şükela:  tümü | bugün
119 entry daha
  • genelde insanoğlu tarafından kadri kıymeti bilinmeyen bir zaman aralığıdır. nefs/ego adlı canavar, "şimdi" yi "gelecek" veya "geçmiş" adlı kiralık katillerine öldürtür. nostalji denilen o mâlihülya, ütopya denilen o mevhum cennet hep "nefs" in hile ve hurdalarındandır.

    çünkü kişi "an"a odaklanmayı başardığı demde, nefs/ego yokluğa karışır. bu sebeple nefs, nefs-i müdafaa halinde bizleri hep uzak bir geleceğe veya geçmişe salıp oyalamaya bakar.

    nefsin muamelesi adamına ve adamın çapına göre değişir. ortalama bir insan:

    önce okulunu bitirmeyi hayal eder, ondan sonra herşey güzel olacaktır.

    sonra "bir iş bulayım, herşey güzel olacak" der.

    sonra hayatın gailesinden sıkılınca, evlenince işlerin rayına gireceğini,

    sonra çocuğu olunca,

    sonra çocuğu büyütünce,

    sonra çocuğu okutup adam edince,

    sonra evlendirince,

    sonra emekli olunca,

    mutluluğa, huzura ulaşacağını ümit eder ve bu hayalle kendini teselli eder. ama bütün bunlar boştur... şimdi bulamadığını yarın nasıl bulursun? şimdi olamadığını yarın nasıl olursun?

    "ama şu anki halim perişan", yokluk, fakirlik, imkansızlık, şu, bu...deme!

    bak milyon dolarlık adama! "milyar dolarlık adam" olma peşinde. hatta senden bile vahim durumda çünkü milyon dolarlık adamın başında milyon tane dert olur. bak siyasi güç sahiplerine!, tam kendilerini padişah sanmaya başlamışken, başlarına neler geliyor...canını kurtarma derdine düşüyor.

    demek ne olacaksan şimdi olacaksın, ne bulacaksan şimdi bulacaksın. ancak "şimdi"nin kapısı açık zannetme, orası kilitli bir odadır. oraya kademini atabilmek için bir anahtara ihtiyacın var. anahtarı ise "rıza"dır.

    ister acı olsun ister tatlı, başına gelen herşey sonsuz hikmet sahibinin takdiriyledir ve her biri sana birer ders mahiyetindedir. ondan boş ve abes iş çıkmaz. o halde itiraz etme, razı ol. hapislere düşsen de, sürüm sürüm sürünsen de hatta derinin yüzülmesine hükmetseler de "razı" ol.

    işte o zaman nefsin ölüm çığlıklarını, feryadını duyarsın. aksi durumda kendi tutuşturduğun bir ateşle azap olunursun. o ateş her daim seni yakıp kavurur, "rıza" hakikatini idrak etmediğin sürece de sönmez.

    unutmadan söyleyeyim; siyasi ütopyalar da nefsin hile ve hurdalarına dahildir ki, nefs onunla yüksek istidat sahiplerini avlar. düzeni değiştirmek, yeryüzü cennetini tesis etmek, şu, bu...tabii burada, vizyon sahibi olmayalım demiyoruz ama ekseriyetle iş, vizyon boyutunu aşıp hayallerde yaşamaya ve şimdiyi kaybetmeye dönüşüyor. benim çevremde gördüğüm hep bu şekilde maalesef.
  • zaman sonsuz şimdilerden oluşurken, ben tüm beceriksizliğimle bir tanesine yapıştım kaldım ve başka insanların şimdilerini düşünerek kendimi kurtarmaya çalışıyorum (şimdi: 14 mart 2010 pazar). boş bir word sayfasından başka hiçbir şeyim olmadığından kelimelere tutunup bu bataklıktan kurtulabilirsem ne ala, kurtulamazsam da yapacak bir şeyim yok. yapacak bir şey olmadığı zamanki içki içme opsiyonum aksi bir emir gelmediği takdirde yasak.

    acaba dedem ne yapıyordur şimdi? trt fm dinleyip türk sanat müziğine hafiften eşlik mi ediyordur benim gibi? geçip giden yıllara bakıyor mudur bir köşeden, yoksa bugün erkenden uyumuş mudur? pazar akşamı olmasına canını sıkıyor mudur askerdeki torunu gibi? epey sıkıcı bir şimdide sıkışıp kalmış ve geride bıraktığı her şeyi ölümüne özleyen ilk torununu en son ne zaman düşündü acaba? beraber rakı içmek istedi mi onunla? hayat böyledir diyor mudur başka bir torununa, yoksa birkaç kelimeyle konsantre hayat öğretisini bir bana mı saklamıştı? bu sabah, yıllardır olduğu gibi, western izlemiş midir yine? yoksa artık western de mi yayımlanmıyordur?

    peki babam ne yapıyordur tam şu an? ankaragücü önünde iki sıfır önde olan cimbom’unu büyük keyifle izlerken fener’in puan kaybetmesine de ekstradan seviniyor mudur? yoksa televizyonun hemen altındaki çerçevede tüm aileye gülümseyen oğlunun fotoğrafına mı bakıyordur? bugün motoruna binip baharın gelişini yüksek bir yaylada mı karşılamıştır, yoksa evdeki ufak tefek tamirat işlerini hallederken akşamı mı etmiştir? beraber alışverişe mi çıkmışlardır ilk ve son aşkıyla, iki tane de tuborg almış mıdır maçın yanında iyi gider diye?

    sigarasını yakıp televizyona baktığına ya da televizyonu yakıp sigarasına baktığına emin olduğum kadim dostum da “şu herif gelse de pes’te eline versem” diyor mudur yoksa yanan televizyonu mu söndürmeye çalışıyordur? masanın üzerinde kahvaltıdan kalan tabaklar birinci yıldönümlerini kutluyordur belki, belki de memleketten gelen denetleme ve hijyen heyeti* sayesinde tüm ev pırıl pırıldır. “bu kadar soruyla nereye kadar genç osman?” diye bana bile giydiriyor olabilir. iletişimden tamamen kopuk olmak telepatik yolla küfürleşmeye engel değil. bazı geceler kulağım çınlayarak yataktan zıplıyorsam sebebi bu herif olsa gerek. fakat son peste eline verilmiş olan ben değildim.

    kırmızı tuborglarla tango yaptığına emin olduğum azılı haydut, uslanmaz müptezel, dahili bedhah aziz dostum ise içinde yükselen istifa isteğini mi bastırmaya çalışıyordur acaba? sınavda ekstra kağıt istemeyecek kadar kağıtlardan nefret ederken, evraklarla dolu bir işe girmiş olmasını sorguluyor; belki de güzel gün batışı var diye bostanlı sahiline gidip içtiğimiz günleri yâd ediyordur. eski günleri özlüyordur o da benim gibi; az parayla harikalar yarattığımız, biraz promille yörüngeye ilk kim oturacak kavgası verdiğimiz, sırt çantamızda walkman ve hoparlör teçhizatı ile güneşe cephe aldığımız tembel zamanları. hepsinin geçmişte kalması ara sıra canımı sıkıyor, hücre kültürlerini mikroskopta inceleyip notlar alırken yaptığımız hayvanlıkları rahmetle anıyorum.

    beni düşündüğünü hafif bir rüzgârın çıkıp tüm ağaçları sallamasından anladığım sevgilim ise haziran sonundaki dev konserin biletlerine bakıp insanlığın kaderini değiştirmeyecek küçük ve basit planlar mı yapıyordur peki? eylüldeki avrupa seyahatimizin finans sorununa mı takmıştır, 30 gün yerine 22 gün mü gitsek diye soruyordur belki kendisine. yazdığım mektuplara ve istemsiz olarak sağa doğru inişe geçen yazılarıma bakıyordur uzandığı yerden. mies new roman fontuyla yazdığım yamuk yazıtlarımı bile seviyordur belki kim bilir? beyaz tişörtüyle freelance bir melek gibi dolaşıyordur duvarında dünya haritasının asılı olduğu odasında. dışarıdaki rüzgar şiddetini arttırdığına göre tam şu anda beni özlüyor, beni özlemeye başladığından beri kışın yapraklarını dökmeyen ağaçlarda bile yaprak kalmadı.

    belki de bir başkası, hayattaki son saniyelerinde tanıdık bir filmin şeridine bakıyor ve karelerin azlığından dolayı şikayet ediyordur tanrıya. eline geçen fırsatları tepmesinin pişmanlığıyla yatağında dönüp dururken, geçmiş yılların birinde eylüldeki avrupa gezisine gidemediğine ve kendini tüketinceye kadar çalıştığına yanıyordur. her şeye yeniden başladığı takdirde dünya turu yapmadan ölmeyeceğini, gezegeni çepeçevre gezmeden evine geri dönmeyeceğini fısıldıyor ve bir tek şans için son gücünü kullanıyordur. benim sıkıldığım bir şimdide, başkası birkaç saniye daha yaşamak için yalvarıyordur.

    peki, sırtında çantalarla bir tren garında bekleyip yüzünü batıya çeviren çiftler de yok mudur şu an? gezi boyunca çektikleri fotoğraflara bakmıyorlar mıdır peronda? tüm şehri turuncuya boyayan ılık bir gün batışının hemen ertesinde, sirkeci garından kalkacak trenlerinin hemen yanında bir bankta dinlenmiyorlar mıdır? uzun saçlı kız, sevgilisinin boynuna yuvasını yapmış mıdır yoksa kalbinin atışını mı dinliyordur dakikalardır? çok mu seviyordur onu, özlediği zaman rüzgarlar çıkarıp yağmurlar mı yağdırıyordur her bir tarafa?

    bütün bu soruların cevabını kestiremiyorum, tanrı bile “bu kadar soru olmaz, azalt lan biraz” diyordur belki. aralık 12’den mayıs 16’ya kadar tüm şimdilerimi ordusuna heba ettiğimin ülkesinde, ileride “keşke”lerle kıvranan ihtiyar adam olmamak için sirkeci garında yüzünü batıya dönüp treni beklerken uzun saçlı sevgilisine sarılan çocuk ben olmalıyım diyorum.

    şimdilerimi satıp ağırlığınca mayıs almak istiyorum. mart ve nisandan vazgeçtim bana mayıstan birkaç hafta verin, ben geri kalan yolu biliyorum.
  • i'sine gelindiğinde ş'sinin geçmiş olduğu zaman zerresi.
  • "yanıma gel
    vaktim sayılı benim.
    bir sabah oluyor
    bir gece kararıyor
    ikimize bir şarkı seçiyorum
    meşgul çalıyor."
  • asla yakalanamayan.
    bak yine gidiyor. gidiy...
  • bir varmış, bir yokmuş. geldiği gibi gidiyor. çok kısa sürüyor. daha şimdi olduğunun farkına varamadan geçmişe dönüşüyor. hiç kalıcı değil. ama sürekli de kendini yeniliyor. biraz kararsız gibi, ama bir o kadar da tutarlı.
  • bir köprü gibi. iki yakayı, iki ucu birbirine bağlayan.

    tam ortasında durmuşsun ya sen; bir geldiğin yöne bakıyorsun, bir gideceğin yöne. bazen geldiğin tarafa dalıyor gözlerin uzunca bir süre; geçtiğin yolları düşünüyorsun bir bir, hiç acele etmiyorsun üzerlerinden geçerken, hesaplaşır gibi, yüzleşir gibi, ölçer gibi, tartar gibi baştan alıyorsun, tekrar tekrar. bazen sadece gideceğin tarafa çeviriyorsun bakışlarını bu sefer. karşına çıkacak yolları hayal ediyorsun bir bir, yine hiç acelen yok, planlar yapıyorsun; a planı hazır, b planı bitmek üzere, c’ye de sıra gelecek elbet. farazi yol ayrımları, düşsel adımlarla süslüyorsun planlarını, tekrar tekrar. bazen aklın tamamen karışıyor da; bir geldiğin yana, bir de gideceğin yana bakıyorsun, art arda. bir sağa, bir sola, bir sağa, bir sola... “nereden geldim, nereye gidiyorum?” der gibi; cevabı hem mümkün olan hem de mümkün olmayan bir soru soruyorsun, kendine.

    “şimdi” ise hep arada kalıyor. sadece o köprünün adından ibaretmiş gibi; ya farkedilmiyor, ya okunmuyor, ya merak edilmiyor, ya es geçiliyor. gözlerin başka başka uçlara takılıp kalıyor da, o sırada köprünün altından çok sular akıyor...
  • yaşanması en zor şey. ya geçmişi düşünerek ya da geleceği hayal ederek harcanan, en kolay öldürdüğümüz an. herkes gelecek için onu harcar, belki de hiç gelmeyeceğini bilerek.
    elde ne var sorusuna verilecek en güzel cevap şimdiyken, onu da kalkar geçmiş cevaplar!. sadece ölüm anında "şimdi" konuşur. geçmiş sesini çıkaramaz, yaşanmamış şimdiler kırık dökük ortadadır. ölüm gelir ve yaramaz bir çocuğun oyuncaklarını toplar gibi onları da toplar gider. tek bir sözcüğü yerde bırakır:
    (bkz: keske)
  • kubat'ın ilk çıkış parçasıydı ve kubat'a çok iyi bir çıkış yaptırmıştı. o zamanlar çok sevilip, çok dinlenmiş olmasına rağmen artık neredeyse unutulmaya yüz tutmuş görünüyor bu parça. sözlükte bile hakkında sadece bir iki entry girilmiş bugüne kadar. koskoca internet deryasında bile klibinin adam gibi bir kaydını bulamadım iyi mi? sözleri karacaoğlan'a ait bu şarkı, kubat'ın bugüne kadar seslendirdiği en güzel eserdir bence. unutulmasın.

    http://www.dailymotion.com/…rch_algo=2#.ukpyguzwpgk
  • insanı en çok üzen zaman dilimi...
88 entry daha

hesabın var mı? giriş yap