şükela:  tümü | bugün soru sor
  • şiir okuyanındır demiş bi düşünür. yani şair şiiri yazar. bizler de şiirden çıkardığımız anlamla şiiri sever ya da beğenmeyiz. ve tabii ki de herkesin okuduğu şiirden çıkaracağı anlam başka başka olabilir.
    özellikle ikinci yeni şiirinde bu kaçınılmazdır. çünkü soyut imgeleri dize üzerinde anlamlandırmak herkesin gördüğü rüyaların anlamını kendince sorgulaması gibidir.
    belli imgeler elbette belirli anlamlara gelir. güvercin, barış demektir. kuş, özgürlük metaforudur. bulutlar umudu , dağlar isyanı imler.
    bu minvalde bakıldığında herkesin çıkaracağı izdüşümler hem benzer hem de ayrı ayrı olabilir.
  • gül

    gülün tam ortasında ağlıyorum
    her akşam sokak ortasında öldükçe
    önümü arkamı bilmiyorum
    azaldığını duyup duyup karanlıkta
    beni ayakta tutan gözlerinin

    ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
    ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
    ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum
    istasyonda tiren oluyor biraz
    ben bazan istasyonu bulamayan bir adamım

    gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
    her nasılsa sokağa düşmüş
    kolumu kanadımı kırıyorum
    bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
    ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene

    cemal süreya

    "beşer dizeli üç birimden oluşan “gül” adlı şiirde anlatıcı, sevgilisinin hayaliyle konuşarak, ondan ayrı kalmanın sıkıntısını sergiler. “gülün tam ortasında ağlıyorum” dizesinde geçen “gül” sözcüğünün ne anlama geldiği yoruma açıktır. bir yolun, bir sokağın, olayın, filmin, şarkının, yemeğin “tam ortasında” kalıbı kullanılabilir; başka bir deyişle bu kalıp; bir süreçten, olaydan, anlatılan veya sahnelenen bir hikâyeden, yol veya sokak gibi uzun bir mekândan, kısacası zaman ve mekânda uzayan veya duran bir şeyden bahsedilirken kullanılabilir. ancak bir nesnenin, bir kavramın “tam ortasında”n bahsedilemez. sonraki dizelerde anlatıcı, kendi durumu hakkında bazı açıklamalarda bulunur: “her akşam sokak ortasında öldükçe / önümü arkamı bilmiyorum”. görüldüğü gibi “ortasında” sözcüğü, ikinci dizede de geçmektedir. bu dizedeki bağlam dikkate alınarak “gül”ün, bir sokak ismi olduğu; öznenin sevgilisinin hâlen ya da bir zamanlar oturduğu sokağa her akşam gittiği ve onun yanında bulunmayışının verdiği acıyı ölümcül olarak nitelediği düşünülebilir. böyle bir bağlam, öznenin nerede, ne hâlde, çevresinde ne olup bittiğini bilmez durumda bulunduğu anlamını iletir.
    öznenin hayalinde canlandırdığı sevgilisinin gözleri, zamanın ilerleyişiyle kaybolur; bu da, özneyi ayakta duramaz hâle getirir. “gül” ile simgeleştirilen bu kadın, gözleri ve elleriyle hatırlanır. dolayısıyla, tam ortasında ağlandığı söylenen gül, hatıraların içinden yakalanmış sevgili olarak da düşünülebilir.
    hatırlanan gözler, şiirde konuşan öznenin hayatını aydınlatmakta ve onu ayakta tutmaktadır: “azaldığını duyup duyup karanlıkta / beni ayakta tutan gözlerinin”.
    ikinci birimde anlatıcı, sevgilisinin ellerini sabaha kadar sevdiğinden bahseder. sevgilinin elleri beyazdır. ellerin beyaz olarak tekrarlanışıyla anlatıcının sıkıntısı, çaresizliği sezdirilir. “ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz” dizesinde ısrarla yinelenen beyaz eller, “sabaha kadar” sevilme duygusu verse de, aynı beyazlığıyla korku da uyandırır: “ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum”. korkunun kaynağı, “beyaz” sözcüğüne yüklenen anlamdadır. beyazın “istasyonda tren oluyor biraz” diye belirlenmesi, ayrılıkla “beyaz” arasında bir bağ kurulmasından kaynaklanır.
    ayrılık gözetilerek, kefen ile beyaz arasında kurulabilecek bir ilişki, ölümü akla getirdiği için korkutucu olmaktadır. birimin son dizelerinde anlatıcı, istasyonu bile bulamayacak kadar dalgın ve düşünceli olduğunu hissettirir:
    “istasyonda tren oluyor biraz ben bazen istasyonu bulamıyan bir adamım”
    şiirin son biriminde, uzağa giderek, özneyi yalnız bırakan sevgili, kendisine benzeyebilecek olan nesnelerle hatırlanır. gül ve sokak gösterenleri ile bir kez daha karşılaşılır. ilk iki dizede anlatıcı, sokağa düşmesine şaşırdığı ve üzüldüğü gülü alıp yüzüne sürdüğünü söyler.
    böylece, sevgili “gül”de simgeleştirildiği için, gül “sokağa düşmüş” de olsa
    ona sahip çıkılır. belirtmek gerekir ki sahip çıkılan, sevgilinin kendisi değil imgesidir:
    “gülü alıyorum yüzüme sürüyorum her nasılsa sokağa düşmüş”
    birimin son iki dizesinde, yukarıdaki tabloyla ilgisi mekân aracılığıyla sağlanan gerçeküstücü bir manzara aktarılır: “bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı / ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene”. bu dizelerle birlikte, anlatıcıyı yalnız bırakıp giden sevgilinin acısı, ironik bir biçimde hafifletilir.
    şiirde, ayrılıktan doğan yalnızlık temasının işlendiği, bunun da aşk ile desteklendiği anlaşılır."
    mehmet doğan (cemal süreya’nın şiiri, yüksek lisans tezi)
  • “biliyor musun? az az yaşıyorsun içimde oysaki seninle güzel olmak var örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor
    sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel o başkası yok mu? bir yanındakine veriyor derken karanfil elden ele.
    görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk birleşiyoruz sessizce.”

    yerçekimli karanfil

    edip cansever

    "şiirin isminde yer alan ‘karanfil’, sevginin simgesidir. ‘yerçekimli’ sıfatı ise onun ne’liğini, niteliğini bildirir; karanfilin, dolayısıyla sevginin somut olduğunu işaret eder. ilk dizede yer alan bireyin bir başkasında az az yaşaması, o kişinin diğerinde yavaş yavaş yer edinmesini; aşk ilişkisini düşünerek diyecek olursak aşkın kendiliğinden oluşunu işaret eder. ‘güzel olmak’ argoda, sarhoş olmanın karşılığıdır. insanın içine karanfil düşmesi, sevginin ekilmesini belirtir. aklın midenin küçülmesi, aşkın baskın karakterini belirtir. ikinci bentte yer alan ‘karanfile eğilimli olmak’, sevgiye açık olmak demektir. karanfilin sevilen kişiye verilmesi, aşkın ben’den öteki uğrağa geçtiğini; elden ele dolaşması ise bencilliği aşıp genelleşmesini, paylaşılmasını ifade eder. sevgi, paylaşıldığı zaman çoğalır; karanfilin elden ele geçmesi, sevginin paylaşıldıkça çoğaldığını ifade eder. elden ele geçen ve büyüyen sevgi, bu genel karakterini, cinsel ilişki ile özelleştirir. şair için sevgi, cinsel birleşimle taçlandırılır. şiirin son iki dizesinde yer alan yedi rengin beyaza kesmesi, cinsel birleşimi ifade eder. iki kişi arasındaki özel ilişki olarak başlayan aşk, sevgi uğrağından geçtikten sonra yeniden özelleşir; bileşimsel hüviyetine bürünür."
    edip cansever’in şiirleri üzerine bir inceleme (yüksek lisans tezi)
    oğuz öcal
  • belkim bir kertenkeleydim

    belkim bir kertenkeleydim
    piç edilmiş bir yağmurun serini
    bir güzelin çirkiniydim
    çirkinlerin en güzeli
    yeşil koşsa güneşlerin gölgesi
    ben en hızlı yeşiliydim
    kurbağa yarışlarında annemin

    çatal matal kaç çataldım kim bilir
    bin dereden bir kendimi getirdim
    haydan gelip huya giden bir huysuz
    heyheyler içinde bir heydim
    belkim yedi belkim sekiz belaydım

    düdük çalar hırsızlanmış polisler
    ben korkudan üstlerime işerdim
    üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü
    karşısında önüm açık gezerdim
    ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan
    rus cenginde çağanozdum bir zaman

    iki gözüm iki koltuk-eviydi
    mavilerim bir miyobun koynunda
    kendi düşen köyler kentler ağlamaz
    sur dışında ben oturur ağlardım
    ekmek diye bağrışırdı bebeler
    elma derler ben ortaya çıkardım
    ağıtlarla kutlanırdı isa-doğdu gecesi
    fildişinden bir kuleydim yıktım kendimi

    bilmem hangi keloğlanın fesiydim
    bir püskülsüz sümbülteber tohumu
    fesleğenler yaprak dökmüş şerrimden
    bir naraydım kimse bilmez nereden
    ya yakından ya uçmaktan gelirdim
    belkim ince belkim kalın bir sestim
    belkilerin kol gezdiği saatta
    belkim belki bile değildim.

    can yücel

    "metni beş ayrı birim olarak değerlendirmek gerekir. ilk birim şiire adını veren dizeyle başlar: “belkim bir kertenkeleydim”. bu cümle, söyleyici ben'in doğadaki en küçük börtü-böceğe bile saygı ve sevgiyle yaklaştığının bir ifadesi olarak düşünülmelidir. birimde öne çıkan „kertenkele, yağmur, yeşil, güneş ve kurbağa gibi unsurlar da söyleyicinin doğaya yönelik hassasiyetine dair bu iddiamızı doğrular niteliktedir. birimde geçen “bir naraydım kimse bilmez nereden” derken kendini tarif etmekle kalmaz, çığlığın muhalif özelliğini de hissettirmiş olur. ilk birim söyleyicinin doğumuna ve çocukluk zamanlarına ayrılmıştır. “çatal matal” ifadesiyle başlayan ikinci birimde ilk gençliğe doğru adım atılan ergenlik zamanlarını imleyen ifadeler görülür.
    söyleyici ben, bu birimde uçuk kaçık, haşarı, huysuz ve ele avuca sığmayan bir insan portresi çizer. bilindik deyimlerin yapılarıyla oynayarak çok farklı anlam katmanları yaratır. üçüncü birimde “polis”, “korku”, “ozan” ve “albay” sözcükleriyle daha ileri bir döneme geçilir. bu dönem korkunun insanların ruhunu ele geçirdiği; kalem oynatmanın büyük bir cesaret istediği yıllara işaret eder. söyleyici ben artık şiirler yazan bir ozan olur. birimde ruhunu saran bütün korkulara rağmen; kurulu düzenin değerlerine değil, kurulu düzenin yapmacıklıklarına, yapaylıklarına, resmiyetine, haksızlıklarına karşı dimdik ayakta duran bir “ben” belirginleşir. “iki gözüm iki koltuk-eviydi” dizesiyle başlayan dördüncü birim söyleyici ben'in artık, hatalarının farkına daha çok vardığı, âdeta silkinip kendine geldiği gençlikten olgunluğa geçişteki ara döneme ayrılmıştır. birimde her şeye uzak bir mesafeden bakan, kendi içine kapanıp kendi bedeninden bir "itdişi kule yaratan" ben'in, artık kabuğunu kırarak surların ötesine geçtiği görülür. zıtlıkların ön plana çıkarıldığı “bilmem” ifadesiyle başlayan beşinci birimde artık tam bir felsefî bakış açısının kazanıldığı olgun bir zamana geçilir. kendini „belki zarfıyla birçok nesnenin yerine koyan „ben sonunda bir „belki bile olamayacak kadar umutsuz hissettiğini söyler. birimlerde çocukluktan olgunluğa doğru ilerleyişin kazandırır. şiirde âdeta bir yaşam ve yaşam felsefesi özetlenir."

    jale gülgen börklü

    (can yücel'in hayatı ve şiirlerinin incelenmesi)
  • ...
    esmer, durdu işte vurman sularıma
    dağıldı berk prensliğim görüyorsunuz.
    siz o kehribar çağlarda da buydunuz
    gökyüzüydünüz ingiliz akşamına.
    her gün siz bakıncaydı güzel kentlerim
    ...

    ilhan berk

    sabahla ne güzel durdunuz aşkıma

    "bu dizelerde ilhan berk, kadının silahları arasında bulunan su ve
    gökyüzü kavramlarından hareket etmektedir. “esmer, durdu işte vurman sularıma /
    dağıldı berk prensliğim görüyorsunuz.” ifadeleri aşk oyununda üstün gelen
    sevgiliden - halinden hiç de şikâyet etmeden - anlayış ve merhamet isteyen, bitip
    tükenmiş bir insanın ruh halini yansıtmaktadır. şiirin devamında yer alan, “siz o
    kehribar çağlarda da buydunuz / gökyüzüydünüz ingiliz akşamına” şeklindeki
    ifadelerde ise kadının kadim zamanlardan beri aşk oyununda aynı üstünlüğü büyük
    bir başarı ve maharetle sergilediğini anlatmaya çalışmaktadır. “gökyüzüydünüz
    ingiliz akşamına” dizeleri edebî değeri yüksek bir simge olarak kullanılmıştır.
    bilindiği gibi, ingiltere de havalar genelde bulutlu, yağışlı ve basıktır. gökyüzü bir
    enginlik, ferahlık ve huzur duygusu telkin etmez. gökler insanın omuzlarına
    çökmüş gibidir. bu daralmışlık ve sıkışıklık duygusu akşam saatlerinde daha da bir
    yoğun yaşanır. böylesine bir “ingiliz” akşamına ancak gökyüzü gibi engin ve sıcak
    bir kadının varlığı ile dayanılabilir. “her gün siz bakıncaydı güzel kentlerim.”
    dizesinde ise ilhan berk’in anlatmak istediği gizli mesajın açılımı şu şekilde
    okunabilir: bir şehrin adı londra da olsa, bir şey değiştirmez. şehirlerimi,
    kentlerimi ve mekânımı anlamlı, güzel ve yaşanılır kılan sizin bulunmaz varlığınız
    ve gökyüzü gibi sıcak ve derin bakışınızdır."

    ilhan berk'in şiir dilinde sapmalar ve dezenformasyon,
    şaban çobanoğlu.
  • herkesin rüyası kendine anlamlıdır.
    çözümlemeler için de aynı şey geçerli.