapurun kalkmasına; bi sigara yakıp ayaküstü dergiye göz gezdirmeye başladım.
    fonda "izmir'in dağlarında çiçekler açar."

    anons verilmeye başladı.

    sigaramdan son bi fırt çektikten sonra, her ne kadar içimde boşluğa fırlatma arzusu oluşsa da yapmadım öyle!
    duvarın köşesindeki, ağzına kadar dolmuş altı çöp kutusu, üstü küllük olan çok işlevli zımbırtının üzerine attım ama söndürmedim; çünkü parmaklarım daha fazla kokuyo öyle bastırınca.
    sigara kokusundan nefret ediyorum.

    alt katta mı otursam yoksa üst katta mı diye bi'kaç saniye düşündükten sonra ayaklarım beni üst kata çıkardı. ses çıkarmadım. uydum onlara.
    üst katta her zaman soluma yaslanacak şekilde otururum, güneş vurur vurmaz artık şansıma. o günde öyle yapmıştım.
    o gün bi güneş vurdu beni!
    ama bu güneş...

    öyle böyle değil dinle bak!

    geçtim oturdum cam kenarına, yaslandım soluma, açtım dergiyi, aşağıda yarım bıraktığım yerden okumaya devam ettim.
    şimdi size okuduğum yerden alıntı yapıp artislik yapmıycam ama hakkaten çok hoşuma gitmişti o bölüm ve istemsizce bi sırıtış belirmişti yüzümde.
    ama sen kalk bi de o yüz ifadesiyle kaldır kafayı insanlara bak; bi de baktığın insanlardan birinin yüzü masal perilerini andıracak kadar parlasın, adeta gözlerimi kamaştırsın; istemsizce elimin dış yüzüyle gözlerimi tam karşımdaki o ışıltıdan korumaya çalışayım; yüzümdeki sırıtma hali ani bir değişime uğrasın ve bunlar olurken artık klişeleşmeye yüz tutmuş o meşhur sahne gerçekleşsin.

    neydi o sahne bi'daha hatırlayalım:
    "işte o an etraf kararmıştı! o vapurda sadece; sol tarafımda kalan denizden imal edilmiş bir çift göz, ben ve elimdeki o dergi vardı.
    zifiri karanlık içinde birbirine kilitlenmiş iki çift ışıltılı göz!"

    aslında tam da buna benzer bir şey olmuştu ama bende olmuştu.
    çünkü o bana hiç bakmıyordu.
    hem de hiç...
    (neyse ki çok sonraları öğrenecektim aslında durumun hiç de böyle olmadığını)

    bi de ben de hemen çekiyordum gözlerimi gözlerinden. ne bakıcam!

    ama bence zaten o gözlere bakmanın önüne turnike falan koyulmalıydı.
    böyle bi ışıltı olamaz...
    gerçi arada o turnikeyi delip geçiyordum ama yok! gözümüze bakan yok.

    gözlerinin baktığı yere bakmaya başladım.
    o da ne!
    onun gözü bizim turist ömerdeymiş.
    dikmiş gözleri elimdeki derginin kapağına bakıyor.

    hemen dergiyi ikiye katladım!

    ne var! bi şekilde dikkatini çekmem gerekiyordu...
    tamam turist ömer sevdiğimiz bir ağbimizdir ama şimdi olmaz. bu defa olmaz.
    ama umursamaz bir şekilde bu seferde denize bakmaya başladı.
    bi ara pes ettim ve daldım tekrar dergiye.

    bir süre sonra istemsizce kafayı kaldırıp karşıya bakmamla göz göze gelmemiz bir oldu.

    aha!

    yok yok bu sefer etraf karanlık değildi.
    bu sefer imdat sirenleri çalıyordu!
    etrafta bi hareketlilik, bir nümayiş, bir "her şey buraya kadarmış!" telaşesi, dalgalar hırçın ve aceleci bir şekilde camlara vuruyor, insanlar sağa sola koşuşturuyordu; geçen bu üç saniye içerisinde..!

    aman canım üç saniye dediğin nedir ki zaten. göz açıp kapayıncaya kadar geçer.
    nitekim geçmişti de.
    sadece üç saniye göz göze kalabildik.
    belki de daha az...

    ve sonra gözlerini tekrar denize çevirdi ve her şey en başa döndü birden.
    umutlar bir bir tükeniyordu işte. artık ben de ona bakmaya çalışmak yerine onun baktığı yere bakmaya başlamıştım.

    sonra kafamı sağ tarafa çevirdiğimde insanların gerçekten hareket etmeye başladığını gördüm.
    vapur iskeleye yanaşıyor.
    gelmişiz...

    ne çabuk ya!

    şimdi kapıya doğru hareket etmeden yanına gidip konuşsam...

    çok az baktı çok.
    yani bi'kaç saniye daha baksaydı; kalsaydı o gözler gözlerimde.
    belki, yani bi ihtimal...

    ama çok az baktı çok. yani olma... aha! bi daha baktı.

    baktı ve yavaşça kalktı yerinden. ama çok yavaştı, gerçekten.

    yani sanki: "hadi gel. gel de, de bişeyler artık!" der gibi geldi bana.

    ama diyemedim.
    yani gidemedim.
    işte yani gidemedim de diyemedim de!

    yavaşça yerinden kalkıp, hızlıca ilerledi merdivenlere.
    ben de kalktım. aşağı doğru inerken tam arkasındaydım. sağa bakınca sola, sola bakınca sağa geçiyordum...

    indik vapurdan.

    tramvaya doğru yürüyordu, karşıdan karşıya geçti.
    ben de geçtim.
    tramvay yolunun tam ortasındayız.
    bu yol nereye gidecek!
    (arkadaş yol hakkaten de bir durma biçimiymiş ve hiçbir yere gitmiyormuş.)
    kırmızı ışık yandı; durdu.
    durduk.
    yeşil ışığın yanmasına saniyeler var, ikinci karşıdan karşıya geçmek için saniyelerim var.
    bu yol nereye gidecek!

    sağına geçip beni farketmesini sağlamaya çalıştım.
    ama o an elimdeki derginin kapağına ilişti gözlerim!
    "sevmenin
    sermayesi bedava
    sevin lan birbirinizi..!"

    sadri babadan aldığım yetkiye dayanarak döndüm soluma ve tek nefeste:
    "afedersiniz! rahatsız ediyorum ama vaktiniz varsa eğer biraz konuşabilir miyiz!" diyebildim.

    o an duyduğum tek ses detone bi kadın sesiydi:
    3!
    2!
    1!
    şimdi karşıya geçebilirsiniz!
    şimdi!
    karşıya!
    geçebilirsiniz!

    geçmedi.
    geçmedik.

    "ne konuşacağız?" dedi.
    ismimi söyledim. onu tanımak istediğimi söyledim. cevap vermedi. sadece bakıyordu.
    yanımızdan insanlar geçiyordu.
    az önce göz kontağı kurmaya çalıştığım kızla rahatsız edici bir biçimde göz göze kalakalmıştık yolun ortasında ve hiçbir şey söylemeden sadece bakıyordu. göz hapsindeydim resmen.

    beraber karşıya geçtik. tramvay durağının önünde durduk.
    ben bişeyler anlatıyordum ama o dinlemiyor gibiydi; gözleriyle kaybettiği bişeyi arar gibi beni inceliyordu. acayip gururum okşanıyordu ha!
    şimdi tabi ben bunu farkediyordum elbette ama susmaya da hiç niyetim yoktu. çünkü konuşunca değil de, sanki susarsam saçmalayacakmışım gibi hissediyordum.
    ve sesli sesli konuşurken bi taraftan da içimden söyleniyordum: (eveet var öyle yeteneklerim benim) "hayır yani! istemiyorsan istemiyorum de! biz de tamam diyelim, efendi gibi bakalım yolumuza de'mi! ama sen hiçbir şey söylemeden o kenafir gözlerinle beni taciz eder gib..."

    "peki." dedi birden.

    peki!

    işte esas saçmalık bundan sonra başlayacaktı!
    çünkü o dakikadan sonra etraftaki tarihi ve turistik yerleri tanıtmaya çalışan bir tur rehberine dönecektim.
    o da yavrum gülerek sadece "biliyorum!" diyecekti söylediklerime.

    bi an için: "bu arada geçmiş kadınlar gününüz de kutlu olsun." dese miydim acaba diye bi düşündüm ama sonra bunun yanlış bir fikir olduğuna kanaat getirip vazgeçtim.

    (inanılır gibi değil ya! bu salakça haller bu semptomlar bana bi yerden tanıdık geliyordu aslında. yani en son 20 yaşındayken böyle olmuştum ve aradan neredeyse 10 sene geçmesine rağmen hala hiçbir şey değişmemiş! işte bir kez daha anlayacaktım ki aşkın ve salaklığın yaşı hakikaten olmuyormuş...)

    gülhane parkına doğru yürüdük.
    içeri girip bi bankta oturduk. kendimizden bahsettik birbirimize.
    daha çok ben anlatıyordum.

    çok sessizdi. ürkek içe kapanık. minik bi serçeninin kalbini taşıyor olmalıydı.
    "bütün sapanlarımı yok etmeliyim!" diye içten içe kendime telkinlerde bulunuyordum.

    her şeyden önemlisi de yine klişeleşmeye yüz tutmuş o meşhur soru dolaşıp duruyordu kafamın içinde: acaba bu "o kadın" olabilir miydi?

    ama bak öyle güzel gülüyordu ki! yani bi insanın ona aşık olmaması için bence hiçbir sebep yoktu.

    aynı zamanda öyle anlamlı ve dikkatli bakıyordu ki, bi insanın onu durdurup konuşmak istemesi çok büyük cesaret isterdi bence.

    cesaret...

    telefonunu aldım.
    "rahatsız olduğunu düşündüğün an silersin hem artık teknoloji çok gelişti engelle şeysi bile var!" diye de ekledim.
    (anasınısatiyim rezillik bir değil ki olmamış gibi davranıp oksitleyesin!)

    tramvaya binmek üzere yola koyulduk.
    nerede oturduğunu sordum.
    o da ne!
    e ben de orada oturuyorum.
    yok artık ya! bu nasıl tesadüf!
    lan yoksa??
    daha neler!!

    ama bunu ona söylemedim.
    çünkü bu kadar tesadüf olmasına inanmaz diye düşündüm!

    onu yolcu eder gibi tramvaya binmesini izleyip hemen arkasındaki kapıdan da ben bindim.
    sürpriz yapmayı düşünüyordum fakat günün sonunda asıl sürprizi o yapacaktı bana...

    hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum