şükela:  tümü | bugün
  • yeğenim kerem, geçen sene ilkokula başladı ve okumayı söktü. yine geçen yaz boyunca uyumadan önce, bir hikaye okumaya başladı. onun yanında olduğum zamanlar, beraber okuyorduk hikaye kitaplarını. daha okumaya başlar başlamaz, o hikayeyi sevecek mi, sevmeyecek mi anlıyordu. sevemediği hikayeler için, "şimdi uykum geldi, devamını yarın okurum artık" derken, sevdiği hikayeleri, gözlerinden uyku aksa bile, bitirmeden uykuya dalmıyordu. okudukça keşfettiği ve yavaş yavaş gelişen bir ağız tadı var, mutlu oluyorum onun için....

    neden bunu anlattım? çünkü benim ağız tadımı keşfetmeme en çok imkan sağlayan yazardır, barış bıçakçı. yeğenime de, vakti gelince, bütün kitaplarını emanet etmek istediğim bir yazardır aynı zamanda. seyrek yağmur'u da seveceğime o kadar eminim ki; gözlerimden uyku aksa da, çok yorgun olsam da, canım kitap okumak istemese de, bana tüm bunları unutturacak biliyorum. ve bu yağmur'da layıkıyla ıslanmadan, onu elimden bırakmak istemeyeceğim asla.

    ankaralılara not: ey güzel ankaralılar, kitap ilk olarak ankara kitap fuarı'nda görücüye çıkacakmış diye duydum. seyrek yağmur'u aldığınızda, onu bir kere de benim için sevin olur mu?
  • barış bıçakçı'nın 8 ocak 2016 itibariyle raflarda olan kitabını ilk gün almama rağmen okumak bugüne nasip oldu. sabah başladığım kitap öğlen olmadan bitti. kitabı okurken farkettim ki, barış bıçakçı farklı bir çalışma yapmış, yönünü değiştirmiş. istese, ankara üzerinden devam edip, nice ankara sevdalısını coşturabilirdi. ama yapmamış. bunun yerine bambaşka bir üslup ve kavrayış ile başka konular üzerine yazmış. internette her şeye kadir, her şeye yorum yapmaya pek meraklı edebiyat seven değil edebiyat tüketen kitle de kitabı "hayal kırıklığı" şeklinde yorumlamakta gecikmemiş. kusura bakmasınlar da, edebiyat çok farklı bir biçemlerde zuhur ediyor, illa "angara, atakule, ayaz, gardaş" anahtar kelimeleri ile bir şeyler yazmak zorunda değil adam. hem yazarın tercihlerini okur şekillendirmemeli bence. öyle olduğu zaman, iş bambaşka bir mecraya taşınıyor. iş ticari metaya dönüyor. bıçakçı, çok doğru bir tercih yaparak içi boş şekilde kendisine "hayran" kitleye de tarizlerde bulunmuş. bunu kitabının içinde çok net görüyoruz. rıfat ve şiir başlıklı bölümde (s. 37) "alışveriş listesi yazsa okuruz, biçimindeki kof okuyucu övgüleri"nden bahsetmiş. devam eden cümleler de bu yönde. bıçakçı baya okura gol atıyor burada. bu alışveriş listesi yazsa okuruk aga barış bıçakçı sevdalıları şöyle kenara çekilsinler.

    daha önce yazmıştım, modern türk edebiyatı içi aforizma dolu, 12 eylül, 90'lar, 5-6 eylül, fakirlik, çaresizlik ve bilimum acı ve kahır dolu tarihimizi-kültürümüzü ustalıkla tüketen yazarların samimi samimiyetsizliğinden doldu taşıyor. acayip isimli dergilerde ergenleri coşturan, ergen ruhlu solcuları "derinden" etkileyen yazılar kaleme alan edebiyat tüccarları, edebiyatın kanını emmeye devam ede dursun, bıçakçı çok doğru bir tercihle kalemini kalbinden hareket ettirmeye devam ediyor. alıntıların gücü adına isimli bölümde (s. 26) bombayı bırakmış yazar: "okuyucularını duygulandırmak dışında edebi bir amacı olmayan ve ikide bir veciz sözler yumurtlayan günümüz müelliflerini..."

    belirtilmesi gereken bir başka husus da, yazarın ilk defa bu kadar güçlü şekilde siyasi göndermelerde bulunması. kitapta bunu hissetmemek olanaksız.

    barış bıçakçı satır aralarında okurla dertleşmiş. kişisel gelişim kitaplarından, test kitaplarından, edebiyat tüketen okuyucu canavarından bahsetmiş yer yer. "düşünceleri, duyguları tıpatıp bizimkilere benzeyen bir avuç insan için yazıyoruz, ne anlamı var!" demiş bir yerde örneğin.

    beni derinden vuran cümleler:

    "yine kitaplara gömüleceksin, sayfalarında ikimize rastlama ihtimalinin peşinden giderek deli gibi kitap okuyacaksın ve bu sana iyi gelecek." (s. 29)
    "erkekler geçmişleriyle sevilmek istiyor, bu yüzden büyüyemiyorlar." (s. 41)
    "ahlaktan önce sevgiyi bulmalı insan." (s. 44)
    "eksiklikten değil; bütünlükten, tamlıktan doğmalıdır tanrı fikri. bardak dolsun diye değildir tanrı, bardak taşarsa tanrıya ulaşırız." (s. 46)

    kitapta geçen kitap isimleri:

    o' connor - iyi insan bulmak zor (goodreads)
    coetze - taşra hayatından manzaralar (goodreads)
    ritsos - dikkatli ariostos (goodreads)
    lowry - yanardağın altında (goodreads)
    cortazar - lukas diye biri (goodreads)
    bradbury- fahrenheit 451 (goodreads)
    tietze - tarihi ve etimolojik türkiye türkçesi lugatı (idefix)

    kitapta geçen yazar isimleri:

    a. hamdi tanpınar (goodreads)
    oktay rifat (goodreads)
    ilhan berk (goodreads)
    turgut uyar (goodreads)
    alice munro (goodreads)
    bilge karasu (goodreads)

    kitapta geçen müzik grubu-müzisyen isimleri:

    john coltrane (allmusic)
    oi va voi (allmusic)

    kitapta geçen film-yönetmen isimleri

    z. demirkubuz (imdb)
    n. b. ceylan (imdb)
    c. chaplin (imdb)
    roy andersson (imdb)
    robert bresson (imdb)
    reha erdem (imdb)
    cinayet günlüğü (viki) (imdb)

    kitapla ilgili aklı başında eleştiri yazıları:

    http://t24.com.tr/…dernist-olarak-baris-bicakci,585
    http://www.kalemkahveklavye.com/…seyrek-yagmur.html
    http://kitap.radikal.com.tr/…lalari-toplamak-432098
    http://www.sabitfikir.com/elestiri/rifat-diye-biri
    http://www.benyazarsamolur.com/…gmur-baris-bicakci/
    http://t24.com.tr/…-da-veciz-sozlerin-yavanligi,547
    http://postdergi.com/…rek-yagmurun-dusundurdukleri/

    kitabın goodreads sayfası:

    https://www.goodreads.com/…w/28209124-seyrek-ya-mur
  • birkaç ay önce bir hevesle alıp okuduğum, açıkçası biraz hayal kırıklığına uğrattığını itiraf etmem gereken barış bıçakçı eseri.

    güzel dokundurmalar ve hoş göndermeler bulunsa da; barış bıçakçı'nın alıştığımız derinliğini göremediğim kitap. adeta bir yorgun adam serzenişi. okurken bir ülke bir vatandaşını ancak bu denli yorabilir diye düşündüm. popüler çağın vebası "tükenmişlik sendromu" barış bıçakçı'ya vurmuş da antipopülistliğine yediremiyor sanki. *

    yine de paylaşmaya değer pasajlar var elbette:

    "rıfat ve arkadaşları devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete direnmek için bir silahlı örgüt kurmaya karar verdi. meşru müdafaa, diye yazsın tarihçiler.

    ...

    bir süre, silah bulmak için onaylamadıkları ilişkilerin içine girip girmemeyi tartıştılar. iki taraflı çalışan silah tüccarları, bir kolu devletin omzunda olan mafya, biraz kazısan altından koyu bir milliyetçiliğin çıkacağı kesin olan soyguncu çeteler... buralardan mı bulacaklardı silahı?

    fısıltılar yavaş yavaş denetimsiz seslere dönüşürken rıfat, 'askerlikten ayrılan ikinci yenici bir şair bulmamız lazım.' dedi. ' o bize beylik tabancasını verir.' bir sessizlik oldu. sonra orada, karanlığın ve kitapların ortasında, asıl yapmaları gerekenin ikinci yeni'yi yeniden kurmak olduğunu karar verdiler. dağılmadılar."

    bu pasajı okuduktan sonra işaret edilen şairin turgut uyar olduğunu düşünüp şöyle bir bakınayım dedim ve şu anekdotu buldum:

    “murat belge, tûba çandar‘la uzun bir şöyleşide bir anısını aktarır: “turgut da ilginçtir bak! şimdi mehmet sönmez benim işçi partisi’nden arkadaşımdı ve 12 mart’tan sonra thkp-c‘de doğrudan ilişki içinde olduğum kişi oydu. mehmet’le konuşuyorduk; örgüttü, hücreydi, yeraltı direnişiydi falan… ‘bunun mesela bir şiiri olsa, elden ele dolaştırsak’ dedik. ben turgut’la randevulaştım ve ona bunu söyleyecek oldum. ‘örgüt nerede?’ diye yapıştı yakama. ben de ‘madem gizli bir iş yapıyorum, bunu ona söyleyemem’ diye düşündüm. konuşmayınca ben, bizimki fena halde sinirlendi, ‘örgütü benden nasıl gizlersin!’ diye… bir ara gitti, tabancasıyla geldi. ‘bu benim beylik tabancamdır’ dedi, ‘banka falan soyacaksanız, ne idüğü belirsiz adamlarla bunu yapacağınıza benimle yapın. nasılsa kimse benden şüphelenmez.’ aldık mı başımıza belayı.” “

    belasın vesselam turgut, en bi tatlısından.
  • şu cümlelerle başlayan ve beklenen kitap:

    bir pazar sabahı rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti. “günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi.
  • daha kötü bir kapak tasarımı olur muydu diye düşündüğüm roman. kapak tasarımı
  • insanın içinde bir şeyler yazma, bolca okuma, isyan etme, nefes alma ve bazı durumlarda biraz da nefessiz kalma isteği uyandıran yeni barış bıçakçı kitabı. yazarın diğer kitaplarındaki karakterleri kolayca sarıp sarmaladığımız için rıfat biraz farklı, kucaklamak için yaklaşsanız çarpışmayı önleyen hava yastıkları var. başlarda kafamda beliren soru işareti kolayca ulaşılan sonda şaşkın bir ünleme dönüştü. heyecanla bekliyordum, böyle bir şey olacağını tahmin etmiyordum ama beklediğimden, aklımda yazdığım birbirine benzer yeni barış bıçakçı kitaplarından daha çok sevdim.

    edit: kitap üzerine düşündükçe biraz daha anlatmak istedim. bu kitapta karakterin aslına bakılırsa pek bir önemi yok. ilk defa barış bıçakçı karakterlerinden birisine karşı pek bir şey hissetmiyorsunuz. yazarın doğrudanlığı tercih ettiği bir anlatı bu, karakteri sadece bir araç olarak kullanmış. bütünlük arayışına rıfat üzerinden değil genel olarak anlatı üzerinden başlamak lazım. "bu adam ne yapıyor? kim bu adam?" soruları bir yere bağlanmıyor. zira bu adam yaşamı, ölümü, bunların zaman zaman pek de anlamlı şeyler olmadığını, devletin katilliğini gören gözlere sahip, güne belli acıları hissederek uyanan herhangi birisi. bir hikayenin içinde olan ve bunu anlamaya çalışan birisi.
  • ben çok seviyorum barış bıçakçı'yı. böyle başlamak istedim, düz. eğer bir gün bir kitap yazacak olsam onun gibi yazmak istiyorum bir de. sevdiğim bir dünya yazar varken, neden onlara değil de barış bıçakçı'ya öykündüğüm kenarda soru işareti olarak duruyordu hanidir. mesela sevdiğim bin tane müzisyen varken, müzik yapacak olsam da a perfect circle gibi yapmak istemem gibi.
    her neyse, konuyu böyle kafamda dağıtmış ve toparlayamazken seyrek yağmur'da kendisi cevabı verdi.
    "dayatılacak bir ben yoksa söz edilecek bir ben de yoktur. hanginiz kanserleşen bir ego olarak değil de, sıradan, alçakgönüllü bir varoluş olarak kendinizi dayatabilirsiniz?"
    sıradan, alçakgönüllü bir varoluş...
    "okuyucularını duygulandırmak (ben burada 'etkilemek' kelimesini de eklemek isterim) dışında edebi bir amacı olmayan ve ikide bir veciz sözler yumurtlayan günümüz müelliflerin"den onu ayıran bir varoluş. açıkçası seyrek yağmur, kurgusu gereği tam da bu "veciz sözler yumurtlama" folluğu gibi görünüyor ve tam da bu nedenle sevdiğim bir yazarın o tarafa kayıp gitmesinden korkarak, tedirginlikle okudum. fakat barış bıçakçı, örneğin bir yerinde kıyısından döndüğü bu korkulası durumu, başka bir bölümde kendini adeta tokatlayarak çok akıllıca ama sıradan ve kolaylıkla döndürüveriyor kendi sahasına. ve yine o aforizmaya kayan ruh durumunu sıradanlaştıran/ gerçeğe yaklaştıran (tokatı atan) bir kadın. sinek ısırıkları müellifindeki o müthiş tadı çalıp ağzımıza geri çekiliyor yani. çok ölçülü, hesaplı ve haddini bilen ve bunun için de çaba sarf etmiş bir kitap seyrek yağmur. "ben"den çoktan sıyrılmış bir adamın konsantre, kararında ve minimal bir ben öyküsü.
  • barış bıçakçı' nın ilk kitabını okumuş ve sevmemiştim, bu son kitabını da sevmedim. bana göre bir arpa boyu yol alamamış kendisi. aynı yazıda hem kitabı hem de kendi derdimi anlatmak zor olsa da deneyeceğiz işte. önce şekil;
    kitap 100 sayfa. birazcık tasarrufla 50 sayfaya sığacak işi 100 sayfa olarak piyasaya sürüp de insanlara vayy günde 100 sayfa okuyorum dedirttiğiniz için sizi kınıyorum sayın editör. gelelim içeriğe;
    bir kere kitabın arkasına bir bakalım ne yazmışlar? ''rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir ''r.'' gibi...'' bla bla bla. e aylak adam' ı okuruz o halde seni neden okuyalım? ilk kitabı için de sait faik öyküleri gibi deniyordu. o zaman da sait faik' i okuyalım, peki sen niye yazıyorsun onu söyle. bize bilmediğimiz neyi sunuyorsun, nasıl bir bakış açısı getiriyorsun, beni nasıl bir dünyanın içine çekiyorsun? var mı doyurucu cevapların? bence yok işte. şimdi kitabımız, rıfat isimli bir kitapçının yaşamından kesitler sunuyor bize. kısa kısa bölümlere ayrılmış kitap. bu sayede çok kolay okunuyor. her bölümün sonu bir aforizma ile bitirilmiş neredeyse. bu yönüyle zaten günümüz tüketim trendine çok uygun bir kitap kendisi. ne diyordu hasan ali toptaş isimli kalemine kurban olunası sanatçı? ''aynı zamanda bu hız edebiyatta aforizmasal bir söylemi de getiriyor kendiliğinden, ki bu, edebiyat çağımızın hastalığıdır bana göre. halbuki edebiyat zamanın hızına müdahaledir.'' işte bu kitap hasan ali toptaş' ın tespitine kaynak teşkil eden işlerin güzel bir örneği niteliğinde. kitap güzel açılıyor aslında. günler damlıyor isimli başlangıç bölümüyle kurgusuyla ilgili enfes bir girizgahla karşılıyor okurunu kitabımız. sonrasında bir abimle sahafta okuyarak hayran kaldığımız bir pasajla da ikinci bölüm başlıyor. devamında ise bana göre ciddi acemilik barındırıyor içerisinde. bir kere bölümler arasında ciddi bir denge sorunu var, kitap çok dengesiz ilerliyor. bir bölümü enfes bulurken, bir sonrakinde kitabı duvara fırlatma isteği duydum okurken mesela. hayranlık duyma ile sinir olma hali baş başa gitse yine bir nebze, ama aksine; an geldi hayranlık açtı arayı ve ben güzel bir kitap diye tanımladım bu kitabı, an geldi sinir olma hali farkı dört beş boya kadar çıkartıp sürpriz kovalayan kumarbazların hayallerini piç etti. yahu dikdörtgen isimli bir bölüm var kitapta, çerçeveletip as duvara ama bir sayfa arkasındaki bölümde geçen cümleye bakalım; ''okuyucularını duygulandırmak dışında edebi bir amacı olmayan ve ikide bir veciz sözler yumurtlayan günümüz müelliflerini sürekli uyarması gerek'' e kendini tarif etmişsin sen be abi. hem nedir bu ergen gibi kitabın ortasında laf sokma çabası. işte tam da bu! bu yüzden sevmiyorum ben bu murat menteş' i, emrah serbes' i, barış bıçakçı' yı. ergen gibi davranıyorlar ve ergence kitap yazıyorlar. olgunluk yok işlerinde. bunun adına da samimiyet deniyor ne yazık ki. samimiyetsizliğin en popüler hali oldu artık bu samimiyet meselesi günümüzde. murat menteş' te de aynısı var mesela. bakın ben sanattan anlarım, kitaptan anlarım, enfes kitaplar okurum, dinle ilgili söyleyeceklerim var, siyasete de dokunurum, aşkla ilgili konuşmuş muyduk... ya biraz sakin olun abiler! anlatacak ne çok şeyiniz var sizin. bir ergen böyle davranır işte. sürekli kendini ifade etmek için çırpınır durur, dikkat çekmeye çalışır. işte sizin kitaplarınızda bunu görüyorum ben. gereksiz bir karmaşa, temelsiz söylemler, çok düşünmeden atılan sloganlar falan filan... iki konu var, ilki; ya ben bu kitaplarda başka kitaplara, filmlere, yazarlara yapılan göndermeleri görmekten çok sıkılıyorum. nadiren yapılanı ve yapılırken de kör göze parmak misali bir tavır takınılmayanı çok güzel oluyor ama abartınca sıkıcılaşıyor ki bu kitapta çok abartılmış. ikinci mevzu ise şu; ben ygs' ye girdim. fena da yapmadım hani, arkadaşlar baya iyisin diyorlar. işte o ygs' deki bir türkçe paragraf sorusunda adını unuttuğum bir yazarımızın sözüne yer verilmişti; ''okumak, neden piyano çalmaktan daha az uğraş gerektiren bir iş olsun ki'' diyordu. okumak zor bir iştir, emek, çaba gerektirir. caz dinlemek zor iştir. kulağına hoş gelir tamam da müzikten anlayan, enstrüman çalabilen adam için caz daha anlamlıdır, sana kıyasla. serdar ortaç herkes tarafından dinlenen şarkılar yapar, dinlenir tüketilir, bir sonraki yaza yenisini yapar. en rockçısı bile alkol sınırını aşınca güzel bir hatunun da kalçasına sürtünecekse mesela serdar popçuydu falan düşünmez kopar ortamda. işte bu kitaplar böyle kitaplar. kim okusa sever, anlar, yorumlar. her sineğe bal var bu kitapta. ama bana asıl enteresan gelen orhan pamuk gibi bir adamın kötü yazar olduğunu iddia edip de barış bıçakçı' yı son yılların en iyi türk yazarı ilan edebilen kişilerin kendini iyi okur sayması aslında, bu öz güvene sahip olmaları. tüm bu yazdıklarımdan sonra barış bıçakçı sence iyi yazar mı derseniz evet derim, hatta murat menteş, emrah serbes gibi adamlara kıyasla çok çok iyi bir yazar. şu kadar eleştiri yazdım yine de bu kitapta aynalar isimli bölümdeki her cümleyi hayranlıkla tekrar tekrar okudum mesela. barış bıçakçı iyi yazı yazıyor ama iyi edebiyat yapamıyor. dengeyi bulduğu, ergenlikten vazgeçtiği gün çok iyi edebiyat yapabilir gibi geliyor ama bana.

    !---- spoiler ----!

    ''zor, kötü ya da sevgisiz geçen çocukluk günlerinizde vücudunuza batan dikenleri, kıymıkları öpe okşaya çıkaracak bir kadın düşünüyorsunuz, sevgiden anladığınız bu!'' (sf: 42 - iletişim yay - 3. baskı)

    bir masaya oturduğumuzda, tek başımıza ya da kalabalık, aydınlık ya da karanlık, bir masaya oturduğumuzda, yaşamaya da otururuz, (sf: 100 - iletişim yay. - 3. baskı)

    !---- spoiler ----!
  • bugün ikinci kez okudum seyrek yağmur’u. böyle bir pazar gününde, başka ne okunabilir bilemedim.

    barış bıçakçı; “su içer gibi” yazar, bunu biliyoruz, bunu biliyorduk, ta ki seyrek yağmur’a kadar. bu kitapta, “su içer gibi” yazamamamış da, içtiği suyu kusar gibi yazmış. bunun için ona kızamıyorum, çünkü dışarıda ne olup bitiyorsa, onun da cümlelerine sirayet ettiğini seçebiliyorum. onun da naif cümlelerinin yerini, pamuklara sarıp saklayacağımız cümlelerinin yerini; daha çok hayal kırıklığı, daha çok keder almış. sabahları nereden geldiği belli olmayan kederin, rıfat’ı (geriye tek bir iz dahi kalmayacak şekilde) silmeye başlaması gibi; içindeki karamsarlığı silip atmak için yazmış barış bıçakçı belki. oysa biz, “kederin zorunlu ders olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirilmesini istiyoruz”, değil mi rıfat? ama öyle bir ülke’de öyle sabahlara, öyle pazar’lara uyanıyoruz ki; bu mümkün olamıyor. ne diyor oktay rifat, rıfat’a yazdığı mektupta; “tarihimiz, ne yazık ki, geleceği şıp diye bilmeye olanak veren bir tarih.” son senelerde öyle yoğun günler ekledik ki biz o tarihe; çokça acı, çokça öfke, çokça çaresizlik, çokça gözyaşı ve maalesef çokça nefret ve zulüm. işte bu yüzden kızamıyorum rıfat’a ve yaratıcısı barış bıçakçı’ya. filmlere, kitaplara, müziklere ve bunca alıntıya sığınmasına (“alıntıların gücü adına”), uzun uzun yutkunarak yazmasına, ve geçmişte kalmak istemesine asla yabancı kalamıyorum. bugün elimizde olanlara bakarak, şıp diye bilebileceğimiz gelecek; arkamıza bakmadan geçmişe geri koşmamıza sebep oluyor ancak.

    haydi koşalım rıfat, koşalım... ve masamızda birbirimize mutlaka bir yer açalım;

    “hoşça kalın, sevgili kardeşim rıfat, hoşça kalın. bir masaya oturduğumuzda, tek başımıza ya da kalabalık, aydınlık ya da karanlık, bir masaya oturduğumuzda, yaşamaya da otururuz, lütfen bunu böyle bilin.”