şükela:  tümü | bugün
  • içinde bulunulan anı, başka zamanlarla karşılaştırıp; yerine göre umut, yerine göre melankoli yüklemesi yapmak için gerekli bağlantı kablosu.

    gelecek hafta şimdi gibi, geç yapılan bir kahvaltıdan sonra dağ evinin geniş terasında oturup dedemle konuşurken, ingiltere'de yaşayan küçük kuzen, londra aksanıyla adımı söyleyip top oynamak isteyecek. beş bin kere "please" dedikten sonra, masadan kalkıp oldukça sıcak bir antalya gününde, gölgenin altında top oynayacağım. kardeşim olacak ibibik, muhtemelen manitasıyla kavga etmiş olacağından bana akıl soracak. abi olarak nasihat vermem gerekirken, beşeri ilişkilerdeki durumum nedeniyle fazla konuşmayacağım. kaprisin çekilecek dert olmadığını söylerim belki, bir de içiyorsan içen sevgili. herkesin beni özlediğini biliyorum, çok uzun zaman oldu görüşmeyeli. çaktırmasalar da, her seferinde arayıp biletimi alıp almadıklarını soruyorlar. sürpriz konsepti çerçevesinde net bir tarih vermiyorum ama gelecek hafta orada olacağım. gelecek hafta şimdi gibi, denize gitmek için osmanlı ordusu gibi piknik hazırlığı yaparken, top sakalımı yıllar sonra kesmiş olacağım. kısa saçlarım ve tıraş olmuş halimle, lisedeki halimden tek farkım kilolarım olacak. top sakalı sevmiyor büyükannem; ben de tıraş süresini kısaltmak için bırakıyorum zaten. uzun favori ve top sakal sayesinde, jimi hendrix'in bir ton açığı gibi gidip geliyorum aylardır ofise. nasıl daraldığımın çeyreğini anlatabilseydim belki zehrimi akıtabilirdim ama beceremedim. anlatabildiklerim, kafamın içindekilerin başarısız yansımalarıydı. kasımın ilk haftasından beri haftanın 6 günü aynı yer ruhumu çiviledi.

    gelecek hafta şimdi gibi entry girmiyor, kahve içmiyor ve müzik dinlemiyor olacağım. hiç birisini dert etmiyorum, sadece sonradan tanımadığım insanları, benden önce var olanları görmek istiyorum artık. yabanileştim burada, bunun çok net farkındayım. tüm suratlar aynı geliyor, koyu makyaj yapan marla singer'ları görmemek için taksim'e gitmiyorum. bıkkınlığım taşmak üzere.

    gelecek hafta şimdi gibi, kumların üzerinde olup denize doğru koşacağım. tuzlu su genzimi yakacak, istakoz gibi yanacağım belki ama bunu dert etmeyeceğim.

    geçen sene şimdi gibi yine evdeydim. ingiliz velet, gerrard formasıyla topun peşinden koşarken ben de onu yakalamaya çalışıyordum. her şey alabildiğine güzeldi, sakindim. düşünmeme gerek yoktu, ay sonu kavramından bihaberdim. on sene önce şimdi gibi muhtemelen lisedeydim, dersanede yaprak testlere bakıp, kenarına köşesine michael jordan yazıp, basketbol ayakkabıları çiziyordum. hayatta milyonlarca şimdi gibi varken, ben sadece gelecek haftayı bekliyorum. başka bir beklentim ya da planım yok.

    ama 10 sene sonra şimdi gibi, 36 yaşında ne yapacağımı da merak ediyorum. umarım hala entry yazıyor ve daralıyor olmam.

    -abi belki evlenirsin, 5 yaşındaki çocuğun top oynayalım diye kafanı deler, kitabını alar kaçar?
    -fena da olmaz lan esteban, babası gibi solak olsun da topçu yapalım. kupa finaline çıkarsa da, anasıyla kenardan izleriz maçı. bir mayıs akşamı, elinde kupayla bize doğru koşsa yeter. "bunu hakettim" derim.
  • geçmiş ya da gelecek fark etmez, sıkıcı şimdilerimden kurtulup zaman içerisinde yolculuk yapmaya karar verdiğim anların ilk iki kelimesidir "şimdi gibi".

    20 sene önce şimdi gibi, 1989'un sıcak bir ağustos ayında, henüz okuma-yazma öğrenmek için gideceğim okuluma bile bir aydan fazla bir süre varken ne yapıyordum acaba? bir şey okuyamadan ya da yazamadan, elinde oyuncak olan küçük bir kara cahilken günlerim nasıl geçiyordu? muhtemelen kolları ve bacakları hareket eden voltron robotum ile kaldırımın kenarına oturmuştum ya da onun peşinden tüm mahalleyi dolaşıyordum. kuvvetle muhtemel, akdeniz'in sarı sıcağında gölgeden ilerliyor ve evden fazla uzaklaşmadan çevrede oynuyordum. şişe kapakları toplamaya yahut bilyeleri ceplerime doldurmaya başlamış mıyımdır acaba? tuhaf, çok az şey hatırlıyorum. kendimi aynada ilk gördüğüm anı hatırlamak isterdim, şimdi tıraş olurken bile yabancılaştığım bu surat ilk gördüğüm an nasıl gelmişti, neler düşünmüştüm? babamla yaptığım lacivert üzerine yaldızlı ve çıtalı uçurtma, salondaki kapının arkasındaydı. işten geldiği zaman dama çıkar uçururduk fiyakalı uçurtmayı ama yemeklerin nasıl olduğunu ve 3 yaşındaki kardeşimi hatırlamıyorum. sarı ve sürekli ağlayan bir şey olması lazım, sümükleri eksik olmayan. beni çok seven teyzelerimi, odalarındaki çalışma masasını, ara sıra açıp boş gözlerle baktığım kitaplarını ve bir nehir kenarındaki kulübeyi resmeden yağlı boya tablosunu hatırlıyorum. oldukça karanlık bir ormanın içerisindeydi, iki de tekne vardı. son 20 senedir bunun üzerine tek bir saniye bile düşündüğümü sanmıyorum ama yazdıkça hatırlıyorum. koyu ahşap bir çerçevesi vardı, o zaman kaydettiğim görüntüleri şimdi tanımlayabiliyorum. oldukça fazla kitap ve satranç takımı da geldi gözümün önüne. eski kasetlerin olduğu bir kutu ve oldukça ağır kapaklı bir sandık, hemen bitişikteki salonda odun sobası ve yüksek bir tavandan sarkan floresan lamba. tavana kadar vitrin ve içinde hiç kullanmadığımız küçük bardaklar. işlemeli ve ağır sürahiye benzer şeyler, büfenin çekmecelerinde fotoğraflar. "şimdi gibi" gemisinin içerisinde, 20 sene öncesinde dolaşıyorum ama her şeyi net göremiyorum. 20 sene önce şimdi gibi, yine bir pazar akşamının insanın içine sıkıntı veren atmosferini de hissediyor muydum yoksa okula başladığım ilk hafta mı geldi çöreklendi bu yılan? siyah önlüğüm ve üzerinde f1 arabasının çizimi olan iki tokalı çantam bile henüz alınmamıştı, sayfalarca a yazmaya ve sabrımın taşmasına bile en az 1 ay vardı. tek harf çizemediğim zamanları şimdi yüzlerce kelimeyle anlatabilmek de tuhaf geldi birdenbire. binlerce sene öncesinde kalmış gibi, o kadar uzak geliyor o yıllar. voltron robotum nerede bilmiyorum, oysa oldukça sağlam bir oyuncaktı; saklasam şimdi bile rafımda durup benimle eski günlerin yasını tutardı. büyükannemlerin evinin hemen yanındaki bahçeli evimizden taşınalı bile nereden baksan 17 sene oluyor. çeyrek asırdan biraz fazla olan minik ömrüm daha şimdiden melankoli katarlarını ağırlamaya başladı, kim bilir yaşlılığım nasıl geçecek? 20 sene önce şimdi gibi, evin penceresinin kenarına çöküp yoldan gelip geçenlere mi bakıyordum yoksa babamla yalandan penaltı mı çekişiyorduk? en büyük korkum neydi, hayallerim ne renkti?

    10 sene öncesi ise 1999'un ağustosuna tekabül ediyor. geçti mi yahu o kadar? onbinlerce ölümün ve milyonlarca acının yaşandığı büyük depreme son iki hafta. öss'ye girmeme daha 2 sene olduğuna göre lise 1'den 2'ye geçmişim, not ortalamam 5 üzerinden 5. şimdi oldukça hastalıklı gelen bir lise döneminin ilk senesini başkasının gurur duyacağı şekilde bitirdiğim için evde bilgisayar var. 146'dan bağlandığım için evin telefonu sürekli meşgul, annem çıldırıyor bu duruma ama michael jordan klasörüme veri toplamaktan gayrı bir amacım yok. internet aklımı başımdan alıyor, o zamanların görkemli furyası chate bile dadanıyorum. tanımadığım insanlarla neden konuştuğumu bile düşünmüyorum bu büyülü dünyada. haftanın 3 günü dersanenin yaz okuluna gidiyorum; benden çok şey bekledikleri için yazın bile rahat bırakmıyorlar, yaprak testlerden mütevellit ağaçlar besliyorum odamda. aklımda sporcu olmak var, basketbol formalarım ile her akşamüstü baskete gidiyorum. karanlık çökse bile şut çalışıyor, nba playoff'larında son maçın son 10 saniyesini kendim kullanıyormuş gibi geriye sayıyorum. denize gitmek rutinim olmuş, cebimde para yok. olmasına da gerek yok zaten, ekmek elden su gölden. cuma akşamları eve ter ve toz içinde gelirken, direk banyoya zıplıyorum. balık ve salata ritueli var, babam bira içiyor; ben ve kardeşim de kola. bira içmem gerektiğini düşünmüyorum bile, aklımda basketbol. basketbol ayakkabıları ve formalar tasarlıyorum kendim için. hatta bir kaçını da saklamışım, geçen eve gittiğimde fotoğraflarını bile çektim. zaman geçip gidiyor, öss yaklaşıyor ve yorucu bir günden sonra 17 yaşımda uykuya dalıyorum odamda. okuyacağım bölüm dahil olmak üzere geleceğe dair hiçbir şey bilmiyorum.

    uykumdan uyandığımda kendimi 2009'un ağustosunda, çift kişilik bir yatakta çapraz uzanmış buluyorum. istanbul'dayım ve odamdayım. yaşım 27, kahvaltı hazırlamak için markete gitmem gerek. 12'ye doğru evden çıkıyor ve markete giriyorum. maaşı henüz almadığım için parasızken evden hibe gelince, mükellef bir sofra için rafları ziyaret ediyorum. akşama kadar tıkınmak ve tembellik yapmak istiyorum odamda. iki elim dolu giriyorum eve, müziği sonuna kadar açıp kahvaltı hazırlıyorum. ekmeği dilimleyip üzerinde tereyağı ile fırına sürüyor, omlet için domatesleri ince ince kıyıyorum. ekşili zeytin salatası bile yapıyorum bu günün hatrına. uzun zamandır evde kahvaltı etmemişim, incelikle uğraşıyorum her bir detay için. görkemli kahvaltımı televizyonun karşısında belgesel izleyerek "ve ben neden böyle yapamıyorum ya" diye hayıflanarak geçiriyorum. bu aralar, zamanın debisi ve bir şeyler için geç kalma korkusuna takmış durumda olduğum için, yeniden sorgu odasına alıyorum kendimi. ama omlet de omlet olmuş hani, hele ki sıcak ekmek üzerinde üçgen peynir. kendimi tebrik edip, bulaşığa gönderiyorum bedenimi. kahvaltının başlangıcı ve bitişi arasındaki süre tam 3 saat, karnıma şap şap vurarak müzikleri ayarlıyorum. bulaşıkları da aradan çıkarttıktan sonra, evdeki en büyük bardağa kahvemi koyup çöküyorum koltuğuma. biraz oyun oynuyorum, kitaplarımdan rastgele sayfalar açıp 2-3 sayfa okuduktan sonra geri kapatıyorum. televizyonun karşısında maçları izlerken, 17 yaşındaki futbolculardan tam 10 yaş büyük olduğuma ve yaşımın geçtiğine üzülüyorum. pazar akşamının sıkıntısı yavaşça geliyor yamacıma, o sıkıntıyı bertaraf etmek için de "şimdi gibi" başlığı altına günlük raporumu yazıyorum. bugün için değil, tam 10 sene sonra geriye bakıp hatırlamaya çalışırken feyz almak için. yoksa ne alakası var kutsal bilgi kaynağıyla, formatla, tanımla, dedirtenle!
  • zamanda yolculuk yapmanın çeşitli yöntemleri üzerine araştırmalar yaptığım ve bunda kısmen başarılı olduğum şu günlerde, "şimdi gibi ne yapıyordum acaba" sorusunun cevabını kronolojik girdiğim entryler karşılamaya başladı. sözlükte iki seneyi az buçuk geçmiş olmama rağmen, istediğim bir güne gidebiliyor ve o günkü yazdıklarım sayesinde yönümü bulabiliyorum. yazdığım her entry zamana tutunmak için attığım bir çapa, yazarlık öncesi çapalarım ise müzik. müzik öncesi dönem için ise unutmaya yüz tuttuğum anılarım epey işe yarıyor. hiç hatırlamadığım dönemleri de, annem sağolsun benim için günlük tutarak halletmiş. sabah erkenden kendi geçmişimi okudum halis el yazısından. kendi hayatımın tüm dönemlerine hakim olursam, ihtiyarlığımda istediğim bir güne geri gidebilmek çok da zor olmayacak. sadece askerlik dönemlerini kayıt altına alamayacağımdan orası minimum beş aylık bir karanlık. ordu, mimara ihtiyaç duyup beni asteğmen yaparsa da, kaybettiğim bir seneyi devletten gelecek maaşın tamamıyla dünya turu yaparak telafi edeceğim.

    "şimdi gibi" diyerek; geçen hafta, geçen ay, geçen sene neler yaptığımı bilebiliyorum, işin tedirgin edici bir tarafı var: gelecek ay şimdi gibi, birliğime teslim olacağım gün olacak. askerlikte ilk gece bekleyecek beni soğuk bir ranzanın üst katında. insan bir senede nelerin değiştiğine şahit olunca, geleceğe dair detaylı planlar yapmanın ne kadar beyhude olduğunu görüp yaşadığı günden keyif almaya başlıyor. bir senede hayatım baştan başa değişti ve kısmen rayına girdi.

    geçen sene şimdi gibi, dünyanın en kötü kalpli mimarının yanında çalışmaya başlayalı bir hafta olmasına rağmen ay sonunda edeceğim istifayı düşünüyordum. kadın, şimdiye kadar tanıdığım insanların en şirretiydi, zamanı durdurabilme yetisine sahip ender cadılardan biriydi. öyle ki saniyelerin durduğuna yemin edebilirim. elimde lazer metre, ünlü bir teknik direktörün evinin rölövesine gidip ofise döndükten sonra da onu bilgisayara geçiriyordum. buruşmuş suratına bakarken bile gözlerimi kıstığım kadın, topuklu çizmeleriyle ofisin içinde bağırarak dolaşıyordu. paraya ihtiyacım olduğundan ay sonuna kadar kalmam gerekiyordu ama beceremedim. 12 kasım, mesai bitimine kadar dayandığım son günüm oldu. 13'ünde "mesleğimden soğuttunuz" deyip aniden ofisten çıktım, ortaköy'e doğru soğuk bir akşamda, dolunayın ışığı altında yürüdüm. sinirlerim epey yıpranmıştı, sabrım gözlerimden taşacak seviyeye kadar çıkmıştı. geçen sene şimdi gibi epey mutsuzdum anlayacağın sözlük, pek umudum yoktu. yeni bir iş bulmam ve orada tutunmam gerekecekti.

    geçen ay şimdi gibi, mezuniyet işlemlerimi sonunda halletmiş biri olarak diplomamı almaya istanbul'a dönmek için sırt çantası hazırlıyordum. askerliğe başvurmam için sayılı günlerim vardı ve zamanlar ötesi öğrenci işlerim sayesinde her şey kaotikti. yine bu bilgisayarın karşısında kahve içip aklımdakileri sonradan işime yarayacak şekilde temize çekiyor ve başlıktan döne döne gelen içeriğimi pek düşünmeden, otobüse yetişmek için elimi çabuk tutuyordum. otobüse de yetiştim, yağmurlu bir cuma günü diplomamı elime alıp bölüm binasının karşısında da oturdum. aynı günün akşamını asmalımescit'te içerek de kutladım, istanbul'u özlemediğimi ve özlemeyeceğimi fark edip gelecekte yaşamak istediğim şehirler listesinden bir maddenin üzerini de çizdim.

    geçen hafta şimdi gibi, kaş'ın sakin sokaklarında yürüyor ve fotoğraf çekip meis'e bakıyordum. kaputaş'a gidince nemalanmak için çantama nevale dolduruyor, yatay güneş ışığının yarattığı uzun gölgelerin tadını çıkarıyordum. "kasımda kaş başkadır" diyordum durduk yere. kimselerin olmadığı bir pansiyonun terasında denizi izleyip özgürlüğün sınırını düşünürken, limitim sonsuza yaklaşıyordu. kafamın bir köşesinde, sarp kayalıkların üzerinde okyanus gören bir evin planlarını çiziyor ve nasıl göründüğüne de karar veriyordum. mimarlıkla hobi seviyesinde ilgilenip bundan keyif alıyordum. denizin içine güneş inerken ben de bunu elimde soğuk birayla kutluyor, dev dalgaların tepesine çıkıp kendimi kumlara vuruyordum. aylar boyunca üzerime yapışmış yeni klasörlerin plastik kokusunu ancak tuzlu suyla giderebiliyordum.

    ve o kadar şimdi gibiden sonra, gelecek ay bugün birliğime teslim olmak için başka bir şehirde, kısacık saçlı ve sinekkaydı tıraşlı bir poşet olarak dolaşacağım. hangi şehirde olacağımı bilmiyorum, içimden bir ses fonetiği güzel diye "etimesgut" diyor ama gönlüm, kaş'ta askerlik yapıp her gün meis'e günaydın demekten yana. boynumda makine ile fütursuz gezdiğim yerlerden bir kez de kamuflajlarımla geçmekten, delicesine yağmur yağdığı zaman galaktik bir pansiyonun penceresinden denizdeki kırmızı gemiyi izlediğim zamanları hatırlamaktan yana. en azından deniz gören bir yer olsun, ben kendimi denize bakarken buluyorum; kaybetmeyeyim çorak topraklarda, - bilmemkaçlarda. yazdıklarımın zamanla kaderim olduğunu gördüğüm için bütün bunları yazıyorum, belki kader işleri dair başkanlığı yine "bu herif ne yazıyorsa aynısını yazın" diye bir kıyak da çeker ve ben gelecek ay şimdi gibi, özgürlüğümün son saatlerinde denize inen merdivenlerin birisinde, bir zeytin ağacının gölgesinde ileriye bakarım.

    bütün bunlarla birlikte, gelecek sene şimdi gibi nerede olacağıma dair en ufak bir fikrim yok. geçen seneye oranla epey değişen hayatıma bakıp da geleceğe dair tahmin yürütmek komik kaçar, umarım faturalara bakıyor, ev sahibinden nefret ediyor, mesai saatinin bitimini tanıdık duygularla bekliyor olmam. belki bir dünya turunda, dilini bilmediğim güneşli bir ülkede olurum, yine 12 kasım'da gelir ve şimdi gibi başlığına bir şeyler yazarım.

    "geçen sene şimdi gibi, antalya'da bir evde askere gitmeyi bekliyordum oysa şimdi nerelerdeyim" tarzı cümleler dizerim buraya. bilinmezlik, yaşamak için güzel bir sebep.

    http://img22.imageshack.us/img22/7640/nowv.jpg

    http://img441.imageshack.us/img441/3139/now2.jpg

    http://img526.imageshack.us/img526/2914/now3.jpg
  • geçen hafta şimdi gibi subay sınavı için binlerce insanla bir kışlada oradan oraya sekip askerliğin nasıl bir şey olduğunu az çok anlamaya çalışırken, gelecek hafta şimdi gibi askerlikte 4. günümü tamamlamış olacağım. 7-4=3. bazen en basit işlemler bile ne tuhaf geliyor, şunun şurasında üç günüm kalmış. zamana sövüyorum hızlı aktığı için, sağdaki saate baktıkça dakikalar artıyor ve saat 14.00'e yaklaşıyor. bir hafta değil, onun yarısından bile az kaldı. hiç gelmez dediğim günler yaklaştı, yanıma almam gerekenleri okuya okuya ezberledim. birazdan bir beze düğme dikme, sökük onarma ve overlok çalışmalarına başlayacağım. askerde okunabilecek kitaplar başlığına bir göz gezdirdim, tek bir kitap götüreceğim için ince eledim, sık dokudum. mimarlığın öyküsü adlı ansiklopediyi götüreceğim. epey yüklü bir kitap olduğu için hemen bitmez, her gün dört sayfa okursam 150 günün sonunda mimarlığın ilk dakikalarından günümüze kadar olan külliyatı ezberlemiş olurum. zaten bir sürü bilgi yarım yamalaktı, gidip de eksik bilgilerimi tamamlarım. geldiğimde mimarlık üzerine daha rasyonel adımlar atmak için geçmişe hakim olmak şart. yoksa hemen her yerde iğrenç binalar yapan eksik ve ortak aklın bir halkası olmamak işten bile değil. ama gelecek hafta şimdi, deli bir horoz gibi nereye adım atacağımı bile bilemeyeceğimi biliyorum, kaprisli sevgilim mimarlığın derdine sonra düşerim.

    sonra bir bakarsın esteban, "geçen hafta şimdi gibi şafak doğan güneş diyordum" içerikli başka bir yazı yazarım mayısın son günlerinde. yanıbaşımda kahvem ve bu aralar epey dinlediğim in the army now ile.

    geçen sene şimdi gibi ise tamamen farklı bir düzlemde, istanbul'da bir evde, çalışmaktan bıktığı halde haftanın altı günü ofisine gidip sonsuza kadar böyle devam edeceğini düşünerek, bir yandan da tek dersi kalmış okulu aklına getirip canını sıkarak zamanda ilerleyen bir tiptim; şimdi ise bu gece açıklanacak sınav sonuçlarını ölesiye merak eden tedirgin bir carettayım. sıkıntılar aynı kalmıyor, sürekli güncelleniyor. insanın hayat içerisindeki serüveni de, bu sıkıntılar doğrultusunda şekilleniyor. gardımızı alıyoruz her seferinde, zamanla kollarımız güçleniyor ve ayakta kalmayı başarıyoruz. her şeyin karşıtıyla var olduğu bir dünyada; sıkıntılar güzel günleri, tutsaklıklar özgürlüğü, içtimalar başına buyrukluğu, koğuş kalklar öğlene kadar yatılan tembel günleri ve kamuflajlar da çıplaklığı simgeliyor. mutlak değerleri tamamen aynı, sıfıra olan uzaklıkları da. yaşanan her serüven bir değer katıyor insana, görmüş geçirmiş bir ihtiyar olmanın dikenli yolu da tam olarak buradan başlıyor.

    yaşadığım takdirde, otuz sene sonra şimdi gibi muhtemelen yeni sıkıntılarım olacak, kafamın içinde öncekilerden farklı tilkiler dolaşacak. bununla birlikte ilk gençliğimde beni tepetaklak yuvarlayan dertlerin üzerine basıp geçecek iradeye, gülüp geçebilme yeteneğine kavuşacağımı biliyorum. eski günleri hep güzel hatırlayan yaşlıların sırrı da bu olsa gerek; ortaokuldaki sınavını, yıllar boyu süren askerliğini, tanık olduğu ölümleri, batırdığı işleri, hayal kırıklıklarını geçmişte kalmış olarak değerlendirebilmeleri. lisedeyken analitik geometriden 1 aldığım gün pencereden aşağı atlamak istemiştim, en büyük derdim oydu. lise bitti. üniversitede ilk vizelerimin ortalaması yüz üzerinden yediydi ve okul bitecek gibi gözükmüyordu. statikten zerre anlamıyordum. üniversite bitti. dert ettiklerim zamanın önünde direnemedi, hepsi yok oldu. birçoğunu hatırlamıyorum bile. askerlik etabını da bu bağlamda değerlendiriyorum, zaten freddie mercury de "don't take it all to heart" demişti nasihat niyetine.

    gelecek hafta şimdi gibi nerede olacağımı bilemesem de, gelecek sene şimdi gibi başka bir frekanstan yayın yapacağıma eminim. nişanlımla kavga ederim de buraya gelir "ulan geçen sene ne güzel özgürmüşüm, nerden başımı bağladım" diye çemkirebilirim belki.

    hayat dediğin, sonsuz şimdilerin kovalent bağ ile bağlanmasından oluşmuş kompleks bir molekül değil midir zaten esteban?
  • 4-5 ay olmuştu sanırım,bana stres,gerginlik ve bıkkınlık hissini kafama çivi çakar gibi hissettiren taşınma kamyonunun mahallemize girişi.sokaklar dar olduğu için bunun adete bir ezan sesi gibi top oynayışlarımızın sonu olacağının farkındaydık,sokağa dönmeye çalışan o büyük kamyonun sinirli bakan ön tarafını görünce..oysa 20 yaşındaydık hepimiz,neden halı sahada değilde 5 yaşında çocukları zorla kovarak boşalttığımız mahalle arasında maç yapıyorduk hala..
    taşınalı 5 ay olmasına rağmen kimseyle konuştuğunu görmemiştik,tekelcimiz cenap abi dışında.onla da sadece bira istemek için konuştuğunu söylemişti cenap abi,sadece kırmızı tuborg içiyor demişti.günlerden bir gün kafası güzelken,bize akıl verdiğini sanıp bizim onun karısıyla kavga ettiğini ve kafasını dağıtmak için otlakçı aradığından haberimiz yokmuş gibi davrandığımız günlerden bir günde..

    biz daha doğmadan tanışmıştık celal’le,ailelerimiz de dosttu.yarından sonra tanışacak olmasalar,muharrem abi ile de tanışamayacaktık.kapı kapı dolaşıp herkesin elini öpüp vedalaşırken celal,en yakın arkadaşını belki de hiç göremeyecek,görse bile hala en yakın arkadaş olup olamayacaklarının muallağının bilincinde olan mahçup gözlerimi sezmiş olacak ki,muharrem abi gözlerini bir süre gözlerimden ayırmadı..
    celal,abi senle tanışmamıştık ama hakkını helal et diyip eline sarılmaya çalışırken elini yere eğip,celal’in eğilmesine müsaade etmeden içeri davet etmişti bizi
    .mahallenin en meraklısı olarak bilinen celal yüzüme bile bakmadan çıkarmaya başlamıştı ayakkabılarını.onun arkasından girmemek olamazdı heralde…
    içeriye girince ilk dikkatimi çeken,muharrem abinin 37 ekran televizyonunun üstündeki yarım dantel işlemeydi.ama içeri girer girmez bunu sormanın abes olduğunu düşünmüştüm hele de ekranın ortasındaki kurşun izini gördüğümde..
    muharrem abi kurşun izine aldırış etmeden bize de çıkardı birer kırmızı tuborg.arka planda çalan ‘rajaz’ın sesini biraz kıstı..
    zaman geçiyor,biralar su gibi havada uçuşuyordu,muharrem abinin ağzındaki baklayı sezebiliyordum,çıkmak için çırpınan,ama ben dikkat edemiyordum çünkü odanın her yerinde maketler,t cetveller,rapidolar ve adını bilmediğim,bilmekte isteyeceğimi düşünmediğim enteresan şeyler odada hüküm sürüyordu.sanki onlar odanın kralı da biz birer soytarıydık,her göz göze gelişimde içimden özür dileyip kafamı eğiyordum.
    muharrem abi,celal’in beyaz sayfalara kara kalemlerle yazmaya çalışırken eline yüzüne bulaştırıp,bütün kalbini kapkara eden aşk hikayelerini dinlemekten sıkılınca tuvalete gitme hissi duydum.elimi yüzümü yıkayıp ‘artık bira içme’ dedim kendi kendime.celal çoktan çakırkeyflik mertebesini geçmiş,yolun sonundan u dönüşü yapmış bir kez daha geçmişti hatta.artık o odaya geri dönüp muharrem abi’nin aşağılayıcı bakışlarını celal’e fışkırtmasına mani olacaktım..
    geldiğimde celal,’babamı nerden tanıyorsun’diye soruyordu muharrem abi’ye.muharrem abi lafı büyük ustalıkla geçiştirirken derin bir nefes almaya başlamıştı,lafa gireceğini hissediyordum.pazartesi günü mesai bitmesini bekleyen bir plaza çalışanını intihar ettirebilecek kadar sürenin sonunda muharrem abi ;’siz ekşici misiniz genşler’ dedi.
    garibanım celal,abi ben tatlıyı daha çok severim aha bu(eliyle beni göstermeye çalışırken kafamın üstünü gösterebilmişti anca) acıyı çok sever dedi.ama ben muharrem abiyle sorunun dibindeki esrarengiz paydada göz göze gelmiştim.muharrem abi sormaya çalıştığı şeyi anladığımı anlayınca,evet abi dedim ekşiciyiz.
    neden olduğunu anlamadığım bir şekilde muharrem abinin sorduğu sorular okyanusun yarattığı büyük dalgalar gibi üstüme üstüme geliyordu da ben küçük sandalıma tutunmuş,düşmemek için içimden ilahi okuyordum sanki.
    muharrem abi’nin ‘o entry’mi silmeyecektin kanzuk.’ diye bağırmasıyla sol omzumdaki sarhoş melek atarlandı.ama antalya’daydık, burada istanbul’daki gibi atarlanmamıza gerek yoktu.sinirlendiğimizde gözümüzü kapar olympos dağının silüetini getirirdik gözümüzün önüne,sonra sinirimiz geçerdi.bende öyle yaptım ve sol omzumdaki sarhoş melek uyuya kalıncaya kadar..
    muharrem abi olayları anlatmayı bitirdikten sonra,o siteye bir daha girmeyin genşler diye ekledi.şimdi gibi dedi,şimdi gibi hatırlıyorum o entryi girerken hissettiklerimi,onları da silsene diye kükrüyordu.ama sinirden ses burnundan mı ağzından mı geliyor anlayamıyordum,yerde birbirine hallenen rapido kalemler,onlarla göz göze geldiğimde utanıp kanepenin arkasına koşmaya başladıklarında benimde kafamın hiç de kötü olmadığını fark ettim.
    ……….
    şimdi gibi diyor,şimdi gibi sinirliyim diyerek kükrüyor.
    muharrem abi sözlüğü bırakıyor..

    (muharrem abi,mies alınacaktır.)