1. dünyanın en tatlı, en içten, en hoşsohbet, en "harbi" insanı olabilir kendisi, istanbul film festivali kapanış töreninde aldığı ödülü "anlattığı dönemde hayatını, sevdiklerini, sağlığını kaybedenlere" adamıştır, daha sonra kokteylde kendisini tebrik eden herkesle uzun uzun sohbet etmiştir, samimiyetle gelecek projelerini anlatmıştır.
  2. televizyon ve beynelmilel filminin kamera arkası görüntülerinden ve katıldığı sohbetlerden anladığım kadarıyla en sitemli olduğu şeylerden bahsederken bile yüzündeki gülümsemenin solmasına izin vermeyen sanatçı. ayrıca kim olduğundan haberi olan insanlardan!

    edit : bu sinemacı " sırrı süreyya önder " için yazılmış bir tanımdı, hala geçerli olduğunu umuyorum. politikacı sırrı süreyya önder için beslediğim duygular maalesef bu kadar net değil, çünkü ağzından çok net cümleler çıksa bile, çıkmayanlar da önemli politik söylemlerde.
  3. geç tanımaktan dolayı çok hayıflanacağım ve başımı öne eğeceğim adamdır. adamdır diyorum şu toprağın bağrına bastığı insana adam gibi adam demesinden ötürü. dünyayı gezmişliğim, milyon insan tanımışlığım yoktur amma ben de bir boş zaman geçirdiysem şu toprak üzerinde beni kurduğu her cümle ile her defasında tokatlayan, sıvazlayan, ağlatan, utandıran, kavrayan bir adam olmuştur. gözlerimi kapatıp bir ama gibi dinlemeyi başarabilseydim bir ibadet mekanında içimi ruhanilik saracak, felsefecilerin bir sözüyle kedi gibi patilenmiş bir fare gibi hissedecektim kendimi. her daim kendini aynı hizada gören ve aynı şeyleri gören farelerin her zaman tepeden bakabilmek için aşağıya, olanları 4 boyutlu görebilmek için bir kedi patisiyle savrulmaya ihtiyacı vardır diyor ya ünlü feylosof işte öyle. şimdi seyretmeden beynelmilel’ e ettiğim her cümleyi memnuniyetle yiyerek başımı öne eğiyorum. bir ama gibi dinlemeyi becerebilseydim kendini, orada ruhumun çarkıfeleğini döndüren bu adamın yine de, her şeye rağmen ağlamaklı ses tonuna eşlik eden güleç yüzünü göremediğim için üzülürdüm bir tek. gözlerimi kapatıp diyorum çünkü gözleri renklere ve fakat dünyanın tüm pisliklerine kapalı insanların gelişkin sezgilerine kavuşarak dinleyebilmekten söz ettiğim için.

    ben bu adamın bir şeyi olmak isterdim. yakınında bir amca kızı, köylüsü, sette çay dağıtan bir yardımcısı, sıkı sıkı kapadığı ceketinin otururken buruşmuş yırtmacını ütüleyen ütücüsü mesela. konuşurken bir yandan oyunculuğa dair ettiği laflar ile oyunu, oyunculuğu, yönetmenliği, bu toprağın insanını iyi tanımak için uğraşmış bir sosyoloğu, antropoloğu, “birinin sorunu varsa çocukluğuna dönülür öyleyse bu toplumda geçmişi ile yüzleşecektir” derken bir psikoloğu gördüm gözlerinde. sanki taptuk kapusunda odun taşımış bir yunus torunu gibi bir tarafı duru, konuşurken öbür yanı eğilip bükülüyor fakat ağzından çıkan yüklemlerde sözleriyle kaskatı, yüzümüze gözümüze çarpan bir film çekiyordu. o yumuşacık gönülden hem mizah buharlaşıyor hem de itirazın kopyası değil aslı konuyordu önümüze. bu öyle kıçını sallayarak pahalı barlarda söylenen rock şarkılarının itirazı gibi başkaları için başkalarına söyleyen bir müziğe benzemiyordu. her cümlesinde anadolu’nun geri çekilen ve ön tarafı başkalarına bırakan terbiyesinden olma adam duruyordu oracıkta. sesine, tonlamasına, yerel ağzın temizliği, duruluğu, keskinliği sinmiş bir hitabet izliyordum. sözcük seçimi ya da ağız özenti ve kaplama bir ağız değildi. edilen her kelime belli ki bu hayata uzun yıllar boyunca sızmıştı. dün öğrenilmiş gibi durmuyordu. eminim ki çok az entelektüel bu kadar karalamasız konuşabilir ve meramını böyle sade ama vurucu anlatabilirdi. ödülünü armağan ettiği çocuklar için kurduğu cümleyi aynen tekrar edemeyecek olmanın verdiği korku ile yazamıyorum ama siz bulun bakın ne dediğine.

    ne olurdu şu topraktan daha fazla çıksaydı bu kendine güveni tam, yerel ağzından ve ait olduklarından utanmayan adamlardan. “ben emredemem, bağıramam çağıramam zaten böyle yapılan işten hayır gelmez” derken zaten deki ilk hece kısa okununca ve hayır daki h harfi arapçadaki gibi gırtlaktan vurgulanınca öyle bir rahleye çöküyor ki insan öğretmeye çalışmayan bir adama öğrenci oluyor.
  4. sakin sakin, yüzünde daima bir ufak tebessümle başlıyor anlatmaya ve istiyorum ki hiç susmasın; hayatını, fikirlerini anlatsın, ben de dinleyeyim.
  5. kalanlardan..

    ağır bir mağlubiyet duygusuydu.kime ya da neye yenilmiştim?okulun kapısından içeri girince başımı öne eğip usul usul yürüyordum kütüphaneye.o afiş takıldı gözüme;
    http://www.mulkiye.org.tr/…e/icerik/sinifacilis.gif
    okudum.bir daha okudum.iyi bir şeyler düşündüğümde ya da iyi bir şeyler olduğunda yüreğime yürüyen sıcaklık..öylece kaldım panonun önünde..akşam olsa hemen.

    hakan yurdakuler, ali fuat okan, hakan şenyuva, şevki kobal,adil olcay ve bahri gülpınar adlarını duymuştum mülkiye tarihinin kıyılarında.onlar gidenlerdi.peki ya kalanlar?sırrı süreyya önder adını filmiyle tanışmadan önce ezber eden yoktu galiba.ne acı.

    aziz köklü'deki film gösterimi bitince alkışlarla yürüdü kürsüye..mikrofon çalışmadı.varsın olsun."gerek yok" dedi."bizim sesimiz gür çıkar."aziz köklü salonu'nun büyük amfi olduğu zamanları anımsattı.ders;siyaset bilimine giriş.
    "burda öğrendiklerimi hiç unutmadım.layık olabilmişimdir inşallah" dedi.yaklaşıp yanına; sen ne güzel adamsın be üstad diyemedim.7 yıl mahpusluk koyar mı sana,durdurabilir mi doğru bildiğini söylemekten, teslimiyet nedir öğretir mi diye soramadım.sessizce geçtim yanından.tebessümü silinmesin diye zihnimden bakışlarımı çekemedim üstünden.

    sahi neydi ki yenilmek.başım dik çıktım bu kez okuldan.söyleyecek çok sözümüz,yürüyecek çok yolumuz var.bildim.
  6. edip cansever'in ahmet abi'sine benzettiğim bir abi. öyle ki, tanıştığınız anda alırsınız abi sıcaklığını sırrı abi'den. herkese siz diye hitap edilen bir ortamda bile "ah güzel sırrı abim benim" diye açmak istersiniz kendinizi. çünkü bir güzel kadeh tutuşu vardır sırrı abinin, ki azdır rakı kadehinin bir ele böylesine yakışmışlığı. üstelik eskiden değil şimdiden; dirseği iskemleye dayalı ki, gökyüzüne dayalı diyebiliriz yine edip'ten esinle.

    "insan yaşadığı yere benzer" der ya edip cansever o meşhur şiirinde sonra devam eder hani, "konya'nın beyaz / antep'in kırmızı düzlüğüne benzer" diye. işte sırrı abi de yaşadığı yere benziyor. ama bir farkla; yaşadığı yere benzeyerek sırrı süreyya önder olunabileceğini gösteriyor dünya aleme.

    yönetmen pozu yapmadan da yönetmen olunabileceğini, buram buram insan sıcaklığı taşıyarak da sanatçı olunabileceğini, değişmeden kalınabileceğini gösteriyor. bu yüzden bir umut gibi duruyor bir sürü pisliğe bulaşmış piyasanın ortasında; hani can yücel'in "salonlar piyasalar sanat sevicileri" dediği bataklıkta.

    bir de henüz ismi belli olmayan yeni filminin bir cümlesi var ki (şimdi yazmayayım büyüsü kaçmasın), sırf o cümle bile gümbür gümbür bir şeylerin geldiğini müjdeliyor.

    ah sırrı abim benim diyorum ben de edip cansever'e öykünerek; "diş değil, tırnak değil / bir mendil niye kanar?" diyorum memleketin güneylerine bakarak.

    çünkü biliyorum ki, bu memleketi en iyi onun gibi bedel ödemişler anlar. çünkü -kaldıysa başka onlardan- yine onun gibi abilerdedir umut. onlardır umudu dürtüp umutsuzluğu yatıştıracak.
    sahi sırrı abi, bir mendil niye kanar?

sırrı süreyya önder hakkında bilgi verin