şükela:  tümü | bugün soru sor
  • "geceyarısı restoranı"

    shinjuku'da müşterilerinin istediklerini pişiren mini bir restoranı konu alan, sıradan ama kalbe dokunan hayat hikayeleriyle dolu bir manga.
  • 2015 ocak'ta vizyona girmis bir live-action filmi de bulunan seri.
  • mangaka abe yaro‘nun yazıp çizdiği aynı isimli çizgi romandan uyarlanan ve üstat aktör kobayashi kaoru‘nun başrolünü üslendiği 2009 çıkışlı japon dizisi.

    yalan söylemeyeceğim, yayınlanmaya başlayalı neredeyse on sene olmuş bu diziyle ilk karşılaşmam, geçen sene aldığım “japon sinema ve televizyon kültürü” dersinde olmuştu. hocamızın öve öve bitiremediği shinya shokudo’nun yayın hakları o sıralar netflix tarafından satın alınmış, on senedir o kadar popüler olmamasına rağmen birden billboardlardan trenlere kadar her yerde reklamları dönmeye başlamış ve bir şekilde bizim dersin de konusu olmuştu. derste sadece bir travestinin bir yakuzaya duyduğu platonik aşkı konu alan ilk bölümü izleyip incelediysek de dizi oldukça ilgimi çekmiş ve devam etmeye karar vermiştim. ilk sezonu bitirdiğimde ise çoktan en sevdiğim ikinci dizi olmuştu bile. (birincisi hâlâ jin. benim için onu kolay kolay tahtından edebilecek bir dizi geleceğini sanmıyorum.)

    her bölümü yirmi dakika süren on bölümlük dört sezon ve iki sinema filminden oluşan bu seride (filmleri henüz izlemediğim için değinmeyeceğim yazının devamında “seri” yerine “dizi” diyeceğim.) bütün bölümlerin neredeyse %90’ı küçük bir lokantada geçiyor. bilenler bilir, tokyo’nun en büyük semtlerinden shinjuku’da yer alan golden gai‘da onlarca bu tarz ufak lokantalar, barlar, kabare ve striptiz kulüpleri bulunur. işte dizimiz shinya shokudo da tam olarak golden gai’da konumlanan ve sadece geceleri açık olduğu için müdavimleri tarafından “geceyarısı yemekhanesi (shinya shokudo)” şeklinde adlandırılmış isimsiz bir lokantada geçiyor. yine lokanta gibi isimsiz olan ve master diye çağırılan, yüzünde derin bir yara izi olan babacan bir adam tarafından işletilen bu lokanta, herhangi bir yemekte uzmanlaşmış gyudoncu, sushici, gyozacı, ramenci gibi bir mekan değil. duvarıda ayıp olmasın diye asılı olan menüde sadece çorba, bira, sake gibi basit şeyler yazmakta; müşteriler yemek istedikleri şeyi doğrudan master’a söylüyor, master da o an mekandaki malzemelerle hazırlayabileceği bir yemek ise yapıp müşterisine veriyor. dizi ise tamamen bu müşteriler arasındaki acı tatlı ilişkileri anlatan ve herhangi bir hikaye devamlılığı olmayan episodik bölümlerden oluşuyor.

    evet, tüm olay bu. herhangi bir olay örgüsü yok. herhangi bir ana senaryo yok. karakter gelişimi yok. her bölümde yeni bir karakter tanıtılıyor ve onun hikayesi o bölüm içerisinde başlayıp bitiyor. arada sırada daha önceden tanıtılmış karakterler cameo yapabiliyor veya aynı karakterin başından geçen yeni bir olaya anlatılabiliyor ama hepsi bu kadar. peki bu kötü bir şey mi? kesinlikle hayır. zaten hakları netflix tarafından satın alınmadan önce televizyonda yayınlanırken gece geç saatte yayınlandığı için günün yorgunluğunu üzerinizden alması ve beyninizi fazla yormadan hoş duygular bırakması amaçlanarak çekilmiş olduğu bariz olan, hafif sosyal mesaj içeren -ama bunları kesinlikle gözünüze sokmayan- basit ama hoş bir dizi. yine de çok ilginç konseptler yok değil. yukarıda bahsettiğim bir travestinin bir yakuzaya karşı hissettiği karşılıksız duygular, genç bir striptizci kadınla gizemli yaşlı bir kadının dostluğu, sürekli yemek yerken uyuyakalan kız ve başarısız komedyen sevgilisinin şiddetli geçimsizliği, evlenmemekte inat eden karateci oğul ve oğlu evlenene kadar alkolizmi bırakmamakta inat eden annenin hikayesi…

    aslında bu diziyi benim için çekici kılan daha önemli bir etmen daha var ki, o da japon mutfağı. bu dizi tamamen aynı oyuncularla, tamamen karakterler ve onların aynı hikayeleriyle, fakat bir lokanta değil de mesela bir kafe veya barda geçen bir dizi olsaydı muhtemelen bu kadar sevmezdim. işin içine japon mutfağı girince benim için akan sular duruyor. her bölümde ayrı bir yemek ana odak noktası oluyor ve o bölümde hikayesi anlatılan karakter ile bir şekilde bağdaşlaştırılıyor. örneğin kolay kolay yemek beğenmemesiyle popüler bir gurme, burada master’ın hazırladığı tereyağlı pilavı (bataa raisu/butter rice) mideye indirdikten sonra çocukluğunda ablasının yaptığı pilav aklına geliyor ve lokantanın müdavimleri arasında yerini alıyor. siz de az biraz japon yemeklerine meraklıysanız ve ufkunuzu sushi ve ramen ötesine yükseltmek istiyorsanız shinya shokudo size her bölümde daha önce duymadığınız bir yemeği öğrenmeyi vadediyor. bununla da yetinmeyip her bölüm sonunda o yemeği hazırlarken kullanabileceğiniz birkaç püf noktasına değiniyor. (tokyo’nun taşrasındaki yurtta tek başıma yaşarken çok işime yaramıştı bunlar.)

    yeterince övdüğüme göre, biraz da dizinin kötü yanlarından bahsedeyim de ayıp olmasın. kötü yanları dediysem de bakmayın, dizinin sadece görece önemsiz sayılabilecek iki yönü beni rahatsız etti diyebilirim. birincisi, lokantanın müdavimlerinin hep aynı yemeği yemesi. karakterlerin hepsinin kendine özel yemekleri var ve lokantaya her gün uğruyor olmalarına rağmen bu yemekten başka bir şey sipariş etmiyorlar. ikincisi ise “öeh” dedirten denk gelmelerin yaşanması. kendisine ihanet etmiş eski sevgilisiyle aynı gün aynı lokantada denk gelen adamdan tutun, yıllardır aranan bir suçlunun peşindeki polisle bu suçlunun tesadüfen yine aynı gün aynı yerde rastlamaları, evi terk etmiş babasını arayan çocukla -evet doğru tahmin ettiniz- babasının bu lokantada denk gelmesi gibi gibi… bu iki nokta, shinya shokudo kendisini kısmen ciddiye alan bir dizi olmasaydı takılacağım noktalar olmazdı ama öyle absürt bir yapım olmadığı için ister istemez insanın gözüne batıyorlar. bunun dışında düşünsem de kötü diyebileceğim bir nokta yakalayamadım. prodüksyon üst kalite, oyunculukların hiçbiri göze batmıyor ve müzikler atmosferle mükemmel uyum sağlıyor. (özellikle dizinin jenerik müziğini bir kez olsun dinlemenizi öneririm. suzuki tsunekichi – omohide)

    bir de bahsetmeden geçersem içimde kalacak son bir nokta var: dizinin kore ve çin uyarlamaları*. bir japon dizisi tuttuğu zaman, dizi yapma özürlü çinliler ve özellikle korelilerin bunun direkt uyarlamasını* yapmaları alışılageldik bir şey, fakat shinya shokudo’ya bunu yapmaları bildiğiniz hakaret olmuş. yargısız infaz yapmamak için ikisinden de birkaç bölüm izledim. kore versiyonunun her yerinden orul orul kalitesizlik akıyor. bir iki aktör dışında bütün oyunculuklar leş, sitcom çakması set inanılmaz özensizce hazırlanmış, müzikler kesinlikle sahnelerle uyumsuz… çin versiyonu ise sadece prodüksyona abanmış ama hangi ülkede olduklarını unutmuşlar. dünyanın en büyük mutfaklarından olup japon mutfağına da pek çok yemekte esin kaynağı olmuş çin mutfağı değil de dizinin orjinalindeki japon yemeklerini odağına almış japon tarzı bir lokantada geçiyor. sırf bu yüzden internette okuduğum kadarıyla çinliler bu diziyi hiç sevmemiş.

    her neyse, uzun bir yazı olduğu için burada bitiriyorum. garanti ediyorum ki japon dizilerine ve/veya japon mutfağına meraklıysanız shinya shokudo’ya bir şans vermeniz kârınıza olacaktır. afiyet olsun.
  • ac karinla izlemedigim halde her izledigimde karnimi aciktiran dizi. az bir soumen yapip izlemekten kilo aldim.

    2009'da cikanini izlemedim fakat netflix'in 2016'da 1 sezonluk midnight diner: tokyo stories ismiyle yaptirdigi da zannediyorum eskisi kadar iyi denilebilir. (netflix original oldugu icin ulke sinirlamasi olmamasi lazim)
  • rus kukhnya dizisinden sonra kalbimi çalan ikinci mutfak ve restoran konulu dizi.

    yeme içme sektörü konusunda kesinlikle japonya ayrı bir gezegen. sayısız restoran ve bar-kafe'ye ev sahipliği yapmakla birlikte hepsinin kendine has bir kültürü var. ben uzun süredir gittiğim mekanları gözlemliyorum.

    shinya shokudou dizisini yemek ve restoran içeriğinden ziyade, senaryo açısından çok başarılı buluyorum. dükkan, müşterilerin toplandığı ortak bir alan. birçok farklı karakterden ve kesimden kişileri içerisinde topluyor. ve aralarında geçen konuşmalara izleyici olarak sizi de ortak ediyor. bu açıdan gerçeği olduğu gibi yansıtabildiğini düşünüyorum.

    mesela ben genellikle bir şeyler yemek içmek için bir yerlere gittiğimde counter' da oturmayı tercih ediyorum. böylece personelle ya da yanımdakilerle diyalog kurup bir şeyler öğreniyorum. tamamen spontane bir şekilde sohbet gelişiyor. hem bir şeyler yeyip hem de yeni hikayeler dinlemiş-paylaşmış oluyorum.

    shinya shokudou ben de bu izlenimleri oluşturdu. bitmesin diye de izlemiyorum zaten. arada aklıma geldikçe bir bölüm izliyorum.