şükela:  tümü | bugün
  • aslında etrafımızda kol gezen, hatta büyük ihtimalle kendi içimizde barındığımız fakat farkına varamayacak kadar derinlere gömdüğümüz bir kötülük.
    her sabah işine gidip gelen, çoluğuna çocuğuna, hatta belki hasta kaynanasına bakan “sıradan” ve son derece “normal” görünen, kimseye kasıtlı ve görünür düzeyde bir kötülük etmeyen kişilerin içindeki “sıradan kötülük potansiyeli”.

    bu kötülük genelde çok ilginç ve hiç beklenmedik zamanlarda ortaya çıkar. o kadar işlemiş, o kadar motif arasına bezenmiş ve böylelikle kendini görünmez kılmıştır ki kötülüğün emarelerini, ortaya çıkış biçimini ne etraftaki insanlar ne de bu duyguları içinde barındıran bünye fark edebilir. günlük çok kısa, basit konuşmalar arasından sızar gün ışığına. mesela akşam evine dönerken tecavüze uğrayan bir kadına “gece gece sokakta ne işi varmış ki” cümlesinde olduğu gibi, kendince bir sorgulama içeren ama işaret ettiği yön açısından tamamen mağdur tarafa sorumluluk ve dahi suç yükleyen ifadeler.

    toplumsal olarak bakış açısının irdelenebileceği örneklerden ziyade, daha da basit konuşmalar arasına serpiştirilebilir. işten atılan arkadaşı arkasından “e kusura bakmasın yani, öyle böyle yaparım diyordu, böyle gönderirler adamı” minvalinde, haddi olmaksızın durum değerlendirmesi yapmak da aslında temel olarak “nazarın iyiliği” konusunda bizi hayal kırıklığına düşürür. “ben ona kaç kez demiştim, ayrıl o çocuktan diye”... sanırım kendisinden böyle bir eylemde bulunmasını hiç beklemediğiniz, anadolu’da yaşayan beyaz sakallı tatlış dedelerin, soğukkanlılıkla işledikleri cinayetler de bunun bir başka tezahürü. ya da bugün bizi yönetenlerin emrinde çalışan fizik bölümü mezunu genç polislerin bir başka genci döverek öldürmesi, keza…

    en basitinden “kendi düşen ağlamaz” dedikleri, aslında toplumda hiç kimsenin bir başkasının derdine teşne olmadığı, aksine kendi dertleri haricindekileri ciddiye almadığına ve dahi bunlarla alakalı en ufak bir yakınma da duymak istemeyeceğine işaret eder. yine de kötü bir anınızda “canım çok üzüldüm, geçmiş olsun” ifadesini pek sık duyarsınız. istediğiniz basit bir teselli ise, belki işe yarayabilir. ama samimiyet arıyorsanız, kuşkusuz “iyi niyetli temenniler” sizi derdinizden de derin bir kuyuya sürükler. bazı şeylerin eksikliği, varlıklarından daha iyi gelir insana.

    işin en vahim kısmı ise bu insanların, sırf görünürde herhangi bir suç işlememiş oldukları, doğrudan zarar veren bir eylemde bulunmadıkları için kendilerini “iyi insan” diye değerlendirerek, etraftan da benzer muamele ve değerlendirme beklemeleridir.

    eskiden insanları sevmezdim (hâlâ pek sevdiğim söylenemez), özellikle sevmediklerimden uzak dururdum. uzak durup en azından erdemli davrandığımı düşünerek, kendimi rahatlatırdım.
    içimizde var olan kötülüğün ufak çatlaklardan katran gibi ağır ağır dışarı çıkışına gerek kendimde gerek etrafımda (sıkça) şahit olduğum üzere, bu şekilde insanın kendini ve diğerlerini kendinden koruma çabasını bir yere kadar takdir etmekle birlikte, bunun bizi kendi içimizdeki siyaha karşı savunmasız kıldığını düşünmeye başlıyorum.

    erdemli olan, kendini bir kabul edip bunu olduğu gibi bırakmak yerine, özle oynamaya çalışmak. gönlünü daha dingin kılabilmek. “bireyselliği” kapitalizmin iç içe geçirdiği “bencillik” duygusundan arındırarak hayata yedirmek.
    başarılı olup olmayacağını bilmiyorum. ama kendimizi gerçekleştirmek için “başkalarını ayıplayan eylemsizlik” çıkar bir yol değil, bunu anlamış bulunuyorum.
    kılıfımın ne kadarından sıyrılabilirim, bilmiyorum. zira pek çoğumuz “başkalarının mutsuzluklarından kırpıp kendine dair mutluluğun tablosunu çizmek” üzere kurulu geliyoruz dünyaya. fakat yola çıkmaktır mühim olan. yolda olmak güzeldir.