şükela:  tümü | bugün
  • sus da adam sansınlar'ın latincesidir.

    "if you'd kept your mouth shut, we might have thought you were clever" şeklinde de ingilizcesini duymuştum ne zaman hatırlamıyorum ama napiim, söylemiş bulundum, alea iacta est bi kere...
  • lat. "sessiz kalmış olsaydın, bir filozof olarak kalabilirdin."

    fısıldayışını duymamış gibi yaparak, "zavallılar..." diyorum bazen içimden, ara sıra seslice. "bize ne?" diye cevaplıyor; soruyor aslında. o beni filozof olarak bırakmayı düşlüyor bu dünyaya. susmak böylesine olanaksız değil. susmanın çeşitli hâlleri var; sevişmek var örneğin. çok eskiden otel olarak kullanılan bu binanın bodrum katındaki, geniş, maun vitrinin üzerinde devam ediyoruz ve sırtım kanıyor. hemen yanımızda kalan ve havalandırma işlevini çoktan kaybetmiş olan boyalı camdan seçebildiğim kadarını seçiyor ve "zavallılar..." diye mırıldanıyorum; "... parmaklarını saplıyorlar birbirlerine! şu cam biraz daha aşağıya yapılmış olsa ne olurdu sanki!?" kanlı tırnaklarını saçlarımın arasına sokarak, beni kendi kanımla vaftiz ediyor ve "bir toprak solucanının toprağa saplandığına şahit olurdun." diye cevaplıyor. beynimin yolaklarında kayıp düşmemek adına, karlı bir havada bir yokuştan iniyormuşçasına tutunarak sorduğum; garantici, bilince bulanmış sorularım. ardından dudaklarını ve dilini, tenimin günden güne zayıflayan hafızasına saplıyor. alıyorum cevabımı, fakat tatmin etmiyor. sadece konuşurken gelen o tatmini, kovulmuş bir meleğe benzetiyorum. gözlerim, kirpiklerinin arasından kurtulabildiği kadarıyla camdan dışarı kayıyor...

    sonra, insanlar. parmaklarını saplıyorlar birbirlerine; olanca kan gökyüzüne fışkırıyor. güneş kanla sıvanır. dışarıda bir nevi şenlik var; sevgiymiş adı. sevgi şenliği. daha çok, sevgiyi ifade etme şenliği olmalı bu. meydana toplanan bu insanları birbirlerinden ayıran sınırlar, esasında bir özdeşliğin yaşamsal çizgileri. o denli özdeşler ki, takvimsiz günlerde bile bulamayacaklar birbirlerini. "toprak kanamaz." diye fısıldıyorum şehvetimi, yarattığım güçlü sarsıntıyla üste çıkarak. "toprağın kanını görmediğini mi söylüyorsun? hiç gökyüzünü kanattın mı daha önce?" dudaklarını şu anda dudaklarımdan ayırmayı, eski bir hahamın, ibranice’yi içten, sessizce okumayı ölü bir eylem olduğu gerekçesiyle lanetlemesi gibi lanetleyen bu şey, şimdi geriye çekilmiş ve dışarıda olanları andıran bir açlıkla ve hatta hızla bir şeyler sölüyor. daha da beteri, açlığını en yakınındakine bulaştırıyor! ben olmasam şu maun dile gelecek:

    "hayır, gökyüzünü suçlayan, onlar; dışarıdakiler!
    biz tanrılar yer altına çekildikten bu yana, bizi göklerde arıyor olmalılar.
    tanrılar, insanların arasından seçiyorlar kendilerini ve ayrılıyorlar; kayboluyorlar.
    onlar kaybolurken onları en yakından takip edenler de bir süre sonra helak olmayı göze alan, umutsuzlar..."

    bir tirat işine gelmemiş olacak ki, "buraya gel, hayal edilmeyi bekleyen!" diye duvara yapıştırıyor beni. sırtımdaki deliğin bir acıyı yarattığını duyumsuyorum; aslında acı, sırtımda bir delik yaratıyor. dışarıda delikler görüyorum hâlâ; nefesim onun ciğerlerinde. iğrenemiyorum. sigara içmiyor olmalı. hızlanan nefesine eşlik eden kaburgalarının hareketleri, kasıklarındaki titreme tarafından bastırılmaya başlayınca, bir korku hâsıl oluyor yakınlarda. hemen, şimdi kapılar açılacak, duvarlar devrilecek, bütün bir bina, temelsizce ayakta kalacak; sadece bu kat çırılçıplak! "ilaçlarla dakikalara tutunan insanlar biliyorum..." bu sefer sözü ortasından ikiye bölme sırası bende: "bize ne?" bir milimetre altımda, özgür kalmak üzere, kokuşan bir kahkaha çırpınıyor. o, başlayan tiradımı tam ortasından bölmemişti elbette; böldüğü nokta, bir kurşun kalemin ucundaki tek bir karbon atomu bile olamazdı. işte, gözyaşlarım akmaya başladı yine." nerede anlatacağım bu kadar şeyi? kimin vaiziyim ben!?"

    şefkate ihtiyacım yok; şefkatin ne olduğunu bile bilmiyorum ve bilmediğimizi arzulayamayız. "gel buraya, maun reçinesi!" beni kendisine doğru çekişi o denli rüzgârca ki, dilin tozuna bulanmış zihinlerimizin üzerine esip, boyalı camlara yenilen güneş'e beklenmeyen bir zaferi hediye ediyor şimdi.

    "ağaçlar da böyle kanar işte, maun reçinesi. senin adın maun reçinesi olsun. bizler konuşarak lanetliyor; konuşarak lanetleniyoruz. iyinin ve kötünün ötesinde, kendi kendine aranan bir bıyık ya da insanlar için başka bir hayatın mümkün olabileceğine teorik bir şekilde inanabilmiş bir sakal; hepsinin aradığı şey, bu lanetten arınmaktı. gözyaşların bir reçineye benzemiyor; alabildiğine gürültülü boşalıyor pınarından. bir nehrin gürültüsüne neden muhtaçtır insan? sorumu duymazdan gel, maun reçinesi. gözyaşlarınla yıka beni."

    bu çağa kadar bulabildiğim bütün kutsal kitapları okudum. "bir insanın hayatında ihtiyaç duyabileceği bütün metinler, kutsal kitaplardadır. fazlası, dikkatleri insan zihnine çekerek sayısız yanılsamaya yol açacaktır." nehrimde yıkanan teni boyunca süzüyorum onu şimdi; hükmediyor satırlarıma. zihnime konan tozlar gibiydi okuduğum her şey. bir zihnimin olduğuna, ancak üzerine konan tozlar sayesinde ikna olabilecektim belki de. gözyaşlarımın durduğuna ikna olduğumda, günahlarını tenime çıkarmış bir maun ağacı buldum yanımda. daphne’yi andım sessizce —alabildiğine sessizce.