şükela:  tümü | bugün
73 entry daha
  • 10 yıldan fazla bir süre sonra, bu gece yeniden izlediğim film. yalnız o izlediğim dönemde filmi anlamaktan çok uzakmışım sanırım. benim izlediklerim arasında, izlenmesi en kolay fakat hakkında bir şeyler karalaması en zor kim ki-duk filmi sanırım. (bkz: kim ki-duk/@stavrogin) izlediğim diğer filmleri, gerçeğin oldukça dışında gibi gelse de bana, diğerlerinin aksine bu film benden bir şeyler anlatıyormuş gibi geldi. eğer mecalim kalırsa entrinin sonuna kendime dair bir şeyler de eklemek istiyorum. ayrıca, bu adamın aşkı anlatmasına bayılıyorum. aslında çok sıradan olabilecek anlardaki aşkın en yoğun olduğu an hissini çok güzel aktarıyor. buradan sonrası spoiler olacak artık.

    --- spoiler ---

    bakınız verdiğim entride, ki-duk filmlerinde, temel bir tema ve o temaya ilişkin temel bir simge olduğundan bahsetmiştim. bu filmin teması, güzellik ya da estetik algısı; bu temaya ilişkin simgesi de fotoğraf bana kalırsa. özellikle filmin ilk yarısında oldukça yoğun bir fotoğraf simgesi kullanılıyor. sürekli fotoğraflara odaklanıyoruz. seh-hee'nin yatak odasında dönen bir fotoğraf çerçevesi, fotoğraflardan kendine bir yol çizmesi, sürekli yakılan-yırtılan-kesilen fotoğraflar vs... (bu arada aslında çok farklı şeyleri anlatıyormuş gibi görünseler de bana kalırsa milan kundera'nın ölümsüzlük romanıyla çok benzer yerlerde dolaşıyorlar sanki. en azından hem romanın hem de filmin temel imgesi fotoğraf.) filmin temel meselesi güzellik değil ama o meseleyi belirginleştiren arka fon güzellik. temel meseleyi sona bırakmak daha doğru sanırım çünkü şu an filmle ilgili fikirler kafamda karman çorman.

    film bir estetik ameliyatıyla başlıyor. devamında ameliyat olan kadın estetik merkezinden çıkarken, seh-hee'ye çarpıyor. bu başlangıç için güzel bir nokta. zira seh-hee biraz takıntılı bir kadın. iki yıldır birlikte olduğu ji-woo'nun kendi "yüz"ünden sıkılıp kendisini terkedeceği düşüncesini takıntı haline getirmiş bir halde. keza filmin başlarında da ji-woo'nun da bu yönde emareler gösterdiğini söyleyebiliriz. sevgilisini beklerken garson kıza alıcı gözle bakıyor, arabasına çarpan kadınla flörtleşiyor, hatta devamında seh-hee'yle sevişmek istediklerinde ereksiyon sorunu yaşarken, sevgilisi o kadını düşünmesini istediğinde, erekte olmasının yanında iyi bir cinsellik de yaşıyorlar. bu da hem bize hem de seh-hee'ye takıntısında haklı olduğu fikrini aşılıyor. muhtemelen ilk sahnedeki çarpışmanın etkisindeki seh-hee ameliyat olmaya karar veriyor. işte filmin en temel meselelerinden birisi burada yatıyor. tüketim. zamanın eziciliği karşısında her şeyin çabucak tükenivermesi, sevginin bile. ( alakasız bir bağlantı olabilir emin değilim. (bkz: tüketim toplumu)(bkz: jean baudrillard) bu teoriyi çok kapsamlı bilmiyorum. alakasız kaçabilir. ama kabaca çağımızda, tüketimin esas olmasıyla ilintili bir mesele bu. yanılmıyorsam baudrillard, tüketim üzerinden bir tabakalaşma teorisi geliştiriyor. bu bağlamda, kadına/erkeğe ve cinselliğe erişim/erişebilirlik de bir statü aracına dönüşüyor olabilir. keza ji-woo da kadına erişebilirliği etrafına nazaran fazla bir adam. bu da onun sevgisini kolay ve hızlı tüketmesine sebep olabilir.) filmin ilerleyen kısımlarında kareoke kafede "abazan" arkadaşlarından birinin ji-woo'ya iki senede insanın sıkılacağını "aşık olmadığından değil, heyecanın cinsel arzunun yok olmasından" gerekçesiyle açıklayarak bu tüketme vurgusunu zirve yaptırıyor sanırım.

    yatak sahnesinde seh-hee'nin kıskançlığı zirve yapıyor ve birden kayboluyor. evini taşıyor, numarasını değiştiriyor ve son olarak da estetik ameliyatı oluyor. bu kaybolma meselesini sonrasında birden ortaya çıkmasıyla birlikte ele almak lazım. sürekli olarak birden ortaya çıkıp birden kayboluyor. önce kırmızılı kadın olarak ortaya çıkıyor ve ji-woo'yla etkileşime giriyor top atma sahnesinde. fakat ji-woo topa bakarken birden kayboluyor. keza heykel parkında da birden ortaya çıkıyor. deniz kabuğunun içine giriyor ve kayboluyor. ya da 6 ay sonra birden see-hee olarak beliriveriyor kafede. ki görsel olarak bunun zirve yaptığı sahneler bana kalırsa, kafede işe girdikten sonra müşteri olarak kafeye gelen ji-woo'nun karşısına oturup kendisini farkettiğinde kalkması, seh-hee'den gelen mektup sonrası kavga ettiklerinde birden arabanın önüne atlaması. bu ortaya çıkışlar ve kayboluşlar, bana kalırsa aşk algımıza yönelik bir gönderme. bizler aşkın pençesindeyken sıklıkla aşkı ezelden ebede çizgisel bir hal olarak algılıyoruz. sanki hiç duygularımız arasında yükselişler ve alçalışlar yokmuş gibi. sanki her an, aynı yoğunlukta yaşıyormuşuz gibi. fakat pratikte bu hiç böyle değil. hem anamızın karnından aşık olduğumuz kişiyle doğmadığımız gibi mezara da sıklıkla o kişiyle girmeyebiliyoruz. hem de aşkı yaşadığımız süreç sürekli olarak kesintiler ve yeniden inşalarla bezeli bir yol. sorunlar, mesafeler, iletişimsizlikler, üçüncü kişiler bu süreci sürekli kesintilere, inişlere-çıkışlara maruz bırakıyor. ya her defasında bu aşkı yeniden kurguluyoruz, inşa ediyoruz, kendimizi ikna ediyoruz ya da bu kesintiyi daim kılıp ayrılıyoruz. tabii bu benim filme dair yanlış bir çıkarımım da olabilir. ama ben de bu sahneler üzerinde düşünmek bu fikri doğurdu.

    bu 6 aylık iyileşme süresinde, ji-woo oldukça bocalıyor. seh-hee'yi ne kadar sevdiğini yeniden keşfediyor. hem birdenbire kendisini terkettiği için oldukça kızgın ve muhtemelen bu sebeple ondan kurtulmaya, unutmaya çalışıyor, hem de bunu hiç ama hiç beceremiyor. (bu arada terk edildikten sonraki ilk sahnelerden birinde, bilgisayarda bin-jip'teki son sahne üzerinde çalışıyor. filmde bir sahne daha farkettim ben bin-jip'ten fakat başka yazarlar bir ya da iki sahne daha farketmişler yukarılarda bir yerlerde. fakat filmin tam da burasında bu sahnenin gösterilmesi oldukça anlamlı bana kalırsa. bin-jip'in sonundaki gafsa şarkısı çalarken tartıya çıkma sahnesi benim için izlediğim bütün filmlerdeki en iyi aşk sahnesi olabilir. aşkın hem yoğunluğu, hem de gerçekdışılığı/gerçeküstülüğü üzerine müthiş bir sahnedir. ) bu süreçte ji-woo'yu iki kez "abazan" arkadaşlarıyla görüyoruz. ilk sahnede kareoke kafede escortlarla birlikteler. ( burada benim hüzünlü orospularım göndermesi...*) bu sahnelerde escort kızla birlikte olmak istemeyen ji-woo sadece konuşmak vaadiyle kandırılıyor kız tarafından ve kız tam sarhoşluğundan istifade edecekken seh-hee'nin varlığı bir taşla cisim buluyor. keza bu kısımda mekanların dışarıdan çekilmesiyle sürekli olarak seh-hee'nin varlığını hissediyoruz ve onunla birlikte dikizliyoruz uğruna kendinden vazgeçtiği aşkını. hatta eskiden hoşlandığı kızla birlikte olmak üzereyken kızı tuvalette tehdit ettiğini doğrudan görmesek de kurgu bize açık açık bunu düşündürüyor. fakat bu bölümün en önemli kısmı bana kalırsa, tabii seh-hee'nin kırmızılı kadın olarak ortaya çıkmasının dışında, "abazan" arkadaşlarıyla havuz kenarında rastlantısal olarak karşıdaki kadınlarla eşleşmesi. burada ji-woo aslında en beğenmediği kadınla eşleşiyor. keza ismi okurken o kadına bakmak dahi istemiyor neredeyse o olmamasını umduğu için. buluşmalarının sonunda ji-woo kıza çok iyi zaman geçirdiklerini söylediğinde kızın verdiği cevap manidar: " gösterişsiz bir kıza söylenecek laflardan biri". ve bu sahnenin sonunda sırt sırta verdiklerinde, kız dönmek istemesine, hatta bundan da çok ji-woo'nun dönmesini istemesine rağmen, kendisini istemediğini farkettiği için ardına dahi bakmadan yürüyüp gidiyor. bana kalırsa burada, kim ki-duk, estetik beklentimizin hayatımızda kapladığı merkezi yere dair bir şerh düşüyor. (bence öyle olmalı. yaşasın çirkin erkekler! yaşasın çirkin kadınlar!*)

    devamında seh-hee birden bire see-hee olarak ortaya çıkıyor. ve bir şekilde ji-woo'yla tekrar iletişim kuruyor. tekrar aşk yaşıyor. onu etkiledikten sonra onu yeniden teste tabii tutuyor. ve seh-hee adına mektuplar gönderiyor. bu mektuplar kafasını karıştırdıkça da, kendisini kıskanmaya başlıyor. kafede çıkardığı kavga rol değil, kendisini kendisi için terk etmek istediğinde. gerçekten ağlıyor, dövünüyor. fakat o sahnenin sonunda bu hislerine yabancılaşıp "ben nerdeyim, ne yapıyorum?" hissine kapılıp etrafa bakındığı bir kaç saniyelik bir an var. keza ji-woo'yu uyurken tokatladığı sahnenin hemen öncesinde, ağlıyor. çünkü kafası oldukça karışık, hem seh-hee'yi hala sevmesi onu sevindiriyor, hem de see-hee olarak haksızlığa uğratıyor. burada filmin bir başka meselesi ortaya çıkıyor bana kalırsa. öz ve biçim arasındaki ilişki. ya da ruh ve vücut arası çatışma. dış görüntümüz ne kadar bize dair? biz ne kadar dış görüntümüzden oluşuyoruz. aşk öze mi yöneliyor yoksa biçime mi? bunlardan başat unsur hangisi? filmde ji-woo ikisini de seviyor. bu özün önemli olduğunu gösteriyor onun özelinde fakat hala eski seh-hee'ye aşık olması görünüşün daha önemli olduğuna dair bir vurgu olabilir tabii. (bana kalırsa see-hee-yeni olan- daha güzel. ) ( fakat bana kalırsa ji-woo da benim takıldığım bir noktaya takılıyor farkında olmasa da. (bkz: #69023389) tamam ji-woo'yu alet etmiyorum bu tamamen benim hissiyatım. surat bir temsil, ruh gibi ya da kişilik gibi soyut bir olgunun somut bir yansıması. platoncu manada mağaranın duvarına düşen bir gölge. evet ruh,öz ne dersek diyelim, aslolan o fakat, onu gerçek kılan şey, en azından gerçek hissettiren şey o duvara düşen gölgesi belki de benim gibi aydınlanmamış insanlar için.)

    buradan sonra filmin son kırılması gerçekleşiyor. see-hee yüzünde seh-hee'nin (ameliyat olmadan önceki hali) maskesiyle ve henüz iyileşmemişken, yani yüzünde tıbbi maske varken giydiği kırmızı elbisesiyle karşısına çıkıyor ji-woo'nun. ve ji-woo burada çıldırıyor. filmin evreninden çıkıp, gündelik hayatımız üzerinden okuduğumuzda haklı da çıldırmakta. zira bunu gerçekçi bir anlatı olarak ele alsaydık (ki yukarıda bir sürü entride bu hataya düşülmüş. bir kim ki-duk filmini gerçekçi bir perspektifle anlamaya çalışmak!) seh-hee yi tımarhanelik bir hasta olarak düşünmeliydik. ve buradan sonra ji-woo'nun intikamı başlıyor. ji-woo da birden ortadan kayboluyor ve ameliyat oluyor. ya da ameliyat olduğunu düşünmesini sağlıyor. (ameliyat olduğunu tam olarak görmüyoruz galiba.) bundan sonra see-hee bir belirsizlik haline düşüyor. karşısına çıkan ve daha önce tanımadığı her erkek sanki o olabilirmiş gibi davranıyor. bazı yerlerde filmin kurgusu bu erkeklerin ji-woo olduğunu hissettiriyor bize. sonrasında yine kurgusal olarak onun olmadığını düşündürüyor yine. bu see-hee'nin yaşadığı belirsizlik hissini paylaşmamız için yapılmış bir tercih bana kalırsa. (see-hee hepsine de el testini uyguluyor. bir kısmı geçemiyor. bir tanesi geçse de evine gittiklerinde çocukluk resimlerini görüp o olmadığını anlıyor. fakat adam gitmesine izin vermeyecekken dışarıdan birisi onu dövüyor. biz bunun ji-woo olduğunu düşünüyoruz, fakat bu onu fotoğraflayan adam da olabilir. belli ki takip ediyor onu. keza, see-hee de bu fotoğrafçının ji-woo olduğunu düşünüp birlikte oluyor adamla. fakat adam kendisine ji-woo diye seslendiğinde "ji-woo değilim jung-woo'yum" diyor. -bu arada ji-woo'yu oynayan aktörün adının jung-woo olması... postmodern göndermeler, göndermeler.- ben buradaki adamların herhangi birisinin ji-woo olduğundan ya da olmadığından emin değilim. adamların neredeyse tamamı hem o olabilir hem de olmayabilir. hatta ji-woo'nun gerçekten ameliyat olduğundan dahi emin değilim. aslında see-hee'yi -tabii bizi de- delirtene kadar oynuyor onunla. ) bu kısımlar aşkımızın aslında seçilmişlik sanrımız olduğunu düşündürdü bana. ( bu meseleye biraz takık olabilirim.) bizler, etrafımızdaki insanlar/ihtimaller arasından, kendimize en uygununu, en muteberini, en mükemmelini seçiyoruz. fakat bunu yaparken de onun da bizi seçmesi beklentisiyle yapıyoruz bunu. yani aslında seçtiğimiz insan için seçilmiş insan olmayı umuyoruz. bu aslında kendimize atfettiğimiz bir seçilmişlik vurgusu. yani aslında seçtiğimiz insan, kendisine bizi seçmek memuriyetini addettiğimiz kişi aynı zamanda. bu yüzden seçtiğimiz memur en muteber, en mükemmel olmak zorunda. o kişiyi ne kadar mükemmel birisi olarak seçebilirsek, algımızdaki kendimiz o kadar kusursuzlaşıyor, mükemmelleşiyor. mükemmel bir insanın seçtiği bir mükemmele dönüşüyoruz. bu çıta aşağıya düştükçe, statü,zenginlik, güzellik; artık muteber olan toplumsal vurgu ne ise, kendi değerimiz de düşüyor. ki burada ji-woo'nun güzel bulmadığı kadına olan yaklaşımını tekrar düşünmekte fayda var. bu belirsizlik sahnelerinde, see-hee'nin tanıştığı bütün erkekler onun ji-woo'su yani seçilmiş insanı, yani onu seçecek kadar mükemmel insan olabilir. fakat onların içindeki en mükemmel ji-woo olduğu için onun peşinde koşuyor. "eşitler arasındaki birinci" bir yerde ji-woo. keza filmin kapanış sahnesinde yeniden ameliyat olmuş kadını, kalabalık arasında yürürken görüyoruz. bu da, 6 milyar nüfuslu bir dünya'da kendi seçilmiş insanlarımızı bekleyişimizi, onları için kahrolmamızı, helak olmamızı vurguluyor aslında. (ya da bunun beyhudeliğini.) (tabii bir de aşk olgusunun rastgeleliği var bana kalırsa burada.)

    son olarak da yukarda bahsettiğim kapanıştan önceki sahneden bahsedeyim. yani see-hee'nin tekrar ameliyat olduktan hemen sonra seh-hee'yle çarpışıp resmin kırıldığı sahne, bir diğer deyişle filmin açılışındaki sahne. bunun bizde yarattığı hissiyat döngüsellik. keza bu döngüsellik hissi sürekli filmde bize veriliyor. sürekli aynı kafeye gidilmesi, o kafede sıklıla aynı masaya oturulması,(yalnız kafeye her gidişte farklı bir garson var.) sürekli aynı adada aynı parka gidilmesi, parka giderken arabaya davet etme sahneleri, parkta aynı heykellerle aynı resimlerin yeniden canlandırılması, hatta resim çektirirken see-hee'nin seh-hee'ninkiyle aynı olması için çeken adamın yerini ayarlaması, aynı ağaca tekmeler atılması, aynı şey'in hem ji-woo'nun hem de see-hee'nin başına gelmesi gibi bir sürü ayrıntıyla bu hissimiz besleniyor. keza parkta mevsimlerin geçmesi see-hee orada otururken gibi... bunlar bana kalırsa, filmin anlatısını en temelde zamandan, ama ikincil olarak da, mekandan ve kişilerden bağımsız olduğunu düşündürdü bana. yani her birimiz, az ya da çok, öyle ya da böyle, filmin değindiği bu meselelere bulaştık, bulaşıyoruz. bu aslında sadece ji-woo ile seh-hee/see-hee'nin hikayesi olmakla kalmayıp bizlerin de hikayesi bir yerde. kısacası ben filmdeki bu muğlaklık hissini, kendime de yontuyorum.

    son olarak filmin meselelerine gelirsek, tüketimin merkeziliği ve günümüz toplumunda maymun iştahlı insanlara dönüşmemiz, aşka yönelik tahayyülümüzde görmezden geldiğimiz kesintiler ya da iniş-çıkışlar, estetik (güzelliğe dair) kaygılarımız ve insanları bu güzellik anlayışı ekseninde konumlandırmamız, öz ve biçim zıtlığında kendimizi konumlandırışımız, seçilmişlik sanrısı ve aşkın rasgeleliği gibi meseleler bana kalırsa. bunlar hakkında net ve didaktik şeyler söylemese de film, temel bir çok soruyu sorduruyor. en azından bana sordurdu.
    --- spoiler ---

    ben filmi oldukça beğendim. filmin başında beklediğimden, ve hatta yazmaya başlarken düşündüğümden daha fazla katmanlı ve daha derin bir film gibi geliyor şuan bana. bu entriyi yazmam oldukça uzun sürdü ve oldukça yorucu oldu. bahsetmeyi düşündüğüm bazı ayrıntıları es geçmiş olabilirim. ama ben şiddetle tavsiye ederim. son olarak, filmle ilgili kendime dair bir şey aktarmak istiyorum. spoiler içindeki kısımda bir entrime bakınız verdim. o entrideki olaydan bir ya da iki yıl sonra, kadıköyde bir kafede bir kadın gördüm. ameliyattan sonra eski sevgilimle görüşmüştük ama yüz hatları benim için hala muğlaktı. ve ona çok benzettim. kasada duruyordu. bense o kafenin karşısında bir barda oturuyordum. normalde onun başka bir mesleği var kasada durması oldukça mantıksız ama zihin bir şeye kilitlenince onu makul derecede gerçek kılabiliyor. ben de öyle yaptım ve gördüğüm kadının eski sevgilim olma ihtimaline tutundum. ne kadar süre dolandım bilmiyorum ama uzunca bir süre kafenin etrafında dolandım. onu görmeye çalıştım. hatta kafeden bir süreliğine dışarı çıktı sapık gibi takip ettim. en sonunda dayanamayıp el testi değil ama ses testi uygulamaya kalktım. kasaya gittim ve eski sevgilimin ismiyle seslendim ona. o an bir esriklik hali geldi daha mantıklı bir şey yapabilirdim ama zihnim durmuştu. anlamadan yüzüme baktı ve anlamadım gibilerinden bir şey söyledi. testi geçememişti. (yazık ona! oysa neler kaçırdığını bir bilseydi. *) ben de özür dileyip hemen kaçtım usta bir sapık olarak. sanırım bu filmi biraz da bu yüzden de çok sevdim. beni anlatıyor gibi geldi. öyle olmasa dahi, hem ji-woo'yla hem de see-hee'yle empati kurmakta hiç zorlanmadım.

    edit: düzeltme
2 entry daha