şükela:  tümü | bugün
  • anarşist ruhlu yazar bir ağabey. sakallı.birikimde mütemadiyen yazar. yazıları hep cemal süreya ve ece ayhan'dan epigraflarla süslüdür. mükemele yakın bir üslubu vardır ve nevi şahsına münhasırdır. nar taneleri adlı bir gayriresmi portreler kitabı vardır ki türkiyede solun tarihine isimsiz kahramanlar üzerinden bir katkı niteliğindedir. ece ayhan vefat ettiğinde birikimde onun hakkında yazdıklarını kimse yazamadı.
  • ordular ilk hedefiniz a(ş)kdenizdir diyebilecek kadar metaforla dolu kişi.
  • mütamadiyen dost edebiyatçılar arasında anılmayı hakedecek bir şahıs. şairler masasını köşedeki masadan izleyecek kadar mütavazidir, kendi masasında da üç beş şair yeterlidir zaten. hem zaten bu masaya oturmak için sakal sakalın böyle bollucasına alışık olmak, can baba'nın şeyini, yani şiirini unutmamış olmak gereklidir. sarıoğlu müthiş bir şiir yorumlayıcısıdır.
  • bir başka anarşist için;

    (bkz: sabri sarıoğlu)

    orta hiç bu kadar kuralsız yapılmamıştı.
  • pamuk tarlası gibi adam; sakalıyla, yüreğiyle...
  • "çocuk evden kaçardı ve bisiklete binerdi
    bir bisikletle tüm çocuklar barış'a firar ederdi"

    dizelerinin sahibi.
  • biyografisine ve yazilarina suradan ulasilabilir:
    http://www.birikimdergisi.com/…im/kisi.aspx?kid=695
  • ve 7 aralık'ta anadolu üniversitesi'nde olacaklardan bir diğeri. http://www.facebook.com/…nt.php?eid=281063091931147
  • şair. çok çok uzun zamandır kürt basını geleneğinden gelen gazetelerde yazı yazmaktadır.
  • roboski icin yazdigi yaziyla bana duygu seli yaptirmistir. 12 yasnda sucsuz bir cocuk olmak budur. empatisine ve kalemine saglik:

    öldürülen en küçük kaçakçıyım. şecerem bu, esamim böyle okunur. kaçakçının halleri çoktur, siyasi hal, çay hali, tütün hali. biz kaçakçının kürt haliyiz. buralarda çay-kahve içmek, kürtçe muhabbet etmek için sınırı geçip akrabalarımızı ziyaret etmek de kaçağa girer. biz hep geçeriz, hep aşarız. kaçakçı kürtçesiyle iz sürerek sınırı geçerken kendimizden de geçeriz. sınır dediğin üç öğün korku, beş vakit açlıktır. açlığımızı kürtçe konuşarak gideririz. türkçe konuşunca hiç doymayız. çay suyun gülmesidir, biliriz. suyun yaşını küçültüp dedelerimiz, taşın yaşını büyütüp abilerimiz asılmıştır; duyarız, biliriz. buralarda dedikodu gökten yere yağar, yerden göğe yükselir. teyyareler, telsizler, tanklar çok dedikoducudur. sonrası malum; ölüm allah’ın emri değil?

    kaçakçının halleri çoktur, en çok da ölüm hali. ben siyasi çocuk değilim, cumhuriyet ve devlet, farz mıdır, sünnet midir, bilmem ama kaçakçılığın ve ölümün hayatın farzı olduğunu bilirim! ölüm de ilköğretim de mecburi ve meccanidir buralarda; çok ölmeyiz de çok öldürülürüz. devletin olduğu yerde ölüm de çoktur, yakından biliriz. şimdi biz “kazara” öldürüldük ya ardımızdan neler anlatılacak. “bölge kalkınırsa kaçakçılık biter” masalı yürürlüğe girmiş bile. bir an için kabul edip soralım; bu kalkınma “dil kaçağı!”nı da kapsayacak mı? türkçe mecburi ve meccani (bedava!) dildir buralarda; “yasaldır” ama “meşru” değildir. türkçe her kürt için “kaçak dildir!” ama nedense kürtçe’nin adı kaçağa çıkmıştır. ama nereye kadar? “zimane zigmaki” deriz biz, “ana karnındaki dil”dir, gerçekte “kaçak” değil yerleşiktir, yerlidir. yaşıma verip kulaklarınızı tıkamayın; başkasının arsasına zorla ev yapmak da dil yapmak da ayıptır, günahtır, zulümdür. kaçakçılıktan söz ediliyor da, türkçe dil kaçakçılığı neden unutuluyor. on iki yaşımın saflığıyla derim ki; her dil kendi kavminin ağzına geri iade edilsin, sonra da her kavim komşu dilleri gönüllü öğrensin ki her gün türkçe üzerinden sürekli sınır geçmeyelim! siyasi abiler, ablalar konuşurken duymuştum; dil varlığın eviymiş, dünyamızın sınırları dilimizin sınırlarıymış. kendi dilimizin kaçağı, “kaçakcısı” olmuşsak, görevliler, her gün üstümüzde başımızda kaçak çayın yanısıra kaçak (!) kürtçe de arıyorsa, ne gelir elimizden kaçak(çı) olmaktan başka.

    bize “türk” deyince ellerine ne geçtiğini biri bana anlatsın da, dengbejleri dinlediğim gibi dinleyeyim. “türk” dediklerinde şaka makamında “tarih başka keder vermesin!” derdi kaçakçılıktan rahmetli dedem. sonra da, “türkçe, türklere bırakılmayacak kadar değerlidir, kürtlere ve diğer kavimlere yapılanlar bir yana, türkçe’nin türklerden çektiği nedir!” diye ekler, kaçak çayını yudumlayıp kaçak tütününden derin bir nefes alırdı. ağzımıza zorla takılmış “yapma dili” sahibine iade etmek istiyoruz ama kabul eden yok. ben siyasi heval değilim, diyalektik filan bilmem ama, insanın kendi dilini kabul etmemesinin ne yaman çelişki olduğunu şuncağız aklımla bilirim.

    kaçakçı deyip geçmeyin. ömrümüzü uzatmak için kendimizce işaretlerimiz vardır. sınırdan geçerken yapma çiçeğe rastlarsak yandan geçeriz. dilimize taş bağlarız ki, türkçe konuşup yakalanmayalım. bizim ne yiyip içtiğimiz ortada. bu devlet ne ile geçiniyor merak ediyorum, harçlığı nereden alıyor, bavullarını kim taşıyor. merakımı bağışlayın, ortalıkta görünmeyen tanrı ne yapıyor. hiç olmazsa boş zamanlarında buralara uğrayıp çayımızı içse. bütün dilleri bildiğine göre ağız tadıyla iki çift kürtçe dillenip dünyanın hallerini konuşsak.

    biz artık “kaza ölüleriyiz!” derim ki; mezarlarımızda rahat edelim, son gömülen mezar kapısını iyi çeksin; ordular, devletler, uçaklar içeri girmesin. taziye evinin üstünde uçaklar uçmasın. ömrüm yeni yıla yetişmediyse de; “kaçak” dilim, kaçak ömürler sağ olsun. kürtçe'nin tüm dillere selamı var.