şükela:  tümü | bugün soru sor
  • "yagmur ciseliyor,
    korkarak
    yavas sesle
    bir ihanet konusmasi gibi.

    yagmur ciseliyor,
    beyaz ve ciplak murted ayaklarinin
    islak ve karanlik topragin ustunde kosmasi gibi.

    yagmur ciseliyor.
    serezin esnaf carsisinda,
    bir bakirci dukkaninin karsisinda
    bedreddinim bir agaca asili.

    yagmur ciseliyor.
    gecenin gec ve yildizsiz bir saatidir.
    ve yagmurda islanan
    yapraksiz bir dalda sallanan seyhimin
    cirilciplak etidir.

    yagmur ciseliyor.
    serez carsisi dilsiz,
    serez carsisi kor.
    havada konusmamanin, gormemenin kahrolasi huznu
    ve serez carsisi kapatmis elleriyle yuzunu.

    yagmur ciseliyor." n.hikmet
  • tuncel kurtiz in "günümüz için bir ayin" yorumuyla sergiledigi muhtesem performans. sema unutulmazlarımdan.
    cd halinde bulunup bir nevi mutlu olunabilir.
  • çelebi mehmet döneminde yaşamış ve o dönemin koşullarında demokrasi talebinde bulundukları için asılmış aydın eşrafından şeyh bedrettin,börklüce mustafa ve torlak kemal'in hikayesini anlatan bir büyük nazım hikmet şaheseri.
  • sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    öz kardeşi musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    çelebi sultan memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    çelebi hünkâr idi amma
    âl osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    kırık testiler susuz
    su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
    yolcu, yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.

    2.

    bu göl iznik gölüdür.
    durgundur.
    karanlıktır.
    derindir.
    bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.

    bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.

    bu göl iznik gölüdür.
    yanında iznik kasabası.
    iznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    çocuklar açtır.
    kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    ve delikanlılar türkü söylemez.

    bu kasaba iznik kasabası.
    bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    bu evde
    bir ihtiyar vardır bedreddin adında.
    boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.

    bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne
    oturmuş.
    hattı talik ile yazıyor
    «teshil»i.
    karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    bakıyor:
    başı tıraşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu börklüce mustafa.
    bakıyor:
    kartal gagalı torlak kemâl..
    bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymıyarak
    iznik sürgünü bedreddine bakıyorlar..

    3.

    kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    ve gölde ipi kopmuş
    boş bir balıkçı kayığı
    bir kuş ölüsü gibi
    suyun üstünde yüzüyor.
    gidiyor suyun götürdüğü yere,
    gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

    iznik gölünde akşam oldu.
    dağ başlarının kalın sesli sipahileri
    güneşin boynunu vurup
    kanını göle akıttılar.

    kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
    bir sazan balığı yüzünden
    kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

    iznik gölünde akşam oldu.
    bedreddin eğildi suya
    avuçlayıp doğruldu.

    ve sular
    parmaklarından dökülüp
    tekrar göle dönerken
    dedi kendi kendine:
    «— o âteş ki kalbimin içindedir
    tutuşmuştur
    günden güne artıyor.
    dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
    eriyecek yüreğim...

    ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
    toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
    ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
    biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
    iptâl edeceğiz...»


    ertesi gün
    gölde kayık parçalanır
    kalede bir baş kesilir
    kıyıda bir kadın ağlar
    ve yazarken
    simavneli «teshil»ini
    torlak kemâlle mustafa
    öptüler
    şeyhlerinin elini.
    al atların kolanını sıktılar.
    ve iznik kapısından
    dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
    heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...

    kitaplarının adı:
    «varidat»dı.

    4.

    börklüce mustafa ile torlak kemâl, bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri aydın, biri manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün haymana ovasına ulaştığımızda

    duyduk ki mustafa huruç eylemiş
    aydın elinde karaburunda.
    bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.

    duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»

    duyduk ki...
    bu işler duyulur da durmak olur mu?
    bir sabah erken,
    haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    «varalım,
    dedik.
    görelim,
    dedik.
    yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.»
    düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları...

    dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..

    5.

    arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. vaktiyle musanın dinindenmiş. şimdi börklüce yiğitlerinden.
    ikincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. sakızlı rum bir gemiciymiş. o da börklüce müritlerinden.
    üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen hüseyine benzetiyorum. yalnız hüseyin erzurumluydu. bu aydınlıymış.
    ilk sözü söyliyen aydınlı oldu:
    — dost musunuz düşman mı? dedi. dost iseniz hoşgeldiniz. düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
    — dostuz, dedik.
    ve o zaman öğrendik ki, sarohan valisi sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
    yine, o yolparacılar koğuşunda yatan hüseyin'e benziyeni dedi ki:
    — buradan ta karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
    müjde büyüktü. rehberim:
    — öyleyse tez dönelim. haberi bedreddine iletelim, dedi.
    yanımıza sakızlı rum gemici anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar âl osman oğullarının karanlığına daldık.
    bedreddini iznikte, göl kıyısında bulduk. vakit sabahtı. hava ıslak ve kederliydi.
    bedreddin.
    — nöbet bizimdir. rumeline geçek, dedi.
    gece iznikten çıktık. peşimizi atlılar kovalıyordu. karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. rehberim önden gidiyor, bedreddinin atı benim al atımla anastasınki arasındaydı. biz üç anaydık. bedreddin çocuğumuz ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. biz üç çocuktuk. bedreddin babamız. karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça bedreddine sokuluyorduk.
    gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak isfendiyara ulaştık. oradan bir gemiye bindik.

    6.

    bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    yıldızlar sayısızdı.
    yelkenler sönüktü.
    su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.

    sarı anastasla adalı bekir
    hamladaydılar.
    koç salihle ben
    pruvada.
    ve bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.

    ben:
    — ya! bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.

    bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    bir gece bir yelkenli geçip karadenizi
    gidiyordu deliormana
    ağaçdenizine...

    7.

    bu orman ki deliormandır gelip durmuşuz
    demek ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
    «malûm niçin geldik,
    malûm derdi derunumuz» diye
    her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.

    her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
    köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
    reaya zinciri bırakıp gelmiş.
    yani rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol ağaçdenizine akıp gelmiş...

    bir kızılca kıyamet!
    karışmış birbirine
    at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
    gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
    ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
    ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
    deliorman deli olalı beri....

    8.

    anastası deliormanda bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim geliboluya indik. bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. galiba bir dildâde yüzünden. biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, izmir yoluyla karaburuna, bu sefer şeyhinden mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
    izmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan bayezid paşanın anadolu askerlerini topladığını duyduk.
    izmirde çok oyalanmadık. şehirden çıkıp aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. üçü kavukluydu, birisi fesli. selâm verdiler. selâm aldık. kavuklulardan birisi neşrî imiş. dedi ki:
    — halkı ibahet mezhebine davet eden börklücenin üzerine sultan mehemmed bayezid paşa'yı gönderir.
    kavuklulardan ikincisi şükrüllah bin şihâbiddin imiş. dedi ki:
    — bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. ve bunların dahi şer'i muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
    kavuklulardan üçüncüsü âşıkpaşazâde imiş. dedi ki:
    - sual: ahir börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
    - cevap: allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
    fesli olan çelebi ilâhiyat fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. yüzümüze baktı. gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. bir şey demedi.
    biz hemen atlarımızı mahmuzladık. ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak aydına, karaburuna, börklücenin yanına vardık.

    9.

    sıcaktı.
    sıcak.
    sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
    sıcak.

    sıcaktı.
    bulutlar doluydular,
    bulutlar boşanacak
    boşanacaktı.
    o, kımıldanmadan baktı,
    kayalardan
    iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
    orda en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın:
    toprak
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.

    sıcaktı.
    baktı karaburun dağlarından o
    baktı bu toprağın sonundaki ufka
    çatarak kaşlarını :
    kırlarda çocuk başlarını
    kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.

    bu gelen
    şehzade murattı.
    hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki şehzade muradın
    ismine
    aydın eline varıp
    bedreddin halifesi mülhid mustafanın başına ine.

    sıcaktı.
    bedreddin halifesi mülhid mustafa baktı,
    baktı köylü mustafa.
    baktı korkmadan
    kızmadan
    gülmeden.
    baktı dimdik
    dosdoğru.
    baktı o.
    en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    toprak
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.

    baktı.
    bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
    gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
    fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
    oysaki onlar bu toprağı,
    bu kayalardan bakanlar, onu,
    üzümü, inciri, narı,
    tüyleri baldan sarı,
    sütleri baldan koyu davarları,
    ince belli, aslan yeleli atlarıyla
    duvarsız ve sınırsız
    bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.

    sıcaktı.
    baktı.
    bedreddin yiğitleri baktılar ufka...


    en yumuşak, en sert,
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    toprak
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.

    sıcaktı.
    bulutlar doluydular.
    nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
    birden-
    - bire
    kayalardan dökülür
    gökten yağar
    yerden biter gibi,
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
    çıktılar.
    dikişsiz ak libaslı
    baş açık
    yalnayak ve yalın kılıçtılar.

    mübalâğa cenk olundu.

    aydının türk köylüleri,
    sakızlı rum gemiciler,
    yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı börklüce mustafanın
    düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
    bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
    saflar
    pâre pâre edildi ama,
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    on binler iki bin kaldı.

    hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini..

    yenildiler.

    yenenler, yenilenlerin
    dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
    kılıçlarının kanını.
    ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    edirne sarayında damızlanmış atların
    eşildi nallarıyla.

    tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
    zarurî neticesi bu!
    deme, bilirim!
    o dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
    ama bu yürek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    o, «hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahbe devran hey,»
    der.
    ve teker teker,
    bir an içinde,
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
    yüzleri kan içinde
    geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
    geçer aydın ellerinden karaburun mağlûpları..*

    10.

    karanlıkta durdular.
    sözü o aldı, dedi:
    «— ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
    yine kimin dostlar
    yine kimin boynun vurdular?»

    yağmur
    yağıyordu boyuna.
    sözü onlar alıp
    dediler ona:
    «— daha pazar
    kurulmadı
    kurulacak.
    esen rüzgâr
    durulmadı
    durulacak.
    boynu daha
    vurulmadı
    vurulacak.»

    karanlık ıslanırken perde perde
    belirdim onların olduğu yerde
    sözü ben aldım, dedim :
    «— ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
    göster geçeyim!
    kalesi var mı?
    söyle yıkayım.
    baç alırlar mı?
    de ki vermeyim!»

    sözü o aldı, dedi:
    «—ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
    girip çıkılmaz.
    kalesi vardır,
    kolay yıkılmaz.
    var git al atlı yiğit
    var git işine!..»

    dedim: «— girip çıkarım!»
    dedim: «-—yakıp yıkarım!»
    dedi: «—yağış kesildi
    gün ağarıyor.
    cellât ali,
    mustafayı
    çağırıyor!
    var git al atlı yiğit
    var git işine!..»

    dedim: «— dostlar
    bırakın beni
    bırakın beni.
    dostlar
    göreyim onu
    göreyim onu!
    sanmayınız
    dayanamam.
    sanmayınız
    yandığımı
    el âleme belli etmeden yanamam!

    dostlar
    "olmaz!" demeyin,
    "olmaz!" demeyin boşuna.
    sapından kopacak armut değil bu
    armut değil bu,
    yaralı olsa da düşmez dalından;
    bu yürek
    bu yürek benzemez serçe kuşuna
    serçe kuşuna!

    dostlar
    biliyorum!
    dostlar
    biliyorum nerde, ne haldedir o!
    biliyorum
    gitti gelmez bir daha!
    biliyorum
    bir deve hörgücünde
    kanıyan bir çarmıha
    çırılçıplak bedeni
    mıhlıdır kollarından.
    dostlar
    bırakın beni,
    bırakın beni.
    dostlar
    bir varayım göreyim
    göreyim
    bedreddin kullarından
    börklüce mustafayı
    mustafayı.»


    boynu vurulacak iki bin adam,
    mustafa ve çarmıhı
    cellât, kütük ve satır
    her şey hazır
    her şey tamam.

    kızıl sırma işlemeli bir haşa
    altın üzengiler
    kır bir at.
    atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
    amasya padişahı şehzade sultan murat.
    ve yanında onun
    bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim bayezid paşa!

    satırı çaldı cellât.
    çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
    birbiri ardına düştü başlar.
    ve her baş düşerken yere
    çarmıhından mustafa
    baktı son defa.
    ve her yere düşen başın
    kılı depremedi:
    —iriş
    dede sultanım iriş!
    dedi bir,
    başka bir söz demedi..

    11.

    bayezid paşa manisaya gelmiş, torlak kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
    rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
    yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
    hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. gelibolu karşıdan göründü. rehberime:
    — takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
    bir kayık bulduk.
    deniz dalgalıydı. kayıkçıya baktım. bir almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.
    boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
    — serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.

    12.

    rumeline ayak bastığımızda çelebi sultan mehemmedin selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak sereze geldiğini duyduk. bir an önce deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
    bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan deliorman taraflarından gelip serez şehrine doğru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. tüylerim diken diken oldu. rehberime dedim ki:

    ben tanırım bu nal seslerini.
    bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
    karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
    hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.

    ben tanırım bu nal seslerini.
    onlar
    bir sabah
    çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
    bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
    hava öyle güzeldir,
    yürek öyle umutlu,
    göz çocuklaşmış
    ve hakîm dostumuz şüphe uykuda...

    ben tanırım bu nal seslerini.
    onlar
    bir gece
    çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
    nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
    ve terkilerinde
    en değerlimizin
    arkadan bağlanmış kolları vardır.

    ben tanırım bu nal seslerini
    onları deliorman da tanır..

    filhakika bu nal seslerini deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. çünkü ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, bayezid paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. yani yol kenarında rastladığımız üç atlı osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de bedreddindi.

    13.

    rumeli, serez
    ve bir eski terkibi izafi:
    huzûru hümayun.

    ortada
    yere saplı bir kılıç gibi dimdik
    bizim ihtiyar.
    karşıda hünkâr.
    bakıştılar.

    hünkâr istedi ki:
    bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
    son sözü ipe vermeden önce,
    biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
    âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.

    hazır bilmeclis
    mevlâna hayder derler
    mülkü acemden henüz gelmiş
    bir ulu danişmend kişi
    kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
    «malı haramdır amma bunun
    kanı helâldır» deyip
    halletti işi...

    dönüldü bedreddine.
    denildi: «sen de konuş.»
    denildi: «ver hesabını ilhadının.»

    bedreddin
    baktı kemerlerden dışarı.
    dışarda güneş var.
    yeşermiş avluda bir ağacın dalları
    ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
    bedreddin gülümsedi.
    aydınlandı içi gözlerinin,
    dedi:
    — mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    gayrı uzatman sözü.
    mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü..

    14.

    yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.

    yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

    yağmur çiseliyor,
    serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    bedreddinim bir ağaca asılı.

    yağmur çiseliyor.
    gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.

    yağmur çiseliyor.
    serez çarşısı dilsiz,
    serez çarşısı kör.
    havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    ve serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

    yağmur çiseliyor.
  • zülfü livaneli'nin pek dokunaklı ve moduna şahane uyacak şekilde okuduğu nazım hikmet'in bir şiiri.
  • cem karaca'nin 1978'de almanya'ya gitmeden once edirdahan ile yaptigi son plak olan safinaz'da yer alan, 10 kusur dakikalik muthis, teatral parca. "yarin yanagindan gayri..." kismi epey gazdir..
  • cem karaca versiyonu 13dk'yi aşar ve tum destandan oldukca kisadir. bu destanda idamlari anlatilan 3 efsanevi kisilik***ayni zamanda ahmet kaya'nin safak turkusu'nde de gecer, konserlerinde tam da bu kisilerin isimleri soylendiginde binlerce dinleyiciden muthis bir alkis kopar. buyrun cem karaca versiyonu:

    sıcaktı
    sıcak
    sapı kanlı demiri kör bir bıçaktı sıcak
    sıcaktı (x2)
    bulutlar doluydular
    bulutlar boşanacak boşanacaktı
    o kımıldamadan baktı
    kayalardan
    iki gözlü iki kartal gibi indi ovaya
    orda en yumuşak en sert
    en tutumlu en cömert
    en seven
    en büyük en güzel kadın toprak
    nerdeyse doğuracak doğuracakti
    sıcaktı
    baktı karaburun dağlarından o
    baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını
    kırklarda çocuk başlarını kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp
    bu gelen şehzade murat tı
    hükmü humayun sadır olmuştu ki şehzade murat ın ismine
    aydın eline varıp bedrettin halifesi mülhid mustafa nın başına ine
    sıcaktı
    bedrettin halifesi mühid mustafa ya baktı
    baktı köylü mustafa
    baktı korkmadan kızmadan gülmeden
    baktı dimdik dosdoğru
    baktı o
    en yumuşak en sert
    en tutumlu en cömert
    en seven
    en büyük en güzel kadın toprak nerdeyse doğuracak doğuracaktı
    baktı bedrettin yiğitleri kayalardan ufka baktılar
    gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla
    bu kayalardan bakanlar onu
    üzümü inciri narı
    tüyleri baldan sarı
    sütleri baldan koyu davarları
    ince belli aslan yeleli atlarıyla
    duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar
    sıcaktı
    baktı
    bedrettin yiğitleri baktılar ufka
    en yumuşak en sert
    en tutumlu en cömert
    en seven
    en büyük en güzel kadın toprak nerdeyse doğuracak doğuracaktı
    sıcaktı
    bulutlar doluydular
    neredeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere
    birdenbire
    kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    bedrettin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar
    dikişsiz ak libaslı baş açık yalınayak ve yalınkılıçtılar
    mübalağa cengoldu
    aydının türkköylüleri
    sakızlı rum gemiciler
    yahudi esnafları
    onbin mülhim yoldaşı börlüce mustafa nın
    düşman ormanına onbin balta gibi daldı
    bayrakları al yeşil
    kalkanları kakma tolgası tunç saflar pare pare edildi ama
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    onbinler ikibin kaldı
    hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı
    demiri oya gibi işleyip hep beraber
    hep beraber sürebilmek toprağı
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek
    yarin yanağından gayri her yerde her şeyde hep beraber diyebilmek için
    onbinler verdi sekizbinini.......
    yenildiler
    yenenler yenilenlerin dikişsiz ak gömleğinde sildiler
    ve hep beraber söylenen bir türkü gibi kılıçlarının kanını
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla
    tarihsel sosyal ekonomik şartların zaruri neticesi bu
    deme...
    bilirim
    o dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim
    ama bu yürek
    o bu dilden anlamaz pek
    o hey gidi kanbur felek
    hey gidi kahpe devran hey; der
    ve teker teker
    bir an içinde
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri yüzleri kan içinde
    geçer çiplak ayaklariyla yuregime basarak
    geçer aydın ellerinden karaburun mağlupları
    dostlar
    biliyorum dostlar
    biliyorum nerde ne haldedir o
    biliyorum gitti gelmez bir daha
    biliyorum bir deve hörgücünde kanayan bir çarmıha çırılçıplak bedeni mıhlıdır kollarından
    dostlar dostlar dostlar bırakın beni, bırakın beni
    dostlar dostlar dostlar dostlar
    dostlar bir varayım göreyim bedrettin kullarından börklüce mustafayı mustafayı
    boynu vurulacak ikibin adam mustafa ve çarmıhı
    cellat kütük ve satır herşey hazır herşey tamam
    kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at
    atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk amasya padişahı şehzade sultan murat
    ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim bayezit paşa
    satırı çaldı cellat
    çıplak boyunlar yarıldı nar gibi
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar
    ve her baş düşerken yere
    çarmıhından bakti mustafa
    baktı son defa
    ve her yere düşen başın kılı depremedi
    iriş dede sultanim iriş
    iriş dede sultanim iriş
    iriş dede sultanim iriş dedi bir
    başka bir söz demedi
  • universitede tiyatro kulubunun yeni oyunu olacakti seyh bedrettin destani. o zamanlardan aklima kalan tortulardan biridir bu; destani oyunlastirma surecinde projeye kendi aramizda "bedo" diyorduk, bir sure sonra arkadaslardan tepki aldik, "oha be koskoca bedrettin'e bedo denir mi len!" diye...
  • bir aralar tuncel kurtizin tek basina sadece bir violonsel esliginde seslendirdigi siir. ozellikle yerebatan sarnicindaki performans akustikten dolayi akillardan cikmaz, cikamaz.
  • mükemmel bir tamlama içeren şaheser :
    (bkz: sapı kanlı demiri kör bir bıçaktı sıcak) ki aynı başlığa çıkmaktadır..