şükela:  tümü | bugün
  • aşk zannedilebilir... dikkatli olmakta ve durumun objektif tahlilini yapabilmekte faideler bulunmaktadır...
  • sıradan gözüken ama gerçekten olağanüstü olan şeyleri fark etme durumu olabilir, ya da olağanüstü sanılan şeylerin sıradan olduğunu fark etme durumu olabilir. şu objektiflik hadisesini becerebilenler bu konuda güzel tespitler yapabilir, ya da bişey yapamazlar. kararsızım bu konuda
  • insanoğlunun ikiyüzlülüğü örnek verilebilir buna. her defasında sıradan bir şey olduğunu bilsem de, karşılaşınca çok olağanüstü bir şeymiş gibi şaşırıyorum.
  • insanların apartmanlarda üst üste yaşaması, bisikletin sadece 2 tekerleğin üzerinde gidebilmesi, uçakların havalanmaları değil belki ama konmaları, bunların hepsi birer mucize mucizelerin en büyüğü de ne biliyor musunuz, yaşlanmak.

    şimdiki aklım olsa yaşlanmazdım diyorum.
    (bkz: güneşin oğlu)
  • allahın mucizeleridir

    not: ben demiyorum din kültür ve ahlak bilgisi kitabı söylüyor
  • sıradan şeylerin olağanüstü gelmesi durumu, içinde bulunulan veya içine düşülen şartlardan dolayı yaşanan; kişinin kapasitesi ve kişiliğinden bağımsız olarak yaşanılabilen bir durumdur...

    sıradan şeylerin olağanüstü gelmesi ile alakası bulunmamaktadır... sıradan şeylerin olağanüstü gelmesi; içine düşülen veya düşürülen şartların sonucu olmayıp; kişinin algılama kapasitesi ile alakalı, süreç içinde değişmeyecek veya o şartların ortadan kalkması neticesinde de idrak edilemeyecek ve sürgit devam edecek bir hadisedir...

    netekim; sıradan şeylerin olağanüstü gelmesi durumu olarak; özenli başlıklaştırılmıştır...

    ancak; sıradan şeylerin olağanüstü gelmesi ile sıradan şeylerin olağanüstü gelmesi durumu arasındaki farkı görememek neticesinde; özensiz başlık olarak da nitelendirilebilmektedir...
  • size sıradan ve olağan gelen bazı şeylerden bir süre yoksun kalırsanız, tekrar elde ettiğinizde veya yaptığınızda olağanüstü, muhteşem, inanılmaz gelir.

    o zamanlar evlydim, eşim 29 yaşında idi ve beyin kanaması geçirdi. doktorlar %5 yaşama şansı verdi, yaşarsa da felçli ve kör kalma ihtimali var idi.
    o güne kadar normal bir hayatım vardı, çalışıyordum, güzel bir evim, iyi bir eşim vardı, ama gene de bazen hayatım ne kadar da tekdüze keşke biraz heyecan olsa diye düşünürdüm.
    meğerse insanın hayatı bir günde değişebilirmiş, ne dilediğine dikkat etmeliymiş.

    eşim*yoğun bakımda 2 hafta kaldı, kapısında nöbet tuttum, yıkanmadım, eve gitmedim, yemek yemedim, ağlamaktan yüzüm değişti.
    yoğun bakımdan çıktıktan sonra 4 ay hastanede bir sandalye üstünde yaşadım, eve sadece yıkanmak ve temiz çamaşır almak için giderdim, yıkanırken suçluluk duyardım, "o orada yatıyor ve ben kendim için birşey yapıyorum, ne kadar bencilim" diye.

    eşim orada öyle yarı felçi ve beni tanımaz halde yatarken hayatımızın bir daha asla eskisi gibi olamayacağını düşünürdüm. bir daha asla el ele tutuşup sahile inip birer bardak çay içemeyeceğimizi, bir daha asla birlikte sinemaya gidemeyeceğimiz, birlikte bir masada oturup yemek yiyemeyeceğimizi, okey oynayamayacaımızı, beni bir daha hiç hatırlayamacağını ve daha birsürü eskiden önemsiz ve olağan kabu ettiğim şeylerin hayatımızdan çıkıp gittiğini düşünürdüm. ağlardım. bana baktığı zaman ağlamayı keserdim, üzüldüğümü anlamasın isterdim, şakalar yapardım o da bana "sen kimsin" derdi.

    sevdiğin tarafından hatırlanmak çok olağanüstüyümüş meğerse.

    evlilik yıldönümümüzü evde geçiremedik, meğerse yıldönümünü evde geçirip birer kadeh şarap içip sevişmek ne kadar olağanüstüymüş, ne şık bir yerde yemek, ne muhteşem bir hediye, ne las vegas'a 2 bilet gerekirmiş. meğerse tekli bir koltuk üstünde değil de yatağına uzanıp sere serpe yatmak ne olağanüstüymüş.

    yılbaşını evde geçirebilmek için izin aldım doktorundan, yalvar yakar. meğer en güzel ve en buruk yılbaşı oymuş. sadece evde oturup sevdiklerimizle birşeyler atıştırmak, evde olabilmek, evde olabilmek.

    hastaneden hiç çıkamayacağımızı sanırdım, artık hep hastanede yaşayacağımızı düşünürdüm, ağlardım. o görmesin diye saklanırdım ağlarken. meğerse bağıra bağıra ağlamak, başını onun göğsüne yaslayıp "geçecek hepsi" cümlesini duymak ne olağanüstüymüş de anlamamışm.

    4 ayın sonunda eve çıktık, zorlu bir süreçten sonra eşim eski sağlığına kavuştu, çok az bir oryantasyon problemi ve ayağında küçük bir blgede hissizlik ona hatıra kaldı.
    ben ise sıradan şeylerin aslında ne kadar olağanüstü olduklarını öğrendim.
  • olağanüstü: olağan olmayan, yani gerçekleşme olasılığı, sıklığı sıfır veya çok düşük olarak bilinen (= sıradışı)
    sıradan: sıra-dan, yani benzerleri defalarca gerçekleşmiş, gerçekleşme sıklığı çok yüksek olan, artık alıştığımız

    sıradan şeylerin sıradışı gelmesi: sık sık olan, olmasına alışılan şeylerin... öeh sıkıldım. bir keresinde uzayı gördüydüm mesela taksim meydanından. gökyüzüne baktığımda bakışlarım gökyüzünü görmeden koskoca uzay boşluğuna dalmıştı durduk yere. basbaya da sıradan birgündü. tool dinleyerek hızlı hızlı istiklali geçecek, ara cafede arkadaşlarla buluşunca da makarna ve buzlu elmalı yeşil çay söyleyecektim. çok açtım. bunları düşünerek meydana ayak basmıştım ama işte tam onda karşımdaki gökyüzü koarrrşş diye bir ses çıkararak, eriyip kopan koca bir buzul parçası gibi önümden kayıp gitti. altta bildik taksim meydanı, vızır vızır insanlar, ışıklı panolar vardı ama üstlerinde devasa simsiyah uzay boşluğu açılıyordu. dünyanın balkonu olmuştu durduğum kaldırım ve uzaya bakıyordum. çok küçüktük lan. çok zavallıydık. ürpererek dondum kaldım orada. çok korkutucuydu ama çok da büyüleyiciydi. ama pek sürmedi, bi çocuk geldi abla sakız diye. korkup hemen gözünü kapattı gezegen, gördüğüm uzay boşluğu kapanıp trank diye mavi gökyüzü yerine indi. baktım biraz daha ama sımsıkı yummuştu bi kere gözlerini. tool dinleyerek yavaş yavaş istiklali geçtim ben de. arkadaşlara anlatmak çok istedim olm harbiden uzay boşluğundaymışız biz diye, ama biliyorum anca anlamış ehemehe diye dalga geçecekler ve ben de anlatamayacağım "biliyordum ama ilk kez idrak ettim işte"yi.

    böyleyken böyle. bilmekle idrak etmek arasındaki fark da bu duruma sebep olabiliyor.
  • 1.90 boyundaki bir adamın ortalama 20 cm. uzunluğunda bir ayakla nasıl koşabildiği veya dolmuşta nasıl ayakta durabildiğidir.

    adamın sadece yürüdüğünü biliyorsun. ama allah bilir hangi numaralı lif kasılıyor. adım atarken hangi parmağı ne ara çalıştırıyor. ne ara dizini büküyor. ne ara bacağını kalça tarafından çekiyor. vs.

    düşününce çok garip geliyor. bu beden çok karışık bir durumda.
    düşününce, adeta insanın kafasında filler cinsi münasebete başlıyor.
    en iyisi hiç düşünmemek anasını satim. yürüyor işte sana ne içinde ne filmler çevirdiğinden.

    bir reklam vardı, "merak ne güzel şey. güzel şey merak" diye.
    bu reklamı yazan adamın dünyadan ve merak olgusundan bihaber olduğu iddasına kalıbımı basarım.
    merak ne güzel şeymişmiş. siktir lan ne güzeli. merak adamı aklından, canından eder.
    kaç tane meraklı çocuk "lan bu küçücük iğne nasıl kurşunu patlatıyor" derkene nalları dikti?
    merak ne güzelmiş.

    ayrıca dikkat ettiysen, insan ya meraktan ya yarraktan giden lafını kullanmadım. çünkü insan sadece meraktan giden. lakin bir ara yarrağa merak salarsın, zencinin biri gelir, kökler, iç kanamadan nalları dilersin zeus babaya doğru.

    merak iyi bir şey değildir. malum yerinizden kan alınmasına sebep olur.
  • sıradan bir hesap makinasında 10'u 3'e bölüp çıkan sonucu tekrar 3'le çarpıncı 10'u bulamamak gibi mesela.