şükela:  tümü | bugün
  • yapması yılların deneyimini gerektirir, okuması ortalama on saniye sürer, zevki paha biçilmezdir; fakat aç bırakır. şiir çevir denize at.

    not: ukteyi pass diye biri 5 ay önce vermiş.
  • (bkz: çeviri şiir)
  • şiir yazmaktan daha zor olduğuna inandığım, her dil bilenin kalkıştığı ayrı bir sanat dalı. hiv virüsü kadar öldürücü bir grup mikrobun işi...
  • metne sadakat mi, anlaşılabilirlik mi? elbette şiir çevirisinde ikisini uzlaştırmak en iyisiymiş gibi görünüyor, ya ikisinden birini tercih etmek durumunda kalsanız? 24 saat sürecek mini ankette oyunuzu kullanabilir, yorumunuzu yapabilirsiniz. >

    http://jimithekewl.com/…12/siir-cevirisine-iliskin/
    ya da
    https://twitter.com/…kewl/status/675651900004519937
  • çok zorda kalmadıkça yapılmaması gereken, insanı epeyce zoryalan iş. günlere yayılabilir; yine de orijinalinin verdiği tadın büyük kısmı kaybolur, bir halta benzemez. çok başarılı örnekleri yok mu, ender de olsa var ama ben bunu iyi yapabilen insanlardan değilim.
  • şiir çevirisi yapmak sanıyorum ki şiiri yeniden söylemek gibi bir şey. söylemekten kastımı azıcık açayım, can yücel'in yaptığı sheakespeare'n bahar noktası oyununun çevirisi için, türkçe söyleyen can yücel gibi bir ifade yer alıyordu. şimdi yeniden şiir çevirisi konusuna geri döneyim ve bir iki örnek vereyim.

    louis aragon'un şu meşhur şiirinin ilk bölümünü farklı çeviri örnekleri ile sunacağım.

    ahmet necdet çevirisi ile başlıyorum.

    insan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
    ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
    ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
    ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
    hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
    mutlu aşk yoktur

    orhan suda çevirisine gelelim

    hiçbir şey elinde değildir insanın:
    ne gücü, ne güçsüzlüğü, ne de yüreği.
    açtığını sansa da kollarını, gölgesi bir haçtır onun.
    paramparça olur avucunda sımsıkı tuttuğu mutluluk.
    bir garip, bir acılı boşluktur günleri.
    mutlu aşk yoktur.

    ve şimdi de benim en sevdiğim çeviri olan cemal süreya çevirisi

    aslında hiçbir şey kâr değil insana
    ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
    gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
    ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
    tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
    mutlu aşk yok ki dünyada

    eğer cemal süreya çevirisi karşıma çıkmamış olsaydı bu şiir sanıyorum ki ben de yer eden bir şiir olmayacaktı. bir zülfü livaneli şarkısı nakaratı olarak kalacaktı bu şiirin adı. ancak cemal süreya çevirisi ile şiirin içine giriyorum, hissettiklerim katlanarak artıyor.
  • ünlü bir çeviribilimci var, adı (bkz: andre lefevere). şiir çevirisinde uygulanan yedi stratejiden bahsediyor:
    1) sessel çeviri: anlama ikincil olarak önem veren bu stratejide aslolan kaynak şiirdeki sessel özelliklerin erek metne aktarılması.
    2) sözcüğü sözcüğüne çeviri: kaynak şiirde ne deniyorsa erek metinde de o deniyor, bam bam.
    3) ölçülü çeviri: kaynak şiirdeki ölçünün ereğe aktarılmasıdır aslolan.
    4) şiirin düzyazı olarak çevirisi: sesi, ölçüyü, biçimi bırakıp anlama odaklanır.
    5) uyaklı çeviri: ölçü ve uyağın erek metne aktarılmasıdır öncelikli olan.
    6) serbest koşuk çevirisi: içeriğin biçimin önüne, anlamın ölçü ve uyağın önüne geçtiği çeviri stratejisi.
    7) yorum: anlamın korunduğu, ancak biçimin erek dilde yeni bir şiirsel biçime dönüştürüldüğü yeniden yazım ya da kaynak metnin yalnızca bir esin kaynağı olduğu nazire tarzı öykünmeci şiirler.

    soru: can yücel'in "to be or not to be çevirisi" olan "bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?" şeklindeki çevirisi, andre lefevere'nin bahsettiği şiir çevirisi stratejilerinden hangisine/hangilerine girmektedir? gerekçeleriyle birlikte açıklayınız.
  • şiir çevrilemezse, çevrilemiyorsa, o zaman müzik de anlaşılamaz* madem.
  • ahmet hamdi tanpınar'a göre şiir; dilin özü, lezzeti, râyihası, musikisi, çiçeği, tacıdır. şiir, yazıldığı dilin malıdır. nefis üslubu ve benzetmeleriyle şiir tercümesinin imkânsızlığını şöyle tarif etmiştir:

    "çünkü mısra dediğimiz şey, deniz köpüğü gibi, göğün maviliği gibi, kendi hazinelerinde seyredildikçe mevcut ve güzel olan şeylerdir. deniz köpüğünü dalgaların ucundan toplamağa kalkınız, avucunuzda birkaç damla tuzlu su kalır. fakat dalgaların üstünde, o çalkantıların mucizesi, tacı ve süsü oldukça size afrodit'i düşündürür, su perilerinin çıplak oyunlarını hatırlatır, kâi-natınızı bir yığın hayalle doldurur. evet, ne göklerin maviliği, ne denizin köpüğü yakalanmaz; fakat oldukları yerde kadirullahı ve aşk mabudesini doğururlar."

    tanpınar'ın içine doğduğu, sevip benimsediği ve yukarıdaki sözleriyle kastettiği klasik şiirimizdir. kendine has zengin imaj dünyası, mazmunları, söz sanatları, aruz ölçüsü, kafiyesi, musikisi ile klasik şiirimizi başka bir dile çevirmek mümkün değildir. nedim'in aşağıdaki beyitlerini hakkını vererek herhangi bir dile çeviremezsiniz.

    haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana
    mey süzülmüş şîşeden ruhsar-ı âl olmuş sana

    bûy-i gül taktîr olunmuş nâzın işlenmiş ucu
    biri olmuş hoy birisi dest-mâl olmuş sana

    sihr ü efsûn ile dolmuşdur derûnun ey kalem
    zülfü hârut’un demek mümkin ki nâl olmuş sana

    şöyle gird olmuş firengistân birikmiş bir yere
    sonra gelmiş gûşe-i ebrûda hâl olmuş sana

    fakat modern türkçe şiir için "zinhâr" kelimesini kullanamayız. pek çok başarılı çeviri vardır:

    living is no laughing matter:
    you must live with great seriousness
    like a squirrel, for example-
    ı mean without looking for something beyond and above living,
    ı mean living must be your whole occupation.
    living is no laughing matter:
    you must take it seriously,
    so much so and to such a degree
    that, for example, your hands tied behind your back,
    your back to the wall,
    or else in a laboratory
    in your white coat and safety glasses,
    you can die for people-
    even for people whose faces you've never seen,
    even though you know living
    is the most real, the most beautiful thing.

    yaşamak şakaya gelmez,
    büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
    bir sincap gibi mesela,
    yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
    yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
    yaşamayı ciddiye alacaksın,
    yani o derecede, öylesine ki,
    mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
    yahut kocaman gözlüklerin,
    beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
    insanlar için ölebileceksin,
    hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
    hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
    hem de en güzel en gerçek şeyin
    yaşamak olduğunu bildiğin halde.