şükela:  tümü | bugün
  • bir rolling stones yavrusu, bir mick jagger/keith richards harikası.
    forty licks albümünde 13. sırada olması insanı umutsuzluğa sürüklememelidir, bunun bir işaret olması gerekmez. ayrıca "batıl inançlardan zarar gelmez" denmemelidir zira batıl inançların hiç bir zaman hiçbirşeye* yararı olmadığını herkes bilir.
    bu inci tanesinde, piyano güneşli bir günde gökten yere düşen yağmur damlalarının sesini çıkarır, la la la sesleri bile yetmez insanı gülümsetmeye.

    she comes in colors everywhere;
    she combs her hair
    she's like a rainbow*
    coming colors in the air
    oh, everywhere
    she comes in colors

    have you seen her dressed in blue*
    see the sky in front of you
    and her face is like a sail
    speck of white so fair and pale*
    have you seen the lady fairer

    she comes in colors everywhere;
    she combs her hair
    she's like a rainbow
    coming colors in the air
    oh, everywhere
    she comes in colors

    have you seen her all in gold
    like a queen in days of old
    she shoots colors all around
    like a sunset going down
    have you seen the lady fairer*

    she comes in colors everywhere;
    she combs her hair
    she's like a rainbow
    coming colors in the air
    oh, everywhere
    she comes in colors

    she's like a rainbow
    coming colors in the air
    oh, everywhere
    she comes in colors*
  • rolling stones'un their satanic majesties request adlı, zamanına göre psychedelic albümünde bulunan duman şarkı.
  • tas gibi bir kemanimla sana bir ders verebilseydim eger yorumu. yaylilarin kullanimi o kadar basarili ki sarkinin sonunda teller, yaylar, saplar havalarda ucusuyor. bu nasil cosku bu nasil hayat heyhat!!!
  • pek haz etmedigim rolling stones in nasil boyle populer olabildigini gosteren cok az sayidaki guzel sarikdan birisi.

    edit: rolling stonesin guzel sarkisi az degil fakat sarki sayisina oranla cok az bence. ilk yaptigim yorum eksik kalmis biraz.
  • insanı proustvari özlemlere gark eden katıksız mutluluğun şarkısıdır.. kendini elinde en sevdiğin kombinasyonlu üç top dondurma (vanilya, limon, muz), ada vapurunda ayakların yere değmeden otururken ve bir denizi bir elindeki külahı koklarken bulursun.. derken bir on yıl ileri gider ve ilk aşık olduğun kızı eve giden yolda, senin için taradığı sarı saçlarından yansıyan güneş ışınlarıyla ve o inanılmaz gülümseyişiyle hatırlarsın.. kalbinin istemsiz güm gümlerine eşlik ederek içine çektiğin havadaki baskın çimen kokusundan onun kokusunu ayırt etmeye çalışıyorsundur.. zaman, o konuşurken dudaklarının bitiştiği yerde bir belirip bir kaybolan minik çukurda asılı kalmıştır.. ve işte o an suratındaki yeni yetme aptal aşık ifadesiyle kafandan şu düşünce geçmektedir: "bu kız bir gökkuşağına benziyor".. tabii bir de lucy in the sky with diamonds var ama o hormonlu çağlara hitap etmiyor..
  • sevgilinin verdiği ferahlıktır.
    varlığının verdiği huzurdur şarkıdan taşan.

    cipramları yuvarlatanı da var.
    böylesine şarkı yazdıranı da.
  • dağdan bir kız geliyor döne döne nin rolling stones uyarlamasıdır. ya da tam tersi. yürürken dinliyorsanız zıplayarak yürümeye başlarsınız
  • neden "beatles want to hold your hand but the stones want to burn your town" dediklerini bu şarkıyla anlıyorum. yok, aslında anlamıyorum ama güzel şarkı.
  • sourberry de, geçen ay 15 kere ile en çok çalınan the rolling stones şarkısı.
  • elimde amsterdam aktarmalı uçak bileti. klm (dutch airlines) aracılığı ile. daha dutch'ı deutsche ile farklı okumayı yeni öğrenmişim. uçağa ilk kez bineceğim. yanıma bir spor çantasından başka bir şey almamıştım. "olm gelirken bir valiz alıp içini doldurcaksın zaten fazla eşyaya gerek yok" tavsiyesine uydum. sanki sürekli yurt dışına uçakla seyahat ediyormuş gibi sıradandı her şey. heyecan yoktu. daha önce yurt dışına çıkmıştım zaten merak ettiğim uçak yolculuğuydu.

    uçağa bindim. cam kenarına oturmuştum. güneş yeni doğuyordu. muhteşem bir yolculuk olacağını tahmin edebiliyordum. yanıma gelen insanların karikatür gibi olacağını tahmin etmemiştim ama. biri antepli bir doktora öğrencisi. diğeri dil kursuna giden ingilizcenin "i"sinden haberi olmayan bir ıspartalı. uçak kalkıyor. ben merakımı gideriyorum (öyle çok bi bok yokmuş yani). sonra muhabbete başlıyoruz. ne? neden? nerede? ne zaman? nasıl? niçin? soruları uçuşuyor resmen. hiç sevmem yolculuk esnasında bu kadar konuşmayı. üstünkörü cevaplar veriyorum. ama amerika uçağının saatine kadar bekleyeceğim altı saatlik bir zaman boşluğunun 4 saatini onlarla geçirebileceğime karar kılıyorum yine de. amsterdam'a iniyor uçak. havaalanının büyüklüğü karşısında nutkum tutuluyor resmen. iki mal bir veteran (doktora öğrencisi tecrübeli tabi) geziniyoruz. hepimiz farklı eyaletlere gideceğimizden kapıları karşılaştırıp ortak bir noktada oturmaya karar veriyoruz. antepli arkadaş annesinin yaptığı tarhana cipsini çıkarıyor ekşi ekşi kokuyor. nezaketen tadıyorum. bana göre değil tadı. o aldırış etmeden yiyor. ardından kabuklu ceviz çıkarıyor. iki cevizi birbirine bastırma taktiği ile kırdığımız cevizleri afiyetle yiyoruz. cevize hayır demiyorum tabi ki. kendimize gülüyorum sonra her tarafı kabuk yapmışız havaalanında insanlar bize bakıyor. onları uçak saatleri geliyor. mailler alınıp şans dileyerek vedalaşılıyor. üç saat daha boş boş geziniyorum. sanki her yerde türkçe sesler duyuyorum ama dikkat ettiğimde öyle olmadığını anlıyorum. uçağın kalkacağı kapıda bekliyorum pasaport kontrolü yapılacak. yine türkçe sesler çalınıyor kulağıma allah allah deyip geçiştiriyorum. sonra pasaport kontrol kuyruğunu bölüyorlar benden itibaren. elimdeki pasaportu görmüş olacak, görevli bana türkçe "buyur kardeşim" diyor. aksanı var. belli, gurbetçi. gülümseyip veriyorum pasaportumu. uçağa biniyorum. uçağa bir günde ikinci kez biniyordum ve bu devasa bir uçaktı. içinde iki koridor vardı. sanırım sekiz ya da on saat uçmuştuk ki nasıl geçecekti o yolculuk. sonra ispanyol bir kız bana gülümsemeye başladı. ispanyol olduğunu sanırım şivesinden anladım daha sonra. yaklaştı. heyecanlandım. sanırım filmlerde gördüğüm tuvalet seksini birebir uygulayacaksın sezof derken kız erkek arkadaşı ile yer değiştirip değiştiremeyeğimi sordu. apışıp kaldım. he he deyip yer değiştirdim.

    yeni yerimi aldığımda biraz uykum vardı. ama önce daha otobüslerde bir iki firmanın uygulamaya başlayacağı tvli koltuk olayını kurcalamalıydım. o da ne? adamlar arşiv yapmış. müzik film tv ne istersen. müziklere bakıyorum yeterince geniş bir müzik arşivinden rock klasörünü açıp kulağıma koyuyorum. şarkılar çalmaya başlıyor. okulda yeni tanıştığım kızı düşünüyorum. amerikaya gitmeden önceki son gece mail atmıştım ona. amerika boyunca iletişimi koparmamalıydım onunla. güzel kız vesselam. heyecanlandım onu düşününce. gülümseyerek sızıyorum. sonra bu şarkı çıkıyor.

    "she comes in color everywhere" diye giriyor. heyecanlanıyorum. onu hayal ediyorum. mutlu oluyorum. sonra repeat seçeneğini bulup, abartmıyorum amerikaya gidene kadar bu şarkıyı dinliyorum. nasıl birleştiridiysem artık. onu hayal etmek için o şarkıyı dinliyorum. o şarkıyı dinlemek için onu hayal ediyorum. yüzümde gülümseme amerikaya varıyorum.

    -amerika bekle beni ebeni ..meye geldim.