1. gecen sene ankara'da izledigimde eglenceli buldugum oyunlardan yalnizca biri.
  2. avarenin karısı skecinde, başlangıçta "bu ne la diyip" sonra feci sarsıldığım tiyatro oyunu.
  3. iki gün evvel profilo kültür merkezi'nde tiyatrokare versiyonunu izlediğim, beş para etmez, sıkıcılar sıkıcısı bir oyun. kötü bir metin, kötü bir reji, vasatı aşamayan oyunculuklar, baştan savma bir ışık ve dekor tasarımı, bir de bunların üstüne alınan 40 lira bilet parası. biletleri ben almamıştım ama cidden üzüldüm giden 80 liraya.

    bir kere oyunun metni gerçekten çok kötü, kitabını okumadım fakat sahne üzerindekinden çok farklı değil zannımca. "ben şunun kocası olsaydım, ben bunun kocası olsaydım..." bütün oyun böyle gidiyor. tamam anladık, eserin aslı da öykülerden oluşan bir kitap ama eee? bunları birbirine bağlayıp ilgi çekici hale getirebilecek pek bir reji numarası göremedik sahnede. zaten ben bu oyundan sonra şu kanıya iyice vardım ki, hülya karakaş oyun yönetmesin artık. ya da daha iyi oyunlar seçsin yönetmek için. kozalar, dullar, aşk halleri; kendisinin yönettiği bu son üç oyunu da seyrettim ve diyebilirim ki üçü de birbirinden kötü. metin olarak da reji olarak da. zaten aşk halleri de esasında oyun değil, nezihe meriç'in öykülerinden yine karakaş'ın oluşturduğu bir kolajdı.* bu oyun için de denebilir ki, yönetmen olmasaymış da buna yakın bir şey çıkarmış ortaya sonuçta. halbuki baştaki evlilik programı görüntülerini görünce eğlenceli bir şey izleyeceğiz diye umutlanmıştım ama...

    oyuncular ise elleriden geleni yapmışlar cidden, özellikle suna keskin ve özge özberk bir adım önce çıkıyor bence. ama dediğim gibi metin kötü olunca, oyunculuklar iyi olmuş, ne fark eder?

    sonuç olarak, 40 liranızı bu oyuna vereceğinize, şehir veya devlet tiyatroları'nda dört tane daha güzel oyun izlemenizi tavsiye ederim.
  4. uzak durulası oyun. oyunculuklar mükemmel, oyuncular ezberledikleri öyküleri sırayla çıkıp birer meddah havasında sunarken anlatmıyor adeta yaşıyorlar, eyvallah, ama daha 10. dakkasında buhranlara sevkeden, sürekli aynı tempoyla devam eden, birbirine benzeyen ve bitse de gitsek dedirten bir hikaye(ler ordusu) var. şeye benziyor, f1 pilotuna renault 12 vermişsiniz, adam elinden geldiğince ne kadar sürebilirse o kadar, yazık yani oyunculara da.
    öyle çok sık tiyatroya giden bir insan değilim, haddime de değil belki ama tiyatronun böyle bir şey olmaması gerektiğini düşünüyorum.
  5. istanbul kökenli özel tiyatroların izmir'deki gösterimlerini kaçırmamaya çalışan birisi olarak, gördüğüm en yetersiz tiyatro oyunuydu diyebilirim. aldıkları bilet parasını bir kenara bırakıyorum ama millete tiyatro adı altında sunulan buysa, kimse kusura bakmasın zaten tiyatro ölmüş demektir. sonuçta seyirci, uygulamaya bakmadan sadece parti adına göre oy veren insanlar topluluğu değil. bu nedenle oyuncuların performansının yanında, sağlam bir metin, sarsıcı bir önerme bekliyor. fakat bunların hiçbirini oyunda göremiyorsunuz.
    tv programı seçimiyle, karı-koca ilişkilerindeki veya ailedeki değişimden dem vurarak gümbür gümbür geleceklerini düşündüğünüz bir başlangıcın ardından, oldukça durağan, sahne geçişlerindeki müziğin sinir bozucu olduğu, hiçbir hikayeyi birbirine bağlayamadığınız bir oyun çıkıyor karşınıza. her kadının hikayesi ayrı ayrı birbirine bağlanmak zorunda değil elbette ama o kadınların neden bu tür bir oyuna giriştiklerini anlamıyorsunuz, kendi kocalarının ne tip bir adam olduğunu kavrayamıyorsunuz vs. kitaptan uyarlanmış bir tiyatro eserinden anladığım, kitaptaki kurgunun aynısı takip etmek değil ne yazık ki.
    özetle amatör bir tiyatronun oyununa gitmiş olsaydım kendimi daha mutlu hisseder, daha fazla keyif alırdım muhtemelen. en azından seyirci olarak amatör ruha destek olmanın huzurunu yaşardım.
    (bkz: sahne tozu tiyatrosu)
    edit: aynı zamanda duygu yetiş'in izmir gösteriminde yer almadığını da belirtelim.
  6. ankara devlet tiyatrosu'nun caanımm oda tiyatrosunu 3 sezondur işgal eden dandik oyun..şimdilerde altındağ tiyatrosu'na aldılar oyunu, biraz da oradakilerin içi sıkılsın, kasvet bassın diye herhalde..

    oyunculara sözüm yok..hepsi çok iyiler, ellerinden geleni yapmışlar ki şu oyunda sergilenilebilecek en iyi seviyede de oynamışlar..

    oyunda konu desen yok, dekor desen yok, espiri desen yok, reji desen, o da yok..yani oyuncuların eline tutuştur teksti, ezbeleyin de, oyun çıktı işte..yönetmen neyi yönetmiş anlamış değilim.. oyunculuk da izletmiyor oyunu, bir yere kadar..hele ''bir cücenin karısı olmak'' ve '' bir demiryolu işçisinin karısı olmak'' başlıklı skeçimsi şeyler tam bir fiyaskoydu..

    3 sezondur oynayacak neyi var bu oyunun?..ne güzel oyunlar 2. sezonu göremeden dtnin tozlu arşivine gömüldü gitti ya..yazıklar olsun.
  7. türk kadınının büyük çoğunluğunun evlilik olayına bakışı.
  8. "sinek kadar kocam olsun başımda bulunsun" ne zaman ve nereden aldığımı hatırlamadığım ama defalarca okuduğum bir kitaptı. yazar hatice meryem, değişik meslek ve kültür gruplarından erkeklerle evli olan kadınların hayatını düşlemiş ve düşlediklerini satırlara aktarmıştı. kitap çok akıcı bir dille yazılmıştı, kolay ve zevkle okunuyordu. her bölüm benzer sözlerle başlıyordu:

    ben bir ayyaşın karısı olsaydım eğer,
    ben bir kasabın karısı olsaydım eğer,
    ben bir imamın karısı olsaydım eğer,
    ben ince ruhlu bir adamın karısı olsaydım eğer...

    bazı bölümler diğerlerine göre daha çarpıcıydı. ancak yazar hepsinde de kadınlık hallerini çok güzel anlatmıştı. bence anlatımın asıl çarpan yanı buydu. her kadının yaşadığı/düşündüğü/hissettiği şeyler hatice meryem'in kaleminde başkalaşmış gibiydi. kitabın oyunlaştırıldığını basından okumuş ve izlemeyi çok istemiştim. derken, ankara devlet tiyatrosu oyuncuları berrin öney, özlem gündoğdu, elvan eker ve gülçin yaşaroğlu tarafından denizli devlet tiyatrosu'nda sahneye konacağını öğrendim. bir yandan da böyle bir kitabın oyuna nasıl çevrildiğini merak ediyordum. çünkü kitaptaki bütün diyaloglar kadınların iç sesiyle verilmişti.

    ilk sahne hariç bütün bölümler tek oyuncu ile oynanmıştı. ilk bölüm, yakışıklı bir adamın karısı olma düşüyle başladı. yakışıklı bir adamla evli olan çirkince bir kadın vardı sahnede. kocasını elinde tutabilmek için neler yapılması gerektiğini sorguluyordu. iç sesi, elinde bir fincan kahveyle halası kılığında yanına gelmiş öğütler veriyordu:

    "n'olcak bu çalışmanın sonu a kızım,
    bırak şu torbaları da geç otur,
    zordur kocası güzel olan kadının işi,
    hatırlar mısın eski mahalledeki billur'u
    bu billur var ya, adı gibi akça pakça bir kızdı gençken,
    evlendikten sonra da koyvermedi kendini senin gibi
    zati nasıl olsa adam elimde deyip ipin ucunu koyvermedi,
    her gün sil baştan ayarttı kocasını,
    ......
    ne akıllı karıydı,
    herif kapıdan girer girmez yüzünde güller açarmış
    yemek istemek bile aklına gelmezmiş,
    kıçını değirmen taşı gibi savura savura yürüyen billur'un arkasından bakakalırmış,
    ......
    karı kısmı gayretli olacak,
    yorulmuşum, canım çıkmış, cilve yapamam yok,
    ya-pa-cak-sın,
    ama sonrası çok tatlı kızım,
    baldan tatlı,
    kocanın gözü büyüyle bağlanmaz,
    erkek kısmının gözünü doyuracan,
    tamam mı güzel kızım,
    tamam mı..."

    kadınlık halleri dört usta oyuncuyla devam etti. sahneye sırasıyla avare bir adamın, bir kuryenin, bir demiryolcunun, bir lüzumsuz adamın, bir kasabın ve bir cücenin karısı geldi.

    son bölümün son cümlesi kitabın adını da oluşturan cümleydi aynı zamanda. sinek kadar kocan olsun, başında bulunsun.

    "ben bir ayyaşın karısı olsaydım eğer, yağmurlu bir gecede, pencerenin kenarındaki sandalyeye ilişmiş, oluklardan akan suların sesinden türlü nağmeler duyar ve allahın belası kocamı beklerken kapı hızlı hızlı tokmaklanırdı.

    "komşu, sizin bey aşağıdaki parkta düşmüş kalmış..."
    "sağol komşu" derdim, "iyi ki haber ettin!"

    böyle olurdu benim de kaderim ne yapalım. bursa pazarı'ndan satın aldığım kaymayan cinsten başörtüsünü kafama geçirdiğim gibi atardım kendimi sokağa. alışkın olduğumdan ağır ağır, görmüş geçirmiş kadınlar gibi yürürdüm yağmurun altında; oysa gencecik ve güzel olurdum mesela, hadi uydurayım, mesela ayvalık güzeli seçilmişim evlenmeden önce, bu da katmerlendirirdi acımı eşin dostun gözünde.

    sokak lambasının dibinden parkı seçmeye çalışan gözlerim sonunda bir bankın arkasına düşmüş rezil kocamı görürdü. kış başı olmasına karşın, üzerinde tiril tiril bir gömlekle o bar senin bu meyhane benim dolaşan ayyaş kocamı kollarının altından tutup kaldırmaya çalışırken beddua ederdim. o ise, yattığı yerden beni iteklerdi.

    "git sevda, bırak da biraz uyuyayım..."

    böyle söyleyince hemen olduğu yerde bırakıp onu, az önce kapımı yumruklayan komşumun evine yürürdüm, yine ağır ağır. az sonra yağmurun altında komşuyla yanyana, şimdi biraz daha hızlı yürüyor olurduk, komşuya karşı telaşlı görünmek gerektiğinden, hızlı hızlı. kocamın mecalsiz kollarından birini komşunun, diğerini de benim omuzuma koyar, başlardık sürüklemeye. ta ki onu holdeki kanepenin üzerine atana kadar. bir kuru teşekkürler gönderdiğim komşu kapıdan çıkar çıkmaz şahlanır, üzerime yürür, yardımsever komşumuzun dostum olduğu üzerine çirkin mi çirkin iftiralar atmaya başlar, yoksa gecenin bu saatinde evimizde ne işi olacağını sorar, eline geçirdiği her şeyi duvarlara çarparak ve bana defalarca orospu diyerek ve nihayet sırılsıklam üstü başıyla kanepenin üzerinde sızar kalırdı. işte o vakit, evliliğimizin ilk zamanlarındaki gibi gardrobun alt çekmecesinden kuru ve ütülü çamaşırı çıkarıp, kocamın taş gibi ağırlaşan gövdesini, kenarını kızlığımda özene bezene işlediğim bembeyaz havluyla kurulayıp, ite kaka giydirmeye çalışmazdım. bırakırdım düştüğü yerde uyuyadursun. sadece bir battaniye atardım üstüne. uyuyana kar yağar derler, bunu düşünürdüm. ve tam gecenin o saatinde cam kırıklarını temizlemek için elektrikli süpürgeyi açmaya yeltenmişken karşı dairedeki adrina hanım, açık kalmış olan sokak kapısından tertemiz bir koku gibi süzülüp gelirdi yanıma.

    "iyi misin kızım" derdi. nedense ossaat süpürgenin hortumu elimden düşer, ağlamaya başlardım. öteki kadınlar gibi, "boşa bu adamı, dön babaevine, daha gençliğin güzelliğin yerindeyken dön, ne kısmetlerin çıkar" demezdi adrina hanım.

    evliliğinden, kocasını genç yaşta yitirip yapayalnız, bir başına kaldığından, kadın kısmının hem yüreğinin hem de yatağının boş olmasının şeytanı dürteceğinden uzun uzun bahseder, sonunda;

    "a kızım, sinek kadar kocan olsun, başında bulunsun; sinek kadar olsun ama olsun" der, nihayet çekip giderdi."

    aslı için
  9. devlet tiyatrolarının sıkıcı oyunlar kontejanını doldurmak için ısrarla sahneye koyduğu oyun.

sinek kadar kocam olsun başımda bulunsun hakkında bilgi verin