şükela:  tümü | bugün
1086 entry daha
  • “gücün seviyesinin en güvenilir ölçüsü, aşmayı başarabildiği dirençtir. bu ne denle sigmund freud’un yıkmayı ve yeniden inşa etmeyi temel alan görüşü ancak insani dürtü dünyasında savaş öncesi dönemde yaygın olan bakış açılarının -ya da daha ziyade bakış açısı olarak değerlendirilemeyecek şeylerin- psikolojik yönleriyle kıyaslanırsa bütünüyle algılanabilir. bugün -yirmi yıl öncesine kadar sapkınlık ve dini değerlere hakaret olarak değerlendirilen- freud’cu görüşler, artık zamanın ve dilin kanına karışmış durumdadır. freud’un yarattığı bütün o formlar özümüze öyle yakın ki onları düşüncelerimizden ayrı tutmak, fikirlerimize uydurmaktan çok daha büyük bir çaba istiyor. içinde bulunduğumuz yüzyılda, geçtiğimiz asrın insanlarının, ruhsal dürtülerin uzun vadede açığa çıkarılmasına niçin bu denli karşı çıkıldığını anlayamadığımızdan; o dönemde yaşamış neslin psikolojik meseleleri algılayış biçimini yeniden değerlendirmek ve savaş öncesi dönemin artık saçma bulunan o mumyalanmış algısını, saklı bulunduğu tabuttan çıkarmak gerekir.

    bu ahlak anlayışının -gençlerinize çokça acı çektirdiğinden sonsuz bir nefretle anılan o anlayışın- küçümsenmesi, doğrudan ahlak kavramına ve gerekliliğine karşı alınmış bir tavır değildir. ister dine ister milliyete bağlı olsun, her toplum rüştünü ispat etmek istediğinden bireyin saldırgan, cinsel ve anarşist eğilimlerini bastırma, bu eğilimlerin önünü kesme ve ahlâk yada düzen olarak adlandırılan engellerin ardına saklama gereği duyar. elbette bu toplumların her biri de kendine özgü normlar yaratır: ilkel ve göçebe topluluklardan elektriğin icat edildiği yüzyılda var olanlara kadar her toplum, ilkel içgüdüleri bastırmak adına farklı yöntemler bulmak için uğraşmıştır. katı uygarlıklar ise acımadan şiddet uygulamayı seçmiştir: lakedomonların, ilk yahudi uygarlıkların, kalvinistlerin ya da püritenlerin hüküm sürdüğü dönemlerde, insan eti kızgın demirlerle dağlanarak insanlık, bu çılgın haz alma arzusundan arındırılmaya çalışılmıştır. ancak emirleri ve yasakları korkunç da olsa, bütün bu gaddar dönemler daima tek bir fikrin mantığına hizmet etmişlerdir. bu nedenle her bir fikir ve inanç adına uygulanan şiddet, belli bir noktaya kadar kutsal addedilir. sparta uygarlığı, insani sınırları zorlayacak bir disiplini dayattığında tek amaç, insanın terbiye edilmesi ile savaşçı ve eril bir soyun yetiştirilmesiydi: dizginlenmemiş cinsellik, toplum ve devletin ülküsü idealinde devlet gücünün gasp edilmesi anlamına gelirdi.

    diğer yandan, hristiyanlık da insanoğlunun yoldan çıkmaya meyilli yaradılışının maneviyatını ve ruhunu kurtarmak adına onun bedensel ihtiyaçlarıyla daima savaşmıştır. en bilge psikolog olan ve ilkel insanın kanında var olan ihtirası bilen kilise, zor kullanarak bu ihtirasın karşısına ülkü olarak kendi ruh tutkusunu koymuştur. ruhu tekrar o yüce yuvasına yeniden döndürmek için, o başına buyruk kibri odun ateşlerinde yakmış ve zindanlara hapsetmiştir -bu fikir şiddet dolu olsa da en nihayetinde bir mantık ihtiva ediyor. bu noktada da başka alanlarda olduğu gibi katı bir dünya görüşünün bedeninde dallanıp budaklanan ahlâki yasalar uygulanıyor. burada ahlaklı olmak, duyuların çok üzerinde bir fikrin duyusal biçimi olarak beliriyor karşımızda.

    bu durumda ancak sözde muhafazakâr sayılabilecek on dokuzuncu yüzyıl toplumu, kimin adına, hangi fikre hizmet ederek böylesi baskıcı bir ahlâk anlayışı talep ediyordu? kendisi zevk içinde yüzüp aşırı maddiyatçı davranarak ticari kaygılar besler ve üzerine eski dindar yüzyıllardaki büyük inancın gölgesi bile düşmemişken; kendi toplumunu yasaklarla bütün bu haklardan mahrum bırakmaya kalkması mümkün değildir. hoşgörü bayrağını kültürün ve medeniyetin doruk noktasına bir kez dikenin, artık bireyin ahlâk anlayışına hükmetmeye hakkı yoktur. bunun yanında çağdaş devlet gerçekten de zamanında kilisenin yaptıklarını yapıp tebaasının ruhani manada ahlâk sahibi olması konusunda herhangi bir çaba sarf etmiyor. kabul gören toplumsal yasalar, yalnızca yüzeysel bir geleneğin sürdürülmesini talep ediyor. yani gerçek bir ahlâki düzen ya da ahlâklı olma zorunluluğu aranmıyor; bunun yerine bireyin sadece kamuya açık alanlarda ahlâklıymış gibi davranması bekleniyor. bireyin ahlâk seviyesiyse bütünüyle kendi tasarrufuna bırakılıyor. bu noktada da yalnızca ahlâken uygun davranmadığı takdirde bunu kimseye fark ettirmemesi bekleniyor. akla gelebilecek her şey yapılabilir, ancak ortalıkta konuşulmaması yahut gösterilmemesi gerekir. daha açık dile getirmek gerekirse, on dokuzuncu yüzyılın ahlâk anlayışı aslında gerçek sorunları irdelemekten acizdir. aksine sorunlardan bütünüyle kaçmış ve hatta sorunları göz ardı edebilmek adına tüm gücünü kullanmıştır. uygarlık ahlâkı, üç ya da dört nesil boyunca karşılaştığı tüm ahlâki ve cinsel sorunları, bir meselenin üstü örtülürse meselenin kendisinin de ortadan kalkacağına yönelik ahmakça bir algıyla ele almış ya da daha doğrusu bütün bu sorunlardan bu şekilde kaçınmıştır. şu nüktedan cümle, gerçek durumu olabilecek en vurucu biçimde anlatıyor: ahlâki yönden on dokuzuncu yüzyılda kant değil “cant”* hüküm sürmüştür.

    peki, nasıl oldu da bu kadar sağduyulu ve akıl dolu bir çağda toplum, böylesine inanılmaz ve savunulacak yanı olmayan bir psikoloji içinde kendini kaybetti? büyük buluşlara ve teknik alanda ses getiren başarılara vesile olan bu yüzyıl, ahlâki saygınlığın böylesi aleni hilelerle alaşağı edilmesine nasıl izin verebildi? bu sorunun çok yalın bir yanıtı vardır: aklıyla böbürlenmekte olduğu, kültürüyle gurur duyup uygarlığını aşırıya kaçan bir iyimserlikle savunduğu için. on dokuzuncu yüzyılda, bilimde elde ettiği beklenmedik ilerlemeler neticesinde bir tür akıl sarhoşluğu hâkim olmaya başlamıştır. her olgu, birer köleymişçesine akıl emperyalizminin boyunduruğu altına alınmaktaydı sanki. dünya her gün, her saat zihni yücelten bilimsel alanlarda yeni başarılar kazandığını beyan ediyordu. yerkürenin zaman ve mekân algısının boyunduruk altına aldığı alanlar artıyor; yükseklikler ve derinlikler, gizemlerini donanımlı insan bakışının planlı merakının önüne seriyor ve dört bir yanda, anarşi düzene, kaos da analitik zihin iradesine baskın çıkıyordu. bu noktaya kadar gelinmişken dünyevi aklın, kanındaki anarşist içgüdülerin efendisi olmayı, içgüdünün başıboş kalan fedailerini kolayce defetmeyi başaramayacak mıydı? bu amaca ulaşmak için uygulanması gereken ana esaslar sözüm ona zaten çoktan yerine getirilmişti. çağdaş ve “aydın” insanın ara sora kanında alevlenen şey ise uzaklaşan bir fırtınanın silikleşip güçsüzleşmiş yıldırımlarından başka bir şey değildi aslında, gittikçe daha da baskılanan o eski hayvani vahşiliğin son çırpınışlarından ibaretti hepsi. şayet sabredilirse, birkaç yıl ya da birkaç on yıl sonra, varlığını, yamyamlıktan hümanizme ve sosyal duyarlılığa kadar enfes biçimde yükseltmiş olan insanlık, bu son silik kalıntıları da etiğin o harlı ateşinde eriterek arıtacak ve yok edecektir. bu sebepledir ki varlıklarından bahsetmeye de aslında gerek yoktur. insanları dikkati cinselliğe çekilmediği sürece, meseleyi nasıl olsa unutacaklardır. ahlâkın demir parmakları arkasına hapsedilmiş olan o kocamış canavarı konuşmalarınızla tahrik etmediğiniz, sorularla beslemediğiniz sürece, uysal uysal duracaktır kafesinde. yapılması gereken tek şey utanç verici herhangi bir olguyla karşılaşıldığında derhâl gözleri kaçırmak ve görmezlikten gelmektir. on dokuzuncu yüzyılın ahlâkla ilgili tek yasası budur.

    devlet, dürüstlüğe karşı verilecek bu amansız seferberlik için kendisine bağlı olan tüm birlikleri düzenli olarak silahlandırıyor. her alanda, gerek sanat ve bilim alanlarında, gerek gelenek konuları ve aile meclislerinde, gerek kilise, okul ve üniversitelerde aynı savaş talimatı verilir: her türlü fikir alışverişinden kaçınmak, muhalife karşı çıkmak yerine geniş bir kavis çizerek ondan uzaklaşmak ve asla gerçek tartışmaların içine girmemek. asla deliller öne sürerek mücadele etmemek, sadece sessiz kalmak, boykot etmek ve en önemlisi görmezden gelmek. elbette medeniyetin beyni sayılan otoriteler ve onların uşakları bu taktiği kusursuzca uygulayarak sorunları ele almak yerine, riyakârlıklarıyla onlardan ustalıkla kaçmışlardır. cinsellik sorunu bir yüzyıl boyunca avrupa’da karantina altına alınmıştır. ne reddedilmiş ne de onaylanmış; ne tartışmalara konu edilmiş ne de çözülmüştür, aksine mutlak bir sessizlik içinde hasıraltı edilmiştir. öğretmen, eğitimci, papaz, sansür memuru ve dadı kılığındaki bekçilerden oluşan devasa bir ordu, gençlerin muzır zihnini ve bedensel hazlara duyduğu arzuyu dizginlemek adına gençliğin karşısına dikilir. gencecik bedenlere hafif bir rüzgar dahi özgürce değmemeli, iffetli ruhlarına açık saçık ve cinsellik konusunda eğitici konuşmalar asla ulaşmamalıdır. nitekim geçmişte, sağlıklı olan tüm halklarda ve her normal devirde, cinsel erginliğe ulaşan her erkek çocuk kutlamalar eşliğinde yetişkinliğe adım atıyor ve yunan, roma ve yahudi medeniyetlerde ve hatta medeniyetin uğramadığı diğer çağlarda dahi on üç, on dört yaşındaki bir erkek çocuk samimiyetle bilgelerin arasına alınarak erkeklerin arasına erkek, savaşçıların arasına da savaşçı olarak kabul edilirken, bu yüzyılda doğan bir çocuk, sözde tanrı tarafından dayatılan bir eğitim anlayışınca yapay ve doğasına aykırı biçimde tüm bu samimi ve doğal gelişimlerden mahrum bırakılmıştır. kimse onun yanında ne özgürce konuşur ne de onun konşmasına izin verir. cinsel erginliğe ulaşmış çocuk ise bu olguyu, hemcinsleriyle fısıldaşarak konuştuklarından ve fuhuşun kol gezdiği sokaklarından öğrenmek zorunda kalmıştır. herkes doğallığın en doğalı olan bu ilmi bir diğerine ancak fısıldaşarak aktarmaya cesaret edebildiğinden, yeni yetişen her birey, farkında olmadan bu medeniyet riyakârlığının yeni müridi olarak aynı mantığa hizmet eder.

    bütün bir yüzyıl boyunca herkesin inatla fikrini gizlemesi ve ifade etmekten kaçınmasıyla varılan sonuç, entelektüel bakımdan üstün olan bir medeniyette yaşanan psikolojik açıdan emsalsiz bir çöküştür. peki, açıklık ve dürüstlüğün olmadığı bir ortamda sağlam bir ruhsal idrakin gelişmesi beklenenilir mi? bireyleri bilgilendirebilmek için görevlendirilmiş olanlar; medeniyetin riyakârlarını ve cehaletini körükleyenlere dönüşmüşse aydınlık ve açık görüşler nasıl yayılabilir? oysa cehalet her daim katılığa, şiddete önayak olmuştur. elbette, cehaleti yüzünden merhameti de unutan bir eğitimci güruhu göreve atanıyor ve bitmek bilmeyen emirlerle “ahlaklı davranmalarını” ve “nefislerine hakim olmalarını” telkin ederek çocukların ruhlarında onanması mümkün olmayan yaralar açıyorlar. kadınlar hakkında en ufak bir şey bilmeden buluğ çağının yarattığı baskıya maruz kalan ergen erkekler, bedenlerine hakim olan gerilimi boşaltmanın yollarını yine kadında aradığında, bu akıl hocası sıfatlı “aydın” kimseler, buluğ çağındaki erkek çocuklarının ruhlarında ciddi izler bırakacak telkinlerde bulunur ve onlara, yaptıklarının dehşet verici ve sağlıklarını bozacak “aşağılık” eylemler olduğu konusunda “bilgece” uyarırlar. zavallı çocuklar zorla aşağılık duyğusunun ve sözüm ona ilahi suçluluk hissinin kucağına atılırlar. o zamanlar yavan bir tabirle “deneyimli pedagog” olarak adlandırılmayı sevdiğimiz bu türden profesörler, her türden cinsel hastalığın kesinkes “tedavi edilebilir olmadığını” beyan ettikleri -bunu ben de yaşadım- bildiriler dağıtırlardı. o dönemin ahlâk budalaları, bu tür topçu ateşleriyle insanların sinir sistemlerini acımasız bir bombardımana tabi tutuyordu. demirden nallar çakılmış cehalet çizmeleriyle pedagoji etiği, çocukların dünyasının üzerinde adeta tepinir. bu korkuyla baskılama yöntemiyle, daha özgüveni oluşmamış ruhlarda her an bir patlama yaşanmasına şaşırmamak gerekir. yüzlerce çocuğun, bu zorbalığa varan baskılar altında ruh dengelerinin bozulmasına ve ergenlik dönemlerine dayanan korkularını bastırsalar da içlerinden ömür boyu atamadıkları için art arda nevrasteni hastalarının yaratılmasına katkı sağlamalarına şaşırmamak gerekir. riyakâr bir ahlâk anlayışıyla adeta kötürüm bırakılan binlerce çocuk çaresizce hekim hekim dolaştırıldı. ancak elbette o dönemin hekimleri bu tür hastalıkların köküne nasıl ineceklerini bilmediklerinden, bu asrın freud öncesi ruh bilimi, aldıkları terbiye gereği gizli kalması gerektiğine inandıkları bu alanlara girmeyi cesaret edemez ve nörologlar da bu tür bıçak sırtı vakalar karşısında çaresiz kalırlardı. bu sebeple hastalarını henüz klinik vaka sayılmayacak veya akıl hastası olmamış ancak ruhsal çöküntü yaşayan insanları, hidroterapi merkezlerine gönderirlerdi. ardından hepsine brom yüklemesi yapılır ve ciltlerine de elektrik akımı verilirdi; ancak kimse rahatsızlıklarınının gerçek sebeplerini irdelemeye cesaret edemezdi.

    bu anlayışsızlık, anormal bir ruhsal durum içerisindeki insanların içindeki öfkeyi körüklüyordu. bilim tarafından etik açıdan değersiz, genetik olarak kusurlu damgası yiyen ve devletin yasalarınca da suçlu olarak yaftalanan bu zavallılar, arkalarında şantajcılar, önlerinde hapishane; ölümcül sırlarını tüm yaşamları boyunca görünmez bir boyunduruk misali yanlarında taşırlardı. kimseye danışamıyor, kimseden yardım alamıyorlardı. keza freud’dan önceki devirde, homoseksüel bir birey bir hekime başvuraa, saygıdeğer tabip öfkeyle kaşlarını çatar ve hastaya, böylesi bir “ahlâksızlık” için kendisini rahatsız etmeye nasıl cüret ettiğini sorar, “bu tür özel sırların yeri muayenehane değildir.” derdi. peki, bu insanların yeri neresi? duygusal hayatında sarsıntılar yaşayan ya da yolundan şaşmış bir insan nereye gitmelidir? sayıları milyonları bulan bunca insanın birilerine danışabilmeleri ve özgürleşebilmeleri için hangi kapı açılmalı? üniversiteler onlardan kaçınıyor, hakimler yasaların ardına sığınıyor, filozoflarsa -cesur olan schophenhauer dışında- tüm atik medeniyetlerde şehvetten kaçınmanın onlar için oldukça normal bir durum olduğunu düşündükleri için bu durumu kendi kozmoslarında tamamen görmezden geliyorlar. kamuoyu durumu ısrarla yok sayıyor ve bunun gibi utanç verici saydığı her şeyi üzerinde asla tartışılamayacak meseleler olarak ilan ediyor. bu gibi konularda tek bir sözcük bile gazetelerde olmamalı; bu meseleler literatüre girmemeli ve bilim çevrelerinde tartışılmamalıdır. polisin konudan haberdar olması yeterlidir. bu gizlilik riyakârlığı içindeki binlerce insanın dahice bir çözümle yaratılmış olan, etrafı plastikle sarılı hücrelerde kendini oradan oraya vurduğu, yüksek ahlâk anlayışına sahip ve hoşgörülü bu yüzyıl durumun pekâlâ farkındadır, ancak meseleye duyarsız kalır. o yüzyılın insanları için önemli olan, o çığlıkların dışarıya taşmaması ve medeniyetin gelmiş geçmiş en ahlâklı geçinen dünyasının ayakta kalmasıdır. çünkü o devrin ahlâki görüşü insanın varlığından daha değerlidir.

    “ahlâki” suskunluğun bu yüreksiz komplosu, tüm dehşet vericiliğiyle, tam bir yüzyıl boyunca avrupa’yı parmağında oynatır. fakat bu sessizliği aniden bir ses bozar. bir gün genç bir hekim, herhangi bir devrim yapma amacı gütmeksizin meslektaşları arasından ayağa kalkar ve histerinin doğası hakkında yaptığı gözlemlere dayanarak içgüdü dünyasında yaşanan bozuklukları, engellemeler ve bunların nasıl giderilebileceği hakkında yorumlarda bulunur. coşkulu jestler yapmaz; hiç heyecana kapılmadan ahlâk anlayışının artık yeni bir temele oturtulmasının ve cinsellik sorununun özgürce tartışmaya açılmasının vaktinin geldiğinden bahseder -ve hayır, bu genç ve oldukça net bir tavrı olan hekim, bulunduğ akademik çevrenin medeniyet vaizi rolünü de oynamaz. sadece paikozlar ve nedenleri hakkında tanısal bir sunum yapar. ancak nevrozların çoğunun, hatta belki de tamamının, cinsel arzuların bastırılmasından kaynaklandığını tarafsızca ve utanıp sıkılmadan tespit ettiğini açıkladığında yüzleri kül gibi solan meslektaşları dehşete düşer. ancak bu dehşetin kaynağı freud’un sunduğu nedenlerin yanlış olduğunu düşünmeleri değildir -tam aksine, çoğu, bunları zaten sezmiş veya tecrübe etmiştir. nitekim pek çok meslektaşı insan bedeni için cinselliğin ne kadar önemli olduğunun bizzat farkına varmıştır. yine de içinde bulundukları yüzyıla hükmeden duyguya bağlılıklarından, o dönemin medeniyet ahlâkının birer esiri olmuştur hepsi. bu sebepledir ki su gibi berrak, apaçık olan bu gerçeğin böylesine dosdoğru ifade edilmesini incitici bulurlar ve hekimin bir parmağıyla yaptığı tanrısal bir jesti bile adeta terbiyesizlik olarak addederler. hekimler mahçup bir tavırla birbirlerine bakarlar; bu genç doçent, özellikle son derece saygın bir kurum olan “hekimler cemiyeti”ndeki bir açık oturumda bu tür hassas konuların konuşulmayacağına dair yazılı olmayan anlaşmadan habersiz midir? cinsellik konusu, böyle oturumlarda meslektaşların birbirlerine göz kırpmalarıyla değerlendirilir, hatta iskambil masalarında müstehcen şakalar da yapılır -nitekim bu çaylağın söz konusungeleneği biliyor ve ona uygun davranıyor olması gerekirdi. bu tür tezler böylesine medeni bir çağ olan on dokuzuncu yüzyılda, bir akademik forumuma taşınamazdımki. freud’un bu ilk atılımı -bu sahne gerçekten yaşanmıştır- fakültedeki meslektaşları arasında, adeta kiliseye terör saldırısı düzenlemişçesine bir etki yaratır. hatta iyi niyetli meslektaşları freud’a nasihatlerde bulunur ve akademik kariyerinin geleceği için bu tür utanç verici ve müstehcen araştırmaları bırakmasını önerirler. bu tip tezlerle bir sonuca varılamayacağına; varılsa bile, bu tezlerin kamuya açık tartışmalarda dile getirilemeyeceğini iddia ederler.

    oysa freud’un asıl önemsediği şey insanların ne düşündüğü değil dürüstlüktür. o, bir iz bulmuş ve peşinden gitmeyi tercih etmiştir. çevresinin bu durumdan bu kadar ürkmesi, farkında olmadan sağlıksız bir noktası yakaladığını ve daha ilk hamlesinde sorunun ana damarına oldukça yaklaşmış olduğunu düşündürür freud’a. bunun üzerine meseleyi daha sıkı kavrar. ne eski kafalı, sözüm ona ahlâklı ancak iyi niyetli meslektaşlarının tavsiye niteliğindeki uyarıları ne de iffet konusuna böylesine meydan okurcasına el atılmasına alışık olmayan ahlâk anlayışının feryadı gözünü korkutur. dehâsınınyaratan o saraılmaz soğukkanlılığı, insancıl cesareti ve sezgisel gücüyle bu hassas noktaya keskin bir kararlılıkla basmaya devam eder ve bu suskunluk çıbanının patlamasını, yaranın ortaya çıkmasını, nihayetinde tedaviyegeçilmesini sağlamak adına var gücüyle çalışır. tek başına kalan bir hekim olarak bilinmeze doğru yaptığı ilk hamlesinde bu karanlığın içinde nelerle karşılaşacağını bilmez, ancak bir derinlik hisseder. derinlik ise yaratıcı zihnini bir mıknatıs misali kendine çeker.

    her ne kadar önemsiz bir detay vesilesiyle gerçekleşmiş olsa da freud’un kendi nesliyle bu ilk karşı karşıya gelişinin anında bir çatışmaya dönüşmesi bir tesadüf değil sonrasında olacaklara dair bir işaretidir. zira yalnızca bir teoriyle bile bu kadar incinebilen namus anlayışı, aslında alışılagelmiş bir ahlaktan ileri gelmiyor: hayır, burada ömrünün son demlerinde olan bu görmezden gelme usulü, tehdit altında olduğuna dair huzursuz bir öngörüyle, karşısında duran hakiki muhalifin kokusunu hemen alır. freud’un onun etki alanına giriş yöntemi değil sırf konuya değinmiş ve hatta buna cesaret etmiş olması, bir tür ölün kalım mücadelesi ilan ettiği anlamına geliyor. zira ilk andan beri asıl mesele, iyileştirme çabası değil kökten bir değişimdir. esas önemli olan, bilimsel tezler değil esaslar; ayrıntılar değil bütündür. dikey eksende birbirinden öylesine farklı iki yöntem, öyle zıt iki düşünce biçimi karşı karşıya geliyor ki aralarında ne bir tür uzlaşma mevcuttur ne de uyuşma durumu söz konusu olabilir. beynin duygu dünyası üzerindeki üstün gücüne dayanan bir ideolojiye gömülmüş olan freud öncesi psikoloji; bireyden, aydın ve medeni insandan dürtülerini aklıyla bastırmasını talep eder. freud ise bu talebe sert ve net bir karşılık veriyor: dürtüleri bastırmak mümkün olmadığı gibi bastırılmaya çalışıldığında dürtülerin tamamen yok olacaklarını varsaymak da tamamen yüzeysel bir yaklaşımdır. freud, dürtülerin olsa olsa bilinçten bilinç dışına itilebileceğini söylüyor. ancak öyle bir durumda da o gizli ruhsal alanda tehlikeli biçimlerde yığılıp birbirlerine geçer ve nihayetinde birikerek sinire, huzursuzluğa, bitkinliğe ve hastalıklara neden olurlar. freud, ahlâki tabuların suçlu ilan ettiği “libido” itkilerinin insanın içinde yon edilemez bir parça oluşturduğunu, bu parçanın da her bir embriyoyla yeniden doğduğunu ve en fazla bilinçüstüne çıkartılarak zararsız bir eyleme çevrilebileceklerini, hiçbir hayalin peşine düşmeksizin, vesveselere kapılmadan, büyüklük taslamaya gerek duymayarak radikal bir biçimde belirliyor. dolayısıyla da eski toplumsal etik asıl tehlikeli olanın bu itkileri bilinçüstüne çıkarma olduğunu iddia ederken, freud, bu eylemi iyileştirici bir unsur olarak görüyor. üstüne bir de diğer hekimlerin “iyileştirici” dediği yöntemin de tehlikeli olduğunu ispatlıyor. eski yöntemde itkileri baskılama amacı güdülürken freud onları tamamen ortaya çıkarmayı öneriyor. görmezden gelmek yerine teşhis edilmesini, onlardan kaçmak yerine içlerine girmeyi, gözardı etmek yerine derinlemesine irdelemeyi ve maskelemek yerine tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılmasını tavsiye ediyor. ancak dürtülerin ne olduğunun ayırdına varabilen bir birey onları dizginleyebilir. karanlık varlıkları ancak onları derinliklerden gün ışığına çekip doğrudan gözlerinin içine bakabilen bir ruh zapt edebilir. tıbbın, estetik veya filolojiyle ne kadar bağlantısı varsa ahlâkla ve utançla da o kadar bağlantısı olabilir. tıp biliminin birincil görevi, insanın en mahrem sırrını hasıraltı etmek değil aksine üzerinde konuşulmasını sağlamaktır. freud bu noktada, içinde yaşadığı yüzyılın görmezden gelme eğilimine hiçbir şekilde aldırış etmeden cinsellikle ilgili bastırılmış meseleleri gün ışığına çıkarıyor ve insanı, bilinçaltındakini bizzat fark edip kabullenmeye zorluyor. böylece bastırılan esas sorunu, riyakâr yaklaşımlardan kurtarıp bilime yönlendiriyor ve binlerce insanın yanında ahlâk hastalığına kapılmış bir devrin de tedavisine başlamış oluyor.

    freud’un bu yeni yöntemi yalnızca insan ruhuna bakış açısını değiştirmekle kalmamış aynı zamanda medeniyetin tüm meselelerini ve gen bilimini de farklı bir bakışla ele almaya olanak sağlamıştır. bu nedenle şayet bir kimse freud’un insanlığa bu armağanını 1890 yılının algısıyla yalnızca tıp alanına bir hizmet olarak değerlendirme gafletine düşecek olursa yalnızca yüzeysel düşünmekle kalmaz, aynı zamanda bu büyük hizmetin değerini de düşürür. zira bunu yaptığında, farkında olsun veya olmasın, bu tezin ortaya çıkış noktasıyla hedefini birbirine karıştırmış olur. freud, görünürde ruh biliminin bir nevi çin seddi sayılan anlayışını tıp bilimi açısından yıkıp geçmiş olsa da, bu, tarihi açıdan doğru olmakla birlikte insanlığa esas faydası düşünüldüğünde devede kulak gibi kalır. zira yaratıcı bir insanın başarısını belirleyen şey çıkış noktasından ziyade vardığı nokta ve katettiği mesafedir. pascal’ın matematikten ve nietzsche’nin antik filolojiden yola çıktığı gibi freud’un da çıkış noktası tıp bilimidir. yola çıktığı alan, savunduğu teze elbette belirli bir renk katmıştır, ancak ne tezinin sınırlarını belirleyebilir ne de onu sınırlandırabilir. aslında tam da günümüzde, freud’un yetmiş beş yaşında olduğu şu soralarda şu iyice bilinmelidir ki onun tezi ve taşıdığı önem, psikanaliz sayesinde sayısız nevrozlu hastanın az çok şifa bulmasını sağlamış bir hizmet olarak, kendi bireysel teorik inanç esaslarına dayanan makaleleri ve hipotezleri gibi çoktan önemsizleşmiş unsurlar üzerine kurulmuş değildir. sınıflara ayrılmış inanç esaslarına göre, libidonun cinsel açıdan “lanetli” olup olmadığı, hadım edilme korkusu ve narsist tutumlar gibi sayısız meseleden hangilerinin kutsallaştırılıp kutsallaştırılmayacağı bugün artık yalnızca işsiz doçentlerin ilahiyat tartışmaları olarak görülüyor. bütün bunların böyle önemsizleşmesini sağlayan şey freud’un ruhsal dinamikleri keşfetmesi ve yeni sorgulama tekniğiyle dünyamıza kazandırmış olduğu uzun ömürlü ve kökü, insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanan fikri ortaya atmasıdır. bu noktada tek bir insan, yaratıcı bir bakış açısıyla insanın iç dünyasının alanını yeniden biçimlendirmiştir. burada gerçek bir devrimin; “sadistliğe varan bir dürüstlükle” tüm ruhsal sorunlara bakış konusunda bir devrim söz konusu olduğunu ve yine freud’un teorisindeki bu tehlikeyi(yani kendileri için tehlikeli olan noktayı) ilk sezenler yine artık soyuntükenmekmüzeremolan o neslin temsilcileri olmuştur. tüm o toplumu yanılsamalara sürükleyenler, iyimser görünenler, idealistler, iffetin ve güzel ahlâkın savunucuları dehşet içinde şunu fark ediyorlar: bu noktada karşılarında tüm uyarıları görmezden gelen, hiçbir tabudan korkmayan ve hiçbir mualefetin yıldıramadığı bir adam vardır. bu adam için gerçekten “kutsal” diye bir şey yoktur. hristiyanlık karşıtı nietzsche’den, bir nevi deccalden hemen sonra, yanılsama karşıtı freud’la birlikte eski ahitleri yerle bir edecek olan o ikinci kişi de gelmiştir onlara göre. bu yanılsama karşıtı adam, dışarıdan normal görünen her şeyi adeta röntgen ışınlarımkadar güçlü ve acımasız bakışlarıyla aydınlatarak geçen freud, libidonun ardındaki cinselliği, masum çocuğun ardında gizlenen ilkel insanı, sözde huzurlu ailelerde baba ile oğul arasında cereyan eden o ezeli ve tehlikeli gerilimleri ve en masum rüyalarda yanan harlı ateşi keşfediyor. kültür, medeniyet, hümanizm, ahlak ve ilerleme gibi en yüce kutsallarınsadece boş hayaller olarak gören bu adam, acaba acımasız sondajlarıyla(daha ilk anda hepsinin içini kemiren huzursuz edici bir sezgidir bu) daha da ileri gidecek midir? imgeleri birer birer yıkan bu beşer, uyanmaz analitik tekniğini önünde sonunda bireysel ruhtan kollektif ruha aktarırsa ne olurdu? ya elindeki balyozla nihayet devlet ahlâkının temellerine ve büyük bir gayretle birbirine kenetlenen aile yapısına vurup da vatan duygusunu, hatta dini duygularımo dehşet dolu aşındırıcı asitleriyle eritirse ne olacaktı? artık sonu yaklaşan savaş öncesi dünyanın sezgileri gerçekten de haklı çıkmıştır: freud’un saraılmaz cesareti, zihinsel korkusuzluğu asla bir yerde durmamıştır. itirazlara ve kıskançlıklara, kopan gürültüye ya da suskunluklara hiç aldırmadan bir zanaatkârıbnplanlı ve sarsılmaz sabrıyla arşimet kaldıracını sonunda evrene karşı devreye sokabilecek güce getirene kadar mükemmelleştirmeye devam eder. freud yetmiş yaşına geldiğinde son bir hamlede bulunarak birey üzerinde tatbik etmiş olduğu yöntemi bu kez tüm insanlığa, hatta tanrı’ya ıygulamayı dener. yanılsamaların ötesinde olan son hiçliğe, son noktadaki nihilr kadar ilerlemeye cesaret etmiştir. ancak inancın, ümitlerin ve düşlerin olmadığı; hatta cennete, insanın varoluşunun anlamına ve misyonuna dair hiçbir şeyin olmadığı o muazzam sınıraızlığa kadar gitmiştir.

    sigmund freud, insanlığın daha da aydınlanmasını sağlamıştır -bir insanın tek başına altından kalkabildiği muazzam bir eylemdir bu. şuna dikkat çekmek isterim; daha mutlu olmaktan değil, daha da aydınlanmaktan bahsediyorum. freud bir neslin dünya görüşünü derinleştirmiştir: güzelleştirmiştir demiyorum, derinleştirmiştir diyorum. öünkü radikal değişimler insanı asla mutlu etmez, yalnızca bir aonuca ulaştırır. keza insanlığın ebediyen var olacak çocuk yüreğini daha da yeni sakinleştirici düşler eşliğinde beşiğinde sallamak bilimin görevlei arasında sayılmıyor zaten. bilimin misyonu, bu çetin dünya üzerinde insanlara başları dik ve dürüstçe ilerlemeyi öğretmektir. sigmund freud bu kaçınılmaz edimde üzerine düşeni emsal teşkil edecek bir dürüstlükle yerine getirmiştir: eseri için de takındığı sert tutum bir erk; ödün bermeyen tavrı ise sarsılmaz bir yasa haline gelmiştir. freud insana onu teselli etme uğruna miskin dünyasına açılan bir kapı sunmamış; dünyevi veya ilahi cennetlere bir kaçış yolu göstermemiştir. aksine, daima insanın özüne uzanan ve en derinlere inan tehlikeli yola yöneltmiştir onu. freud’un anlayışında müsamaha göstermek yoktur: düşünce biçimi de bu açıdan insanların hayatını bir nebze olsun kolaylaştırmamıştır. belirsiz bir alana girmiş olması duyguların puslu perdesini ve toz pembe bulutlarını adeta sert ve yakıcı kuzey rüzgârları gibi dağıtmış ve aydınlık ufukta zihne açılan yeni bir manzara apaçık görünmeye başlamıştır. onun bu başarısı sayesinde bir nesil yeni bir çağa daha farklı gözlerle, daha özgürce, daha bilinçli ve daha dürüst bir yaklaşımla bakıyor. ferud, bir yüzyıl boyunca avrupa ahlâkını baskı altında tutan riyanın tehlikeli psikozunu kesin olarak yumuşatmıştır. bizler de yapmacık bir utanç duygusu olmadan kendi yaşamımızı gözlemlemeyi öğrenmiş olduk; “nasmussuzluk” ve “suç” gibi sözcüklerin içimizde yarattığı korkuyu unutmaya çabalıyoruz insanın doğasında var olan içgüdülerin üstün hâkimiyeti konusunda aydınlanmış olan yargıçların nadiren de olsa suçludur hükmü verirken ara sıra temkinli davranmaya başlamalarını; günümüzde öğretmenlerin doğal olanı artık doğallıkla karşılamalarını ve ailelerin de zaten açık olan bir konuya yine açıklıkla yaklaşmalarını; ahlâk algısının daha dürüstçe değerlendiriliyor olmasını, gençlerin birbirlerine daha dostça davranmalarını, kadınların kendi arzu ve cinselliklerini daha özgürce dile getirmelerini, her bir bireyin eşsizliğine saygı göstermeyi öğrenmiş olmamızı ve kendi ruhsal varlığımızın sırrını yaratıcılıkla idrak etmeyi; kısacası daha iyi ve daha ahlâklı bir gelişim için gereken tüm bu esasları ve bu yeni dünyayı; bilimideneyimlemeye cesaret etmiş olan ve bilgisini, kendisini isteksizce ve korkakça svunan bir çağ ahlâkına zorla kabul ettirmek için de o cesaretin üç katını gösteren bu adama borçluyuz ilk olarak. başarıları bazı açılardan belki tartışılabilir, ancak ayrıntıların ne önemi var ki? düşünceler hem onaydan hem de itirazdan beslenir; bir eser, sevgi kadar nefret de doğurabilir. bir fikrin hayata geçirilmiş olması, zaferin işaretidir. günümüzde de onurlandırmaya hazır olduğumuz tek ölçüt yine budur. zira adaletin bu denli bocaladığı çağımızda bu örnekte olduğu gibi hiçbir olay, evrenin gerçekliğini güçlendirmekte başarılı olamamıştır. bazen bir insanın tek başına hakikati açığa çıkarmaya cesaret etmiş olması çağı değiştirmeye yeterli gelebilir.”

    stefan zweig
4 entry daha