şükela:  tümü | bugün
  • "fransız felsefecisi simone weil (1909-1943) yahudi bir ailenin kızı. felsefe öğrenimi görüyor. görüşlerinden etkilendiği hocası alain'in yanı sıra descartes, platon ve kant'ın felsefelerine ilgi duyuyor. spinoza'nın cesaretini, saf ve gururlu olmasını, bağımsızlığını seviyor. weil ateist ama hıristiyanlığa, özellikle de katolik düşüncesine sempatisi var. daha çok etik temelinde bir ilgi bu, hıristiyanlığın ilk başlarda "proleterlerin dini" olmasıyla ilişkili. weil burjuvaları ve gündelik yaşamdaki burjuva kurallarını sevmiyor, kendisini yoksullarla ve ezilenlerle birlikteyken rahat hissediyor. üniversitede okurken işsizlere ve grevdeki işçilere gönderilmek üzere para topluyor. "

    alıntı :yaşar çubuklu'nun "mistik bir özgürlükçü : simone weil" başlıklı makalesinden

    "tarihî ve siyasî yazılar" ile "baskı ve özgürlük" "yerçekimi ve tanrının lutfu" isimli kitapları da var
  • -lenin'in yoldaşlarından ve stalin'i ilk eleştirenlerden biri tarafından kurulan la critique social adlı aynı muhalif siyasi dergide zaman zaman yazan weil'in kafasında işsizler ve sanayi köleleri için adalet sağlamaya yönelik farklı bir devrim anlayışı vardı. 1934'te paris banliyölerindeki renault fabrikalarında gönüllü olarak çalışmaya gittiğinde uzun zamandır el yordamıyla aradığı sefalet topluluğunun tam da arasına düştüğünü fark etti. montaj hattı marx'a çıkan kısa yol oldu weil için. gizli bir yahudi olmasına rağmen, belki de öyle olduğu için, onu düşkün duruma düşürecek cezalandırıcı, tercihen hristiyan bir tanrı için can atmaya başladı. hem simon weil hem georges bataille etkili bir zekaya sahiplerdi, belki de otuzlu yılların en keskin iki zekasıydılar - tamam, belki biraz sapkın ama güçlü bir şekilde yenilikçi ve komple birer mistiktiler.
  • fransız direniş hareketi için çalışmıştır. hareketin önderleri fransaya geçmesine izin vermeyince başlattığı açlık grevi sonucu ölmüştür.
  • kızıl bakire olarak da bilinir. yahudi ama son derece seküler bir ailede büyümüş, mistik bir deneyim yaşamış ve nihayetinde katolik olmuş ama ispanya iç savaşında savaşacak denli de gayretli bir komünist olmayı sürdürmüştür. bataille'ın tam zıt kutbudur. ikisinin ortak tek özellikleri, hayatlarını bir "kurbanlık", bir "adak"mışçasına yaşamaları ve eserlerinden ziyade hayatlarıyla bir şeyler anlatmaya çalışmalarıdır. weil sırf bu yüzden 2. dünya savaşı'nın sonlarında yemek yemeyi reddederek hayatına son verir. konu hakkında alexander irwin'in "saints of the impossible" kitabına bakılabilinir.

    kısaca weil 20. yüzyılın en sıra dışı hıristiyan düşünürüdür.
  • “biz, gerçekdışı zincirlerle gerçekten bağlanmışız”.

    (bkz: la pesanteur et la grâce)
  • "aklıyla övünen insan, hücresinin genişliğiyle gururlanan bir mahkuma benzer"
  • amin maalouf'un son romanı doğu'dan uzakta, bu ablamıza ait şu cümleyle yapıyor açılışını:

    "kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar."
  • andre gide için "bu yüzyılın en spiritüel yazarı", albert camus için "zamanımızın en büyük ruhu", t. s. eliot için "bir azizin sahip olduğu türden deha sahibi bir kadın" dır.

    insanda merak uyandırıyor bu kadın. zihin açıcı. hayranlık uyandırıcı. aşağıdaki sözlerini de okuduktan sonra, kitapları sıraya konulup okunası.

    "hiçbir sevginin seni hapsetmesine izin verme. yalnızlığını koru. olur da sana gerçek bir sevginin sunulduğu bir gün gelirse, içsel yalnızlığın ile dostluğun arasında bir karşıtlık olmayacaktır; aksine, sen onu tam da yanılgıya mahal vermeyen bu işaretten tanıyacaksın."
  • "operaismo, işi insana yaşamını tanımlayıcı bir faktör olarak görmeyi reddettiği için, geleneksel marksizmle ve resmi emek hareketiyle paradoksal bir ilişkiye sahiptir. marksist analiz, işi yabancılaştıran bir şey haline getiren kapitalist sömürü olduğunu kabul ederken, işçiler (operaists) bunun yaşamın işe indirgenmesi olduğunu fark ettiler. paradoksal bir biçimde "işçiler", işe karşıdırlar; işin saygınlığını yüceltmeye karşıdırlar. onlar işi yeniden temellük etmeyi değil (üretim araçlarının devralınması), azaltmayı isterler. sendikalar ya da partiler ise ücretler ve çalışma koşullarıyla meşguldür. işçilerin payına düşeni değiştirmek için savaşmazlar; en fazla bunu daha fazla katlanabilir bir hale getirmek için uğraşırlar. işçiler ise sürekli olarak emek-zamanın azalması ile teknik bilgi ve toplumsallaşmış zekânın uygulanması yoluyla üretimin dönüşümünü talep etmişlerdir."

    1930'lu yılların ortalarında solcu felsefeci simon weil bir fabrikaya işçi olarak yazılıp montaj bantlarındaki korkunç rezilliği birebir yaşamış ve acaba lenin ve stalin bir iş yerine ayak basıp da işçilerin emeğini kutlayabilir mi diye merak etmiştir. marksizmden vazgeçip örgütlü işçi hateketiyle yollarını ayırdıktan sonra, oppression et liberte(baskı ve özgürlük adlı kitabında "öyleyse problem ortada mesele ruhları bileyip bedeni baskı altına almayacak bir üretim örgütlenmesini tasavur etmenin mümkün olup olmadığını bilmek" diye bir sonuca varır. bunun otomasyon yoluyla elde edilebilmesi için daha çok erken olduğundan, weil'in çabaları yalnız kalmıştı. onun bıraktığı yerden yeniden başlayanlar ise 1950'lerin sonundaki italyan işçileri oldu."

    sylvere lotringer

    -çokluğun grameri- paolo virno'nun kitabına yazdığı önsözden.

    ek: fabrikanın ağır koşullarında çalışan simone weil kazandığı tüm parayı işçilere vermiştir. hasta olduğu için doktorlar simone weil'e çok yemek yemesi gerektiğini belirtmiş, ama weil "işçiler ne kadar yemek yiyorsa ben de o kadar yiyeceğim" demiştir. simone weil aşırı zayıflıktan hayatını kaybetmiştir. yazar aynı zamanda düşünceleriyle otonimist marksistleri etkilemiştir.
  • " aynı sözler söyleniş biçimine göre sıradan ya da olağanüstü olabilir. söylenme biçimi, istenç işe karışmaksızın, insanın içinde bu sözlerin geldiği yerin derinliğine bağlıdır. şaşırtıcı bir uyumla bu sözler, onları işitenin içinde de aynı derinliğe işler. böylece duyan kişi sezgi gücü varsa, sözlerin taşıdığı değeri anlayacaktır. "