şükela:  tümü | bugün
  • inanmasi zor -ya da hayvanin varligindan habersiz benim gibi zooloji cahilleri icin zor- ama boyle bir hayvan var. ilk gordugumda cok sasirmistim, kugunun negatifi gibi, piril piril simsiyah tuylu, kipkirmizi gagali, cok gorkemli, ama kugunun beyaz olmasina sartlandigimizdan olsa gerek insana tuhaf gelen bir yaratik. neler oluyor hayatta netekim...

    bin sene sonra edit: zaman icinde baslik basimiza kalmis belli ki. kugunun siyah versiyonu diye kuru ötesi bir tanim da giriverelim bari buraya.
  • kuğu gölü balesinde odiledir siyah kuğu, hatta sözlük versiyonunda* kendisini cheja başarıyla canlandırmıştır.
  • zoolojide cygnus atratus olarak adlandırılan, http://www.scz.org/animals/s/bswan.html adresinden resimlerini görebileceğiniz, son derece zarif hayvanlardır.

    bu tuhaf ve gizemli yaratıkların nasıl var olduklarını, çok güzel bir avustralya masalı anlatır.
    efsaneye göre, vakti zamanında, dünyanın görünmeyen yüzünde yaşayan, güneşin altında dans edip koşuşan savaşçılar varmış. hava ne kadar sıcak olursa, bunlar o kadar neşelenir, coşkuyla hoplayıp zıplarlarmış. yüksek tepelerin içine oyulmuş tünellerde yaşayan bu ırkın erkekleri sık sık ava çıkarlar, koşup dans ederler, ok fırlatma yarışmaları yaparlarmış, bir de eğri bir değnek şeklinde çok güçlü bir silahları varmış ki, çok usta birisi fırlatınca, ne kadar uzağa giderse gitsin tekrar kendi eline geri dönermiş. yine böyle ava çıktıkları bir gün, çamurlar arasında bir göle varmışlar, saz kesip, topladıkları kökleri (bu kökler kabilenin en favori yiyeceğiymiş) koymak için büyük sepetler örmeye başlamışlar. derken birisi çıkıp, "bu kadın işidir, bırakalım onlar yapsın, biz avlanalım" demiş ve bu önerisi coşkuyla karşılanmış.* bunun üzerine mimosa köklerinden yaptıkları demetleri bırakarak, balık avlamaya karar vermişler ve herkes oltasına yem bulmak için bir tarafa dağılmış. çoğu savaşçı oltalarının ucuna bataklıktan çıkardıkları kurtları takarken, kabile resinin oğlu, kendi kancasına akşam yemeği için sakladığı çiğ et parçasını iliştirmiş, bu yaptığını da kimse fark etmemiş.
    vakit geçmiş, hiçbirinin oltasına tek bir balık bile gelmemiş. güneş gökyüzünde kıpkızıl olup her tarafı tunç rengi ışıklarla siyah gölgelere bürüdüğünde, eve dönme vakitleri gelmiş ve yiyeceksiz kaldıkları için hepsi acıyla yakınmaya başlamışlar; lakin, tam o sırada, reisin oğlunun oltası birden hareketlenmiş, oğlan gölün ortasına doğru giden ipi bir türlü tutamayarak arkadaşlarından yardım istemiş. diğerleri, bunun kocaman bir balık olduğunu düşünerek, hevesle işe girişmişler, ipi var kuvvetleriyle çekerek avı yakalamışlar.
    yakaladıkları, gerçekten de kocaman bir hayvanmış ama maalesef balık değilmiş. ne olduğunu bilmedikleri bu yaratığın karşısında, korkuyla birbirlerine bakmışlar. hiçbiri daha önce böyle bir şey görmemiş, ama bazıları zamanında büyükannelerinin, babalarının hikayelerini hatırlayarak korkuyla gerilemiş ve şöyle demişler:
    - bu bir ejder. bir ejderin yavrusu. çabuk bırakın ipini, geri gitsin.
    herkesten onaylayan nidalar çıkmış, fakat reisin oğlu ipi bırakmamış. birden, karanlıklara bürünmüş gölün derinliklerinde bir kıpırdama olmuş, yavru ejderin annesi ininden çıkarak suyun üzerinde belirmiş; korkunç sarı gözleri pırıl pırıl parlıyormuş.
    -bırakalım! diye korku içinde bağırmışlar yeniden. ama reisin oğlu karşı çıkmış,
    -ben bırakmam! sevdiğim kıza üç günlük yiyecek götürmeye söz verdim! bu onun bütün ailesine yeter, yiyemeseler bile kardeşlerine oyuncak olur, böylece onun kalbini kazanırım! diye haykırmış, ve bunları söylerken kılıcını kocaman ejderin sırtına doğru fırlatmış. yavrusunu kaybeden anne ejder bir an bile umrunda olmamış.
    artık güneş neredeyse batacakmış, güneşin vadiye düşürdüğü gölgeler iyice uzamış, ama tepelerde hala altın-kızıl ışıklar varmış. avcılar, reisin oğlundan aldıkları güçle hiç korkmadan koşmuşlar, çünkü korku artık arkalarında, o gölün dibinde kalmış. ama...
    birden bir ses duymuşlar, daha önce hiç benzerini işitmedikleri bir ses, ve tedirgin bir şekilde arkaya bakmışlar, ne görsünler, gölde sular yükseliyormuş ve ejderi yakaladıkları yer neredeyse kaybolmuş... hepsi ürküntüyle gökyüzüne bakmışlar, fakat tek bir bulut bile yokmuş... sular hızla yükselmiş, bunlar da geri gelen korkunun etkisiyle koşmaya başlamışlar...reisin oğlu, sırtında yavru ejder olduğu halde hepsinden hızlı koşuyormuş. sonunda evlerini oymuş oldukları yamaca varmışlar, çabucak tırmanmışlar ve derin bir nefes almışlar. "artık rahatız" diye konuşmaya başlamışlar, o sırada içlerinden birisi aşağı bakmış ve bir çığlık atmış. bunun üzerine diğerleri de baktıklarında, bütün vadinin sularla kaplandığını görmüşler. yemyeşil sular büyük bir hızla yükeliyor, ağaçları bile örtüyor ve yamaca doğru tırmanıyorlarmış. korkudan ödleri patlayarak evlerine koşmuşlar, burada kadınlar bu olanlardan habersiz konuşuyorlar, çocuklar ise oynuyorlarmış, bu ufacık çocuklar bile, reisin oğlunun sırtındaki yavru ejderi görünce başlarına bir felaket geleceğini anlamışlar.
    "su, su!" diye haykırarak koşmuş diğer erkekler, gerçekten de, arkalarındaki yeşil su durmuyor, zirveye doğru yükseliyormuş. o sırada, reisin oğlu sevgilisini görmüş ve "ben seni kurtaracağım!" diye haykırarak, kızı kucağına almış, niyeti onu suların erişemeyeceğine inandığı en yüksek ağacın tepesine çıkarmakmış... ama birden ayaklarında bir soğukluk hissetmiş, ayaklarına baktığı anda çığlığı basmış, çünkü bunlar kendinin değil, kocaman bir kuşun ayaklarıymış... dehşet içinde kollarındaki güzel kıza bakmış, ama kızın yerinde de artık kocaman bir kuş varmış... yanındaki arkadaşlarının hepsi birer kuş olmuş, kanatlarını çırpıyorlarmış... ellerini yüzüne kapatmak istemiş, ama bu uzuvlarının yerinde artık iki tane simsiyah kanat varmış... bağırmak, ağlamak istemiş, ama boğazından başka türlü sesler çıkmış, çünkü boynu da artık uzun, ince bir kuş boynuymuş.
    sular artık beline kadar gelmiş... bir de bakmış ki, sevgilisiyle yan yana yüzüyorlar... sudaki aksine bakmış: siyah bir kuğu... bütün kabile halkı, siyah kuğulara dönüşmüş...

    işte bu, siyah kuğuların başlangıcı olmuş. bunlar bir daha asla insan olamamışlar. hala birbirleriyle tuhaf bir dilde konuşurlarmış ama, sesleri ne insan, ne de kuş sesine benzermiş. yavru ejder ise, annesiyle birlikte tekrar gölün dibindeki evine gitmiş. o günden sonra da, bir daha asla sular yükselmemiş. ama dünyanın öbür tarafında yaşayan karaderili insanlar bu suya hiç yaklaşmazlarmış, çünkü ejderin ne zaman o uzun pençeleri ve altın rengi gözleriyle sudan çıkacağı hiç bilinmezmiş. karaderili insanlar derlermiş ki, ejderin evinde çok ama çok güzel çiçekler varmış, ama hiçbiri onları görmek için diplere inmeye cesaret edemezmiş. bunun doğru olup olmadığını belki siyah kuğular bilirmiş, ama gece karanlığında onların birbirlerine söyledikleri hüzünlü sözleri hiç kimse anlamazmış...
  • tunalı hilmideki kuğulu parkta ikamet eden yaratık. popper haklıymış dedirten yaratık.
  • (bkz: black swan)
  • the merchant of venice'in birkaç sahnesinde görülen zarif hayvan.
  • bir teorinin mi, yöntem iddiasının mı neyin öznesi bu..

    derler ki;
    dünyada hiç siyah kuğu olmadığını ispatlamanın tek yolu, dünyadaki bütün kuğuları tek tek incelemek ve hiçbirinin siyah olmadığın görmekten geçer ancak..

    zender 'in katkısı ile edit:: karl popper'ın refutability * in öznesidir bu black swan..
    ayrıca (bkz: yanlışlanabilirlik ilkesi)