şükela:  tümü | bugün
  • sivil toplum orgutleri tarafindan mevcut iktidarin birtakim kararlarina ve uygulamalarina muhalif olma durumu. yurdumuzda sivil toplum orgutleri yaptirimi olmayan kuruluslar oldugu icin boyle bir itaatsizlik durumu sonuc vermiyor ne yazik ki..
  • (bkz: sürekli aydınlık için bir dakika karanlık) eylemleri ile gündemimize oturan ama hiç bir zaman türk tipi demokrasi dışına çıkmadığımızdan sonuca ulaşmayan eylemler...
  • sivil olma bilincinin, itaat etme koşullanmışlığını aşmasını önkoşul olarak gerektiren olgu.
  • "sivil itaatsizlik ve pasif direnis", thoreau'nun bir kitabi,ayrica (bkz: walden)

    sivil itaatsizlik, uzlasmacilik-uygitsincilik ve statükoculuk kesinlikle degildir, en basit anlamla,
    mevcut mecellerinin reddi ve ihlalidir, yıkıcı-bozuk bir sistemle isbirligini reddeder.(bkz: vicdani ret)

    i. (bkz: pasif direnis),(bkz: gandhi)(bkz: hindistan)
    ii. (bkz: dogrudan eylem)
    iii. (bkz: birey ve devlet)
  • kurucusu teorik olarak belki thoreau görünebilir ilk bakışta ama bu doğru değildir zira sokratla başlar, ama pratikte tek bir peygamberi vardır bu işin oda mahatma gandhidir.
  • askerlikte ucu gizliden gizliye bilenen duygu.
  • amerikan yazar henry david thoreau 'nun 1849'da savaş döneminde yazdığı makale. bağımsızlık özlemi çekip milletlerini bu yolda teşvik eden liderlerin baş ucu kitabı.
    örnek: gandhinin satyagraha - pasif direnişi

    despot ve diktatörlerin machiavelli okuması gibi.

    ders notlarımdan:

    sivil itaatsizlik/pasif direniş, tek başına kullanılmaya kalkışıldığında topyekün bir değişim için yeterli ve etkili bir metod gibi görünmüyor. mücadele araçları zamanın getirdiği şartlara bağlı olarak bazen konjonktur tarafından dayatılır. mücadelenin verildiği coğrafyadaki toplumsal doku ve inançlar da mücadele biçim ve araçlarına etki eden önemli faktörlerdendir. bir de,açıklanmasına ne zamanın ne de toplum dokusunun tek başına yeterli geldiği surpriz ve “kendinden zuhur”ilkesine tabi gelişmeler söz konusudur ki, bu durum, mücadele biçimi ve araçları konusunda statik ve muhafazakar düşüncelerin ve bu düşüncelere dayalı bilumum pratiğin karşısında geçerliliğini yitirivereceği kaotik bir durumdur. gerektiği yerde gerekeni yapmanın “nasıl” ını ve “niçin” ini bilenler için sivil itaatsizlik kavramında ifadesini bulan mücadele metodu gerektiğinde kullanılabilecek(ana stratejiye bağlı bir taktik/genel taarruza tâbi bir manevra şeklinde tabii) ve halihazırda da değişik şekillerde zaten kullanıla gelen bir metottur. thoreau’nun sivil itaatsizlik denemesi kendi içerisinde tutarlı bir bütün olmaktan ve dolayısıyla soylu bir “tatbik sistemi” olarak kabul edilmekten oldukça uzak. thoreau’nun kaleme aldığı “sivil itaatsizlik” bir teori olarak dahi kabul edilemez. bir dünya görüşünün perspektifine sahip olmayan thoreau’nun mezkur denemesi, içindeki haklı öfkenin sesine kulaklarını tıkamayan bir adamın, bu öfkenin ilhamı ve projektörü ile devlet-insan ilişkilerine el atması ve devlet karşısında kendi tavrını da bu “el atış” a sos olarak boca etmesinden ibaret.

    ileride “silah” ve “şiddet” karşısında aklın ve ruhun gücünü göklere çıkaracak olan gandhi’nin satyagraha öğretisinde de görülecek olduğu gibi, şiddeti mütemadiyen akıl ve vicdanın karşısında konuşlanmış görme ve göstermeyi, yüzümüzü ne yana dönsek orada bize karşı sırıtır buluyoruz. hareket için hareketin, şiddet için şiddetin şiddetle reddedildiği ve kol gücünün fikre sımsıkı şekilde tâbi kılındığı büyük doğu- ibda dünya görüşü; aklın,ruhun ve silahın hakkını teslim etmekte benzersiz olan islam’a muhatap olan anlayışın tek adresi olmasından mütevellit, ruh-akıl ve şiddet kavramları arasındaki muvazenenin de tek adresi değil midir? silahlı efendimiz, akıl ve ruhta, yeryüzünde gelmiş ve geçmiş tüm insanların kendisi ile yarışmasının muhal olduğu bir peygamber değil miydi. “hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır” ölçüsü ile; devşirdiğimiz hikmetleri yerli yerine oturtmak ve gerektiğinde pratiğe dökmek ve gene pratiğin verileri ile teorimizi zenginleştirmek adına buyrun..
  • sivil itaatsizlik

    “en iyi yönetim hiç yönetmeyendir”; insanlar buna hazır olduğunda, yönetimleri bu soydan olacaktır elbet.

    bir yurttaş vicdanını bir an için olsun ya da bir parçacık bile olsun yasa koyucunun ellerine bırakmalı mıdır? öyleyse her insanın bir vicdanının olmasına ne gerek var?

    istenir sayma hakkını gördüğüm tek zorunluluk ne olursa olsun doğru bildiğimi yapmaktır. şimdiye dek yeterince söylendiği gibi, bir tüzelkişiliğin vicdanı yoktur, ama vicdanlı insanlardan oluşan bir tüzel kişilik, vicdanı olan bir tüzel kişiliktir.

    yasa bir parçacık daha doğru, birazcık daha adalete düşkün kılmaz kişiyi; üstelik yasaya besledikleri saygı aracılığıyla, en iyi niyetliler bile tanrının günü hukuksuzluğun, haksızlığın araçlarına dönüşüp dururlar.

    yasaya duyulan aşırı saygının bildik, olağan sonuçlarından biri işte: sıra sıra askerin,albay,yüzbaşı, onbaşı, er, barut taşıyıcı, artık her neyse, göz alıcı bir düzen içinde uygun adım, hep birlikte dere tepe aşıp savaşlara gittiğini görebilirsiniz. peki neye karşı? kendi iradelerine,sağduyu ve vicdanlarına karşı...

    bir yığın kişi devlete kulluk ediyor böyle, insan olarak değil tabii, makine olarak, gövdeleriyle. bu insanlar kendilerini taş,toprak yerine koyuyorlar, odun yerine! yine de bunlar gibiler çoğu kez iyi yurttaş sayılıyor.

    diğerleri, daha çok yasa koyucular, politikacılar, hukukçular, papazlar, memurlar gibileri, öncelikle kafalarıyla kulluk ederler devlete; bunların da ahlaki tercihlerde bulundukları pek görülmediğinden, tanrı’ya olduğunca, farkında olmaksızın iblise hizmet etmeleri ihtimali epeyce yüksektir. insanların tümü başkaldırma hakkını tanıyıp onar: yönetimin zorbalığı ile yetersizliği günden güne daha da çekilmez duruma geldiğinde, ona bağlı kalmayı reddetmek, ona karşı direnmek hakkıdır bu.

    bir tek erdemli kişiye karşı dokuz yüz doksan dokuz erdemli geçinen kişi vardır. haksızlık yönetim makinesindeki zorunlu sürtünmenin bir bölümü ise, haydi bakalım işlesin dursun! öte yandan, sizin bir başkasına yapılan haksızlığın aracı olmanızı gerektirir bir doğaysa bu makine, benim önerime kulak verin: yasayı çiğneyin! yaşamınız bu makinayı durdurmaya yarayacak bir karşı sürtünme olsun. yapmam gereken şey, ne olursa olsun, kendimi lanetleyip durduğum haksızlıktan sakınmak, kendimi ona vermemeye dikkat etmektir.

    hapishaneyi tanıyan insanların uslanacaklarını düşünenler yanılıyorlar. haksızlığı birazcık olsun tatmış kişinin buna karşı ne denli uz dillilikle, ne denli etkililikle uğraş verebileceğini bilmiyorlar.

    varlıklı kişi, kendini varlıklı kılan kuruma satılmış olur hep. tam doğrusunu söylemek gerekirse, para çoğaldıkça erdem azalır; nedeni açık, para, insanla amaçladıklarının arasına girer.

    para kişinin cevaplamak zorunda kalabileceği nice soruyu bir kenara bıraktırır; bu arada zorlu, o ölçüde de gereksiz bir soruyu, yepyeni bir soruyu kişiye dayatır: nasıl harcamalı? böylelikle de kişinin üzerinde durduğu ahlaki düzlem kayıp gider.

    konfüçyüs der ki: “ bir devlet aklın ilkeleri ile yönetiliyorsa, yoksullukla sefalet utanç vericidir; yok, bir devlet aklın ilkeleri ile yönetilmiyorsa, varlıklılıkla sefahat utanç vericidir.”

    hiçbir engel tanımaksızın peşlerine düşen düşüncelerimin üstüne kapıyı özene bezene kilitlediklerini izledikçe gülümsemekten başka bir şey yapamıyordum. bana erişmeyi başaramadıklarından, gövdemi cezalandırmaya karar vermişlerdi.

    hapishaneden çıktığımda yaşadığım devleti daha açık, daha belirgin bir biçimde gördüm. aralarında yaşadığım insanlara ne ölçüde iyi komşu, iyi dost olarak güvenilebileceğini anladım: yalnızca iyi gün dostuydu hepsi, doğru olanı yapmaya öyle pek niyetli değildiler. göze almayı bilmiyorlardı. arada bir katıldıkları törenlerle, arada bir dua etmeyle, kendi güvenilir fakat hiçbir şeye yararı dokunmayan yollarında yürümekle cennete gideceklerini umuyorlardı. çoğu yaşadıkları kasabada “hapishane” gibi bir kurumları bulunduğunun bile farkında değil.