şükela:  tümü | bugün
  • sinema filmleri, oyuncular, yönetmenler ve bilumum sinema unsurlarıyla ilgili yorum yaparken (özel durum olarak entry girerken), sunulan yargının etkileyiciliğini artırdığı düşünüldüğü için fazla duyarsızca ve yanlış bir biçimde kullanılan söz öbeği. hayır kardeşim sen sinema olayının 1990'da başladığını mı sanıyorsun? veya x filmini tarihin en güzel bilmemne filmi olarak nitelemeden önce o türde yapılmış diğer filmlerden yeteri kadar izledin mi? büyük yönetmenlerin hepsinin yapıtlarını gördün mü? bu kadar kolay mı kişisel kültürünü tüm dünyanın sinema tarihine maletmek?
  • sinema'nın sinema öncesi tarihini, m.ö. 900'lü yıllara uzanan bir şekilde ele alan bir site var. konuyla ilgili faydalı bir kaynak.

    http://www.precinemahistory.net/
  • sinemanın yüz yıllık görsel efekt tarihi:
    http://www.videoizlesen.com/…efekt-tarihi-izle.html
  • sinema tarihi, içinde sinema çekim teorisini oluşturan bir süreç. çekim tekniklerinden tutun, makyaj standardına kadar hep bir teoriye oturuyor gibi. ama şöyle bir şey de var, bağımsız sinema örneklerinde başarı yüzdesi hep beklediğimin üstünde çıktığından dolayı** bence sinema çekim tekniklerinin ve standartlarının sinema tarihindeki yeri o kadar da büyük değil.
  • pınar tınaz, sinema dergisinde yayımlanan yazı dizisinde köşe taşları denebilecek filmleri şöyle listelemişti:

    http://forum.yedincigemi.com/…ex.php?showtopic=3622
  • üniversitede en çok zevk veren. fellini derken godard derken sene bitiyor güzelce.
  • daha önce fransız ihtilali konusunda yazdığım 6 entrylik çalışmayı genişletip bu bilgi kaynağına daha büyük bir derleme hazırlamaya karar verdim ve sinema tarihi üzerine mark cousins'ın the story of film kitabının önemli hatlarını sizlerle paylaşacağım. tabii bunu sizin için olduğundan daha fazla kendim için yazıyorum, çünkü blog falan halinde tutamayacağım için buraya not düşüyorum aslında. siz de okursanız okuyun yani. kitabın belgeselini de yapmışlar bildiğim kadarıyla ancak ben önceden kitabını okuduğumdan bir fikrim yok nasıl olduğu hakkında. kitap genel olarak sinema tarihinde dönem ve ülke fark etmeksizin yaratıcı, yenilikçi filmlere ve yönetmenlere odaklanmış. yani sizin veya benim beğendiğimiz, takdir ettiğimiz yönetmenler, filmler, oyuncular es geçilmiş ya da kısaca bahsedilmiş olabilir. yazı tabii ki benim değil, yani tamamen kitaptan, öznel bir şey barındırmıyor. okunması kolay olsun diye çok sayıda entry gireceğim bu başlığa, o yüzden 25 entry falan olur heralde. en sonuna da bahsedilen filmlerin listesini koyacağım ki, açıp izlemek istersiniz belki. here we go...

    (bkz: sinema tarihi/@kendi ekseni etrafinda donen insan)

    1800’lerin sonlarındayız. endüstri devrimiyle batı şehirlerinin yaşam tarzının değiştiği, daha kinetik, şehir nüfusunun kümelendiği, buharlı trenin yolculukları hızlandırdığı, otomobilin yeni keşfedildiği, hala osmanlı ve avusturya-macaristan imparatorluğunun var olduğu, abd’nin genişlemeye devam ettiği, avrupa imparatorluklarının dünyayı sömürgeleştirdiği bir dünyadayız. fotoğraf 1827’den beri mevcut, insanlar yüzyıllardır resim sanatını icra ediyorlar.

    böyle bir dönemde birkaç fransız, amerikan ve ingiliz tolstoy’un bahsettiği “the clicking machine”i icat etmek üzereler. aslında sinemayı yaratacak icatların hiçbirisi tek bir adamın elinden çıkmış değil. yani sinemayı, kamerayı şu adam buldu diyemeyiz. kolektif çabanın ürünü. önemli isimler edison, le prince, eastman, lumiere kardeşler ve melies. hepsi ayrı ülkelerde yaşıyorlar, şehirli değil de işçi sınıfından insanlar.

    icatlar için belirli bir tarih yok. 1884’te george eastman film rulosunu icat eder. aynı yıllarda thomas edison new jersey’de duran imajların döndürülerek hareket ettiği ilüzyonunu yaratan kinetoskopu icat eder. louis le prince 1880’lerin sonunda küçük bir buzdolabı büyüklüğünde bir makinenin patentini alır. lumiere kardeşler ise le prince’in büyük kamerasını daha küçültüp dikiş makinesinin çalışma yöntemiyle çalışıp kayıt yapabilen ve bunları yansıtabilen sinematograflarını icat eder. buradan da anlaşılabileceği gibi tek bir insanın çabalarıyla oluşturulan bir icat değil sinema. ve sinemanın dünya çapında büyük paralar kazandıracak bir endüstri olacağı anlaşıldığında bütün bu öncüler telif hakları üzerinde hak iddia etmeye başladılar ve telif savaşları gerçekten de çirkinleşti.

    ilk filmlerin içerisinde en çok izlenen ve çoğu sinema tarihiçisinin de sinemanın doğuşu olarak kabul ettiği film l’arrivee d’un train en gare de la ciotat 28 aralık 1895’te yayınlanır. işte film. tek çekimlik belgesel denilecek bu filmde kamera, rayların yanına yerleştirilip treninin istasyona gelişi kaydedilir. tren yaklaştıkça boyut olarak büyür, perdeden fırlayacakmış gibi görülür, seyirciler korkup panikler, salonu terk etmeye kalkışırlar (öyle diyorlar bu konuda, gerçekliğinden tam emin değilim). bu filmle birlikte lumiere kardeşler filmlerini ve projeksiyonlarını bütün kıtalara büyük bir hızda dağıtır ve neredeyse bir iki yılda arjantin’den tayland’a kadar birçok ülkede bu film izlenir.

    bu zamanlarda neredeyse çoğu insan ya kendi kamerasını kullanıyordu ya da kiralıyordu. sinemanın ilk yıllarındaki en önemli figürlerden birisi ise ingiliz mühendis robert william paul. kendisi edison ve lumiere tarzı kameralar üretip bunları satıyordu. belki de o dönemin en yenilikçi figürü ise george albert smith. 1898 yılında kamerayı hareket eden bir trenin önüne koyarak seyirci için görsel bir deneyim yaratır, ki bu çekime o günden sonra phantom ride denilir. bu çekim ilk filmden daha heyecan verici. seyirciyi bir yolcu yerine koyan en efektif yöntemlerden biriydi.

    ilk dönemin en önemli film yapımcılarından george melies’ye gelelim. kendisi kariyerine illüzyonist tiyatroda başlar ancak bu yeni aletin ortaya çıkmasıyla da heyecanlanır. paris’te film çekerken kamerası üst üste teklemeye başlar ve sahneler de bir anda atlamaya başlar. kazara ortaya çıkan bu durum onu önce bir gözlemevinin görüldüğü, sonra sahnenin ayın teatral tablosuna atladığı la lune a une metre gibi filmler çekmeye yöneltecektir. melies, lumiere’in yarattığı realist filmleri teatral fantezilere dönüştürecek usta bir isim olacaktır.

    kazayla, yaratıcılıkla, inovasyonla, deneme yanılma ile gombrich’in bahsettiği şema artı varyasyon şeklinde sinema icat ediliyor. amerika’nın batı kıyısında ise enoch j. rector isminden bir adam sinemayı ticarileştiriyordu. nevada’da oynanan bir boks maçını daha elli yıl popüler olmayacak olan widescreen formatıyla filme çeker. bu seviyede kurgu olmadığından boks maçını farklı açılardan gösteremez. filmin bir bölümü. the corbett-fitzsimmons fight’ı ilginç yapan şey sinemanın amerikan toplumundaki sosyal yerini ortaya çıkarmasıdır. sinema tarihiçisi terry ramsaye şöyle der : “bu film ortaya çıkana kadar sinemanın sosyal statüsü belirsizdi ama artık entelektüel zevklerden yoksun olduğu kesinleşmiştir, işçi sınıfının ortak eğlencesidir”.

    1898 yılında çok çekimli, kurgulu filmler ortaya çıkmaya başlar. 1899’da filmcilerin en haz duyduğu aletlerden kameranın tekerlekli bir platform üzerine yerleştirilip hareketinin sağlandığı camera dolly yapılır. d.w. griffith’in ıntolerance’taki efektif kullanımı ile birlikte hitchcock’tan tarkovsky’e bütün yönetmenler tarafından hikayelerini, felsefelerini, düşüncelerini anlatmaktan kullanılır. dolly shot’tan sonra sinema literatürüne katılacak diğer bir çekim ise close-up’tır. karakterlerin bir şeyin içinden bakmak değil de, seyirciye bir ögeyi daha detaylı göstermek amacıyla kullanılır. ilk filmlerde kullanılan en çarpıcı ögelerden birisi ise karakterlerin kameranın içine bakarak “hey, you out there in the audience” demesi. filmin içine giren seyircinin aslında film izlediğini unutmaması için kullanılan bir yöntem.
  • 1900’lerin başındayız. dünyanın ilk uçağı ilk uçuşunu gerçekleştirmiş, einstein görelilik kuramını yayınlamış, picasso çıplak kadınlara afrikalı maskeleri gibi suratlar verip skandal yaratmış, new orleans’ta jazz denilen yeni müzik türü ortaya çıkmış, muazzam transatlantik titanic batmış, dünyanın ilk işçi devrimi rusya’da gerçekleşmiş, bosna’daki bir mermiyle avrupa savaşa sürüklenmiş. politikadaki, bilimdeki ve sanattaki bu karışıklık içerisinde sinema da heyecan yaratan yenilikten psikolojik bir deneyime doğru dönüşüm geçirmektedir.

    1903 itibariyle hollywood’un tepelerinde film çekilmemiş, beyazperdenin yıldızları ortaya çıkmamıştır. kurgu, close-up, dolly shot’lar sinemanın ilk yıllarında yaratılmışsa da bilinçli bir şekil ne uygulanır ne de geliştirilir. seyirci ilk heyecanını yitirmeye başlamaktadır ve yeni şeylerin ortaya çıkması gereklidir.
    bunlardan ilki edwin stanton porter isimli eski bir pazarlama şirketi çalışanından gelir. the great train robery isimli filmi daha çok bilinse de bu yeni uygulama the life of an american fireman isimli filminden gelir. meşhur sahnede itfaiye yanan bir apartmanın dışarısındadır. daha sonra sahne odanın içerisine geçer ve itfaiye yangından kadını kurtarır. sonra kamera dış çekimle kadını apartmanın orada gösterir, tekrar içeri girip kadının çocuğunun kurtarılmasına döner. son olarak tekrar dışarı çıkar. sinema tarihçileri tarafından ilk continiuty editing örneği olarak gösterilir. sahne içten dışa, dıştan içe doğru kesilerek olaylar sırasıyla izleyiciye anlatılır. porter’ın kullanımına kadar yönetmenler bu sıçramaların seyircinin kafasını karıştıracağını düşünmüştür. american fireman ile gelen kurgu yöntemi teatral sinemanın yerini aksiyon sinemasına bırakmasını sağladı. filmi izlemek isteyenler buraya...

    daha önce bahsettiğim sinemanın entelektüel zevkten yoksun, işçi sınıfının ortak aktivitesi olduğu yorumundan bir süre sonra sinema kapılarını yeni, daha zengin seyircilere açıyordu. bu seyirci tipi nickelodeonlardan, müzik salonlarından daha konforlu, stil sahibi sinemalar talep ediyorlardı. kısa sürede büyük sinema salonları inşa edilecekti ki buralarda sıradan halk kendisini adeta kraliyet ailesinden hissedebilirdi. sinema artık heyecan yaratan bir medya dışında düşünce aracıydı da.

    bu dönemde ise japonya’da çok farklı şeyler oluyordu. ülkede gösterilen ilk filmler çoğu ülkede olduğu gibi lumiere kardeşler'in filmleriydi. yerel prodüksiyonlar daha sonra hızla ortaya çıkmaya başladı. tiyatrodan çıkan japon filmleri çok büyük öneme sahiptir. bu dönemde ülke sinemasını oluşturan çoğu film popüler tiyatronun iki baskın türünün filmleştirilmiş halleriydi: kabuki ve shimpa. kamera bütün sahneyi önden kaydeder, aktörler geleneksel kıyafet giymiş ve makyajlıdır. hatta kadınları bile aktörler canlandırır. benshi adı verilen kişi, bir kürsünün arkasından olayları anlatır, karakterleri yorumlar, ses efektleri yaratır. 1930’lara kadar popülerliğini yitirmez benshi. ancak 2. dünya savaşı’ndan sonra japonlar batı tarzı film anlatımına geçeceklerdir.

    1897-1908 yılları arasında ise patent savaşları denen dönem yaşanır. çakallığını hepimizin zaten önceden de bildiği edison bu büyüyen medyanın teliflerini almanın hayati önem taşıdığının farkındadır ancak filmi kendisi bulmamıştır, eastman’dadır. o da gider dişlilerle ilgili bir parçanın telifini alır ve her kullanandan ücret talep eder ki herkes kullanmak zorundadır. detaylarına girmeden kısaca geçmek gerekirse, motion picture patents company(mppc) isimli bir şirket kurar edison birkaç şirketle ortak. tamamen anglosakson olan bu grubun amacı bağımsız yahudi yapımcıları sinema endüstrisinden uzak tutmaktır. taa 1918’e kadar davalar sürer. şimdi sinemanın ve endüstrinin en önemli şehri olan los angeles’a ise yapımcılar tam da edison ve mppc’nin zorbalıklarından kaçar. düşük vergi, canlı salonlar daha da cezbedici yapar şehri ve günümüz hollywood’u o dönemden başlayarak şimdiki haline evrilir. mppc ise kendini film şirketi olarak pazarlamaya başlar ve “gelin ve mppc filmi görün” şeklinde sloganlar kullanırlar. ancak bu stratejiden bir süre sonra vazgeçerek kendilerini markalaştırmak yerine oyuncuları markalaştırmaya başlarlar ve böylece bütün görkemiyle star sistemi doğmuş olur.

    star sistemi endüstriyi her haliyle etkilemiştir. artık filmlerde oyuncuların yüzleri daha da çok görünmektedir. ancak seyirci sadece onların yüzleriyle değil, düşünceleriyle de ilgililenmektedir. sinema sessiz olsa da senaryo yazarları ve yapımcılar seyircinin filmin içerisine daha çok çekilmesi için oyuncuların ne hissetmeleri gerektiğini anlamaları gerektiğini düşünmeye başlarlar. bunun için de kamerayı daha yakına getirmeyi, çekimler, kesmeler yapmayı öğrenmeleri gerekecekti. star sistemi özellikle amerikan filmlerinde psikolojinin filmde önemli bir yer tutmasını sağladı.

    amerika’dan dünya sinemasına dönelim. her ne kadar amerikan sineması star sistemi, patent savaşları, hollywood’a taşınma ile aktif gibi görünse de dünya pazarında diğer ülke sinemaları dominanttır. özellikle de fransa. amerikada’ki nickelodeonlarda oynatılan filmlerin %40’ı sadece pathe isimli fransız stüdyosundan çıkıyordu. isveç sineması 1. dünya savaşı öncesinde gelişmekteydi ve ışığın yenilikçi bir şekilde kullanılmasıyla öne çıkıyorlardı. daha çok edebi materyallerden, kader ve ölümlülük temaları üzerine filmler yapıyorlardı ve victor sjöström, mauritz stiller gibi oyuncu ve geleceğin yönetmenlerini çıkardılar. hindistan’da ise 1912’de çoğullarına göre ilk filmleri olan pundalik çıktı. genel olarak hint sinemasında 4 tür film yapılıyordu ki film kültürlerini de etkileyecekti ileride: pundalik gibi ibadet ve dinle ilgili, mitolojik, romanlardan ve melodramlardan türetilen tarihi filmler ve reformist tiyatrodan türetilen filmler. meksika’da ise daha politik bir yönü vardı sinemanın ve iç savaşta rol oynuyordu. pancho villa destek toplamak için propaganda amacıyla sinemayı kullanıyordu. italyan sineması ise yaptığı sembolik ve teknik yeniliklerle dikkatleri üzerine çekiyordu. giovanni pastrone o zamana kadar dek yapılan en yenilikçi filmi, cabiria’yı, 1913 yılında çekti. o günlerde filmler birkaç günde çekilirken pastrone, cabiria’yı 6 ayda çeker. film tarihçisi george sadoul film hakkında “teknik yenilikler ve olağanüstü set, sinemada devrim yarattı” der film hakkında. bilgisayar devri için bile şaşkınlık vericidir film. setten bir görüntü... film tekniğine ise cabiria movements olarak geçen dolly shotlar kullanılır.

    o dönemlerde amerika’da kullanılan iki teknikten bahsedeyim. reverse-angle cutting ve eye-line match. reverse angle cutting bir karakter başka bir karaktere bakarken önce birini gösterip sonra kameranın diğerini göstermesi olayı oluyor. eye-line matching ise önce bir karakteri çekiyorsunuz ama karakter direkt kameraya bakmıyor, sola bakıyor diyelim. sonra kamera ikinci karakteri gösteriyor ama o da direkt kameraya değil de sağa doğru bakıyor. işte burada biz bu ikilinin konuştuğunu varsayıyoruz. o günden günümüze kadar bütün batı sinemasında popüler oldu bu iki teknik.

    şimdi ise ilk yılların en önemli isimlerinden birine geliyoruz, ki bu da d.w. griffith. kendisi eski bir politikacı ve savaş kahramanıdır. kariyerine oyuncu olarak başlamış, senaryo ile devam etmiş ve 400’e yakın kısa film çekmiştir. ilk sinema tarihçilerine göre sinema diline ait hiçbir şey keşfetmese de mevcut film tekniklerine oyuncularla ortak çalışarak duygusal bir boyut kazandırmıştır. griffith o dönemin belki de en ünlü ve tartışmalı filmi olan the birth of a nation’ı yapar. kışkırtıcı bir tarih filmidir. amerikan iç savaşı’nda farklı taraflarda olan ailelelerin çocuklarının birbirlerine aşık olmasını anlatır. filmin yapımı neredeyse 6 hafta sürer, 110,000$ harcanır. filmin tartışmalı olmasının sebebi ise ırkçılık. siyahi senatörler sarhoş ve pis olarak gösterilir. klu klux klan 1877’de dağıtılmasına rağmen film sayesinde 1920’lerin ortalarına doğru 4 milyon üyeye ulaşır.

    the birth of a nation’ı tamamladıktan bir yıl sonra griffith, cabiria’yı izler ve filmden ve kullanılan dolly shotlardan çok etkilenir. filmde yaratılan setler daha sonra yapacağı ıntolerance filmine ilham kaynağı olur. film, tarih boyunca hoşgörüsüzlük temasını keşfetmeye çalışır ve hikâyeler arasında geçişler yapar. hikâye anlatımı gerçekten yenilikçidir. bir hikâye anlatılırken durur ve başka bir hikayeye geçer, sonra ilk hikâyeye döner. seyircinin kafası karıştığından the birth of a nation kadar iş yapmaz film. ıntolerance’ı bugün izlersek sıkıcı gözükebilir fakat iki açıdan önemlidir: öncelikle diğer film yapımcılarını derinden etkilemiştir, japon sineması daha önce bahsettiğim benshi anlatımından vazgeçer. ikinci olarak anlatımda kullanılan kesmeler, kurgu tekniği continuity editing’de olduğu gibi sıralı olayları anlatma için kullanılmamıştır. kesmeler “bu esnada” demek yerine “bakın bunlar tarihin farklı zamanlarından aynı iki örnek” demiştir. ıntolerance’ın sinema tarihine kattığı en önemli şey sahnelerdeki kesmelerin tematik bir araç olarak kullanılabileceği, seyirciye hikaye ya da aksiyon hakkında değil de dizinin anlamı hakkında bir şey fark etmesini, anlamlandırmasını isteyen düşünsel bir tabela görevi görmesi. ıntolerance’ın bu sanatsal katkısı ne yazık ki ekonomik anlamda başarı getirmedi ve griffith 2 milyon dolarlık bütçeyi kendi cebinden riske etti ve hayatı boyunca borca battı.