şükela:  tümü | bugün
  • filmini izlemeden önce bir kritiğini yaparsak, bir filminin çekilmesinin ne kadar zor olacağını tasavvur edebileceğimiz roman.

    bunun filmini çekmek istiyorsak, bir dış sesin felsefi çözümlemeleri sürekli okuması, sorular sorması gerekli ki bu koskoca filmi bir "yemekteyiz" konseptine indirgeyebilir. o yüzden muhtemel hayal kırıklığından ötürü filmini izlememeyi düşünüyorum. ne clooney, ne tarkovsky kurtarabilir bu filmleri. (yine de iki filmden birinin başarılı olma ihtimali var, ama düşük işte.)

    uzattım. konu, eternal sunshine of the spotless mind'ın tam tersi gibi düşünülebilir. onda insan zihnindeki izlerin silinebileceği gösterilmişti bunda da insan zihninde yer eden imgelerin tekrar vücuda getirilebileceği.

    --- spoiler ---
    gezegende yer alan okyanus daha ilk bölümlerde tanrıyla ilişkilendiriliyor. iki farklı boyutta ve çekim gücünde güneşi olmasına rağmen solaris'in yörüngesi hiç sapmıyor. fizik kurallarının ötesindeki bu gerçeklik, onu evrendeki diğer bütün gezegenlerden ayırıyor ve ona fizikötesi (metafizik) bir önem bahşediyor.

    zamanla, insan ilminin çok ötesinde bir evrim aşamasında olduğu anlaşılan okyanus hakkında yüzbinlerce kuram ortaya atılıyor. kuramlardan hiç biri okyanusun davranışlarını aydınlatmaya yetmiyor. bu, insan ilminin, var oluşundan beri çok da yol alamamış olduğunu gösteriyor. bir çizelgeye x200 dışarı zoom yaptığını düşün, birdenbire gidilen yolun ne kadar da ihmal edilebilir olduğunu görebilirsin. işte bu zoom yapmayı sağlayan gizem ve bilinmezliğin akıllara ziyan anlaşılmazlığı karşısında yeryüzündeki ve solaris'deki insanların zaman zaman sabırları taşıyor; zaman zaman da zihninin sınırlarını zorlama fetişizminden dolayı araştırmacılar tekrar araştırmalara asılıyor. çaresizlikten deliren araştırmacılar cesaret kırarken, tanrı'nın somut cismine ulaşacak olmanın hayali tüm insanlığı cesaretlendiriyor.

    okyanus, insan zihininin en çok zedelenmiş (en etkili hatıralarının olduğu bölgeleri) fark ediyor, insan zihinsel aktivitesinin büyük çoğunluğu olan bilinç dışı aktiviteleri de algılıyor ve buradaki izlerden, bu izlere neden olan cisimleri tekrar oluşturabiliyor. insan zihninde en çok yer eden anıların kötü anılar olması nedeniyle, solaris üzerindeki araştırmacıların, yerdeki hayatlarında başlarına gelen en kötü insanlar ve en acı olaylar solaris üssünde tekrar canlanıyor. bu da, okyanusu bir düşman olarak görmelerine neden oluyor. "okyanus ve dolayısıyla tanrı, insanın acı çekmesi için zamanı tekrarlatıyor olabilir mi?" sorusu soruluyor.

    bu yeniden oluşturulma (rekonstrüksiyon) çok daha değişik bir maddesel boyutta. değişen atom altı yapının nötrinolardan oluştuğu ve solaris dışındaki herhangi bir yerde yok olacağı varsayılıyor. kötü anılarının yeryüzünde tekrar yokolacağını düşündüklerinden, solaris üssündeki araştırmacılar ya intihar ediyor ya da yeryüzüne dönmek istiyor. burada ben, insanın en büyük avantajı olan unutma yetisine bir güzelleme yapıldığını düşünüyorum. (unutma yetisi olmasaydı, kötü anılar ve olaylar tekrar tekrar canlanacaktı. bu tekrar canlanma bilinç dışının bir ürünü olduğundan asla kontrol edilemeyecekti). insanın unutma kabiliyeti ile alaka kurulmayıp bir başka yorumlamayla "tarihin tekerrürünün engellenemeyeceği" sonucu da çıkartılabilir. yani tarihin tekerrür etmesi de insanlığın kontrolü dışındadır; geciktirilebilir ama engellenemez.

    aşkın da sorgulaması yapılıyor. kris'in, yeryüzünde kendisi yüzünden intihar eden sevgilisi burada okyanus tarafından tekrar maddeleştiriliyor (insan zihninde en çok yer eden kişinin vücuda getirildiğini hatırlayalım) ve ne tuhaftır ki kris'e yeniden aşık oluyor. sıfırdan yaratılan rheya nasıl oluyor da tekrar aşık olabiliyor? benim çıkardığım sonuç şu: aşk, bir insanın bize karşı davranışlarının beynimizde bıraktığı izlerdir. yoksa okyanus, rheya'nın kris'e aşık olduğu sonucunu nereden çıkartacaktı? ( 4s kuralının geçerliliğini de ispatlayabilir bize bu. karşılık alamadığımız kişiler zihnimizde derin izler bırakır, bilinç dışı aktivitelere neden olur ve bu aktiviteler fizyolojik sonuçları tetiklediğinden aşk dediğimiz hormonal ve fizyolojik değişimlere neden olur. bu değişmeler de yeni bilinç izlerine neden olur ve bu sonsuz döngü, bir mecnuna, bir meczuba dönüşümünü açıklayabilir insanın)

    zamanla, okyanusun insan zihnini okuması ve zihindeki imgeleri cisimleştirmesinin rastlantısal (düşmani değil) olduğu kanısına varılıyor. okyanus, fiziksel olmayan bilinç akışını maddeleştiriyor, çünkü o maddeyle var oluyor. bu noktada tanrı'nın rastlantısallığı ( maddeyle var olabilmek için evreni ve insanları yaratması - aksi takdirde ezeliyeti ve ebediyetinin manasızlaşması ) , var olmak için yarattığı maddeler üzerindeki tasarrufunu iyilik için mi kötülük için mi kullandığı, yoksa yarattığı maddeler üzerinde münzevi bir varlık gibi etkisiz mi olduğu tartışılıyor.

    eğer bu tasarruf zarar vermek adına kullanılıyorsa, ona karşı çıkılmalıdır. öyleyse çeşitli insan üretimi cihazlarla, düşüncelerle onunla mücadele edilebilir. gerçekten de tanrıya benzetilmiş okyanusa zarar verilebiliyor. biraz irdelenirse tanrı fikrinin yok edilebileceği düşünülebilir. fakat bu fikri yok etmenin insanlık üzerinde bırakacağı etkileri görebilmek için yeterli zamanımız olmayabilir. okyanusun da, kendine zarar verildikten sonraki davranışlarının tahmin edilemez olması buna bir alegori olabilir.

    gizemini çözmek, açıklarını bulmak için götürülen ihtişamlı, çekici okyanus parçaları, yeryüzünde sıradan kurşuni bir metal küle dönüşüyor. yani okyanus, yalnızca var olduğu yerde varlığını sürdürebiliyor. bu, tanrı'nın maddeler üzerindeki tasarrufunu "içinekapanık" kullandığının bir kanıtı olabilir mi? bilinmez.

    kitap içinde bir de sürpriz var. hani peygamberlerin aslında sara nöbeti geçiren, bu yüzden kendilerine vahiy geldiğini düşünen insanlar olduklarını söyleyenler var ya, ha işte onlar için de güzel yeni fikirler var. okyanusun çevresindekileri taklit etmesini, zihinlerdeki bilinç akışlarını okuyarak madde yaratmasını, bu dev beynin üzerindeki urlar veya sara nöbetlerine bağlıyorlar. yani madde yaratması, tanr'nın bir kusuru olabilir, insanlığın, maddelerin hayatına karışması da bilinçsizce olabilir.

    --- spoiler ---

    kitabın yine magazin boyutuna bakalım. stanislaw lem, aşk meşk işlerinin "roman okuyucusunun kitap üzerindeki dikkatini koruma gücünü" çok iyi kullanmış. bir bilimkurgu romanının içinde akılcılığı elden bırakmadan, fantastik ögelerle gerçek insani düşünceleri açıklamaya çalışması takdire şayan.
  • lem'in kitabiyla karsilastirildiginda hikayenin oldukca degistirilmis bir versiyonunu aktarmasina ragmen, romanin temelinde yatan insan hafizasi, ask ve bilincalti hakkindaki gondermeleri basariyla aktarmis, yavas tempolu olmasina ragmen seyirciyi sikmayan, kendini merakla izleten, goruntu yonetmenini ayrica tebrik etmek istedigim soderbergh filmi.

    tarkovsky'nin 1972 tarihli ilk adaptasyonuyla karsilastirildiginda ise, soderbergh'in calismasi ilk versiyondaki komunist ogeleri cikararak daha kapitalist bir yaklasim sunmakta. tarkovsky, tanriya ve dinsel inanclara hicbir gonderme yapmamakla birlikte, solaris'i her seyden ustun bir devlet mekanizmasiyla birlestirmisti, soderbergh ise ayni yolu izliyor, ancak cozumu bireysel bir yaklasimla ana karakterin kendi kendini kurtarmasinda sunuyor.

    iki film ve kitap arasindaki farklar uzun uzun tartisilabilecek olsa da, hicbirinin digerinden ustun olmadigi (belki kitap biraz daha basarili) ve hepsinin temelinde insanligin kendini anlayabilmesi icin uzaya acilip farkli dunyalar kesfetmesi degil, cevabi kendi icinde aramasi gerektigi dusuncesi yatmakta, kendi icimizde ne bulursak bulalim, ihtiyacimiz olan en gelismis uzay teknolojisi degil, bir ayna.
  • stanislaw lem'in kutsal kitabi. "uzaylilarla gercek bir iletisim kurmak mumkun mudur?" sorusu uzerinden iletisim, bilinc, evrensel sabit degerler, anlam, bakis acisinin goreleligi, insan beyninin isleyisi, duygularin davranis ve kararlar uzerine etkisi gibi konulara baliklama dalarak lem ustanin benzersiz yaklasimini deneyimleyebileceginiz bir basyapittir. buna ragmen solaris cok bahtsiz bir kitaptir. cunku hakkinda cekilen ve ikisi de birbirinden cop film (evet tarkovsky'nin ki de tamamen coptur) yuzunden kitabin degeri cogu insan tarafindan bilinmez. bu da yetmezmis gibi turkiye'de iletisim yayinlarindan cikan cevirisi bastan asagi tiksinc ve anlamsizdir, adeta "bu kitabi okuyamayin istiyoruz" diye cikarilmistir. icinde kosnul bir gorungu gibi ipe sapa gelmez ve okumayi zorlastiran ceviriler vardir. daha once (90'larda) cikmis siyah kapakli, kucuk ebatli bir versiyon daha vardir (sanirim kavram yayinevi gibi bir firmaydi) ve o bir nebze daha iyidir ama onun da cevirisinde kirpmalar vardir. o yuzden solaris gibi bir basyapiti okumak istiyorsaniz mecburen ingilizce versiyonunu okumalisiniz (tabii lehce biliyorsaniz o baska).

    hakkinda cekilen filmlerin ikisi de solaris'in anafikrini ve stanislaw lem'in dusuncelerini zerre kadar anlamamis filmlerdir. 2002 yapimi olan basit bir hollywood aksiyon/gerilim filmi iken, tarkovsky versiyonu da "ben tanriyi ariyorum yoldas" dusuncesine saplanmis sovyet komunizmine tepkili klasik tarkovsky isidir. o yuzden bu iki cop filmden yola cikarak benzersiz bir kutsal kitap olan solaris'i anladiginizi dusunmeyin ve mutlaka kitabi okuyun (ingilizce vesaire).

    dedigim gibi kitap "uzaylilarla gercek bir iletisim kurmak mumkun mudur?" sorusunu soruyor, detayli bir sekilde lem ustanin dusuncelerine bakmak icin mecburen entry'nin devaminda spoiler var; ne gelen ne soran var, aci gecti gunlerim, ictim sabaha kadar, yasla doldu gozlerim.

    lem usta hic kivirmadan acikca "`uzaylilarla gercek bir iletisim kurmak mumkun degildir`" diye yuzumuze yuzumuze vurur. bu zaten lem ustanin gercek hayattaki dusuncesidir, benzer yaklasimi aden kitabinda da bulabilirsiniz. iletisim kavramini sorgulayan lem usta, insanlarin iletisime bakis acisinin son derece insansi (humanoid), dar goruslu ve yetersiz oldugunu anlatir.

    lem usta ne carl sagan'in hippi iyimserligindeki matematik gibi bastan asagi insan zekasinin kendisini rahatlatmak icin uydurdugu ve anlam yukledigi bir yontemle, ne de hollywood romantizmindeki muzik/ses denen insan fizyolojisine bagli ve insan anlam addettigi icin anlamli olan zirva yontemlerle iletisim kurulabilecegini soyler. cunku cogu insanin, hatta cogu zeki insanin iddia ettiginin aksine kavramlar yalnizca onlara anlam yuklediginiz surece bir cozumleyici/iletisim araci olabilirler. kurallari, formulleri, yontemleri, ispatlari tamamen insan beynine ve bilinc akisina bagli olan kavramlarin evrensel bir sabit deger oldugunu iddia etmek sacmaliktan ibarettir.

    "bi dakka ya, matematik evrensel sabit bidi bidi..." hayir degil. anlam yuklediginiz icin anlamli olan kurallarini kendi uydurdugunuz bir ic rahatlatma mekanizmasi o. "olur mu ya? bilinen evrenin her yerinde gozlemlenebili..." hayir oyle bir sey olmuyor, sadece siz oyle olduguna karar veriyorsunuz. pilot kalemle yaraticiyi kanitlayip kalemin bir tasarlayicisi varsa kendiliginden olamiyorsa insanin da olmalidir diyenler de, "dunya biraz gunese yakin olsaydi yanardik, uzak olsaydi donardik, demek ki yaratilmis mukemmel bir duzen var" diyenler de tam olarak ayni yaklasimi gosteriyorlar. yani bilinmezligin bilinir hale gelmesi icin humanoid bilinc akisina gore son derece tutarli ve yanlislanamaz bir dusunce sistemi gelistiriyorlar. bunu yaparak o korkutucu bilinmezligi ve anlamsizligi astiklarini dusunuyor ve iclerini rahatlatiyorlar. "olur mu lan sacmalama, biz o matematikle kuyruklu yildiza roket indiriyoz demek ki sabit bir evrensel deger bikerem" hayir degil. sadece insanin bilebildigi ve ona anlamli gelen son derece kisitli nesneler/maddeler ve hareket gibi muglak kavramlar uzerinden bir sonuca ulasiyorsunuz ve bu kadar lokal ve insan beyni odakli bir bakis acisiyla herseyin bu uydurdugunuz sistematik uzerine isledigi sonucuna variyorsunuz. bu tam olarak issiz bir adada muz yiyerek yasayan birinin dunyadaki tek yiyecegin muz oldugu, ve dunya denilen seyin sonsuz bir su kutlesi oldugu uzerine kendi acisindan yanlislanamaz bir dusunce gelistirmesi ve bunu tum ispatlariyla/kanitlariyla musahade ettigi icin kendisinden son derece emin olmasi gibi bir sey.

    halbuki hareketin dinamiklerinin bambaska oldugu, hatta insana anlamli gelen hareket gibi kavramlarin bir anlam ifade etmedigi, kati madde gibi seylerin anlamlandirilamadigi, hatta madde kavraminin olmadigi, fizik kurallari gibi tamamen insana anlamli gelen gozlemlere dayali dusunce sistematiginin hic bir islevselligi ve anlami olmadigi varolus formlari/boyutlari olamayacagi gibi bir yaklasim son derece aptalca, sig ve bagnazcadir. buna karsi one surulebilecek her karsi cikis sadece insanlarin asla humanoid bilincten tamamen bagimsiz dusunemeyecek olmasindan kaynaklidir.

    insanin evrene ve varolusa bakisi mecburen insan merkezli (humanoid), insan deneyimlerine dayali, ve gozlemleri sonucu olusan bilinc odakli oldugu icin son derece kisitlidir.

    mesela kardasev kademeleri gibi sig yaklasimlarla, alanci sosyal memeli davranislari'ndan yola cikarak olusturulan dusuncelerin tamami sacmaliktan ibarettir. cunku temelinde cok dogru bir gozleme dayansa da islevsiz bir dusuncedir. dogru bir gozlemdir cunku insanin bildigi anlamda uygarlik kurabilmis butun canlilar tipik davranislar gosterirler, islevsizdir cunku once uygarlik dedigimiz kavramin gercekten bir anlami olup olmadigini tarafsiz bir gozle sorgulayamayacak olmak, sonra da son derece kisitli tek tip bir ornek skalasindan yola cikip bunun evrensel bir sabit deger oldugunu dusunmek tipik bir humanoid bakis acisindan bagimsiz dusunememek vakasidir.

    ayni sekilde insan gozunun cok basarili bir gorme organi oldugu, ve evrenin her yerinde gormenin buna benzer bir yol izlemesi gerektigini savunan biliminsanlari da boyledir. 1- gormek gercekten islevli ve gerekli bir evrensel olgu mudur? 2- gormenin bir insanin bilinciyle asla cozemeyecegi baska yollari var midir? bu sorular sonsuza kadar uzatilabilir ve ne yazik ki insan bilincinden bagimsiz cevaplar verilemez. cunku mesela insan bilincine gore gormek son derece islevli bir olgudur ve gormenin (yani gorsel duyunun) calisma prensibi bellidir. ama bu tamamen islevsiz bir yaklasimdir.

    en onemli noktalardan bir digeri iletisimdir. insan bilincinin anladigi anlamda iletisim bir tepki bicimidir. sese, harekete, goruntuye, kokuya, isiya, isinlara vesaire yani genis bir skaladaki etkilere karsi verilen tepkiye insan bilinci iletisim der. bunun bir kismini bilincli iletisim sayarken (insanlar arasi konusma, hayvanlarin cogunun sesli komutlara itaat edebilmesi vesaire) bir kismini bilincsiz sayar (dokunulan bazi ciceklerin yapraklarini kapatmasi, cesitli canlilarin isi ve isiga tepki vermesi). ama bu ayrimi neye dayanarak yaptigina dair gercekci bir yaklasimi yoktur. buradaki temel ayrimi tepki veren canlinin fizyolojik ozelliklerine gore yapar. gelismis bir sinir sistemine sahip olan ve bir tur beyin gelistiren canlilarin tepkilerinin bilincli oldugunu kabul ederken, diger canlilari az gelismis sahip tepkilerinin bilincsiz oldugunu kabul eder. bu da olabilecek en sig bakis acisidir. peki tepkilerin hangisinin anlamli, hangisinin anlamsiz oldugunu neye gore belirler? bu yaklasimin evrensel sabit bir deger oldugunu dusunurken aslinda son derece bagnazca bir yaklasimi vardir.

    bir diger onemli konu ise insan bilinci gelismisligi kompleks bir yapi uzerinden tanimlar, yapilar ne kadar kompleksse o kadar gelismistir diye dusunmeye mecburdur. cunku insan deneyim ve gozlemleri hep bu yonde olmustur. bunu da evrensel bir sabit deger olarak kabul eder. ama bunun neden boyle olmak zorunda olduguna dair kendi gozlemleri ve deneyimlerinden yola cikarak olusturdugu bilinciyle vardigi sonuc disinda gercekci bir aciklamasi yoktur. verecegi her cevap bu bilince ve bilincin sistematik egitimi sonucunda ortaya cikan metodolojiye dayanir.

    en onemli nokta ise canlilik kavraminin kendisi bile son derece muglaktir. insan yalnizca insan bilinci uzerinden yola cikarak tanimlayabildigi kadariyla canlilik hakkinda kesin yargilara ulasir. bu yargiya ulasmakta haklidir da cunku bilincine anlamli gelen ve anlamlandirabildigi sekliyle canlilik tipik bir durumdur. ama bunun varolusun tek yolu oldugu ve evrenin sabit bir degeri oldugu yaklasimi bastan asagi dar gorusluluktur.

    bu tarz ornekleri yuzlerce sayfa daha uzatabilirim ama sonuc degismez. cunku aslinda bu orneklemeleri insan bilincine mantikli gelebilecek sekilde anlatmak imkansizdir, her ornek muglak bir yaklasim, anlamsiz bir zirvalama hissi uyandirir cunku insanlar insan bilincinden aykiri dusunemezler.

    durun tahmin edeyim, bu entry'yi buraya kadar okudunuz ve sacma buldunuz, bilimi bir ilerleme ve ogrenme yontemi olarak degil statukocu bir yapi olarak benimseyip adeta bir din gibi gorenlerden birisiniz ve super karsiliklarla aslinda bahsettigim sunun sunun ve sunun yanlis oldugundan dem vurup aslinda evrensel sabit degerler oldugundan, benim cehaletimden konuyu bilmedigimden falan atip tutmak icin sabirsizlaniyorsunuz. hah iste stanislaw lem usta da bu kitabi o potansiyel atip tutmalarinizin da aslinda bastan asagi sacma oldugunu anlatmak icin yazmistir.

    bir bilim ekibinin indigi solaris gezegeninde canli oldugunu dusundugu bir seyi anlama ve iletisime gecme cabasi icine girmesini, butun bilgi birikimi ve deney-gozlem metodolojisini kullanmasina ragmen bir anlam cikarma isini sadece ve sadece insan bilincinin sinirlarina gore kurabilmesini anlatir. kitaptaki rhea metaforu uzerinden insanin iletisim ve anlama becerisinin beyninin yapisiyla kisitli olmasina ve duygulariyla butunlestirdigi anlamlar uzerinden kurabilmesine deginir.

    aslinda kitabin basindan sonuna kadar solaris'teki seyin gercekten bir varlik olup olmadigina, bir bilinci olup olmadigina, iletisime gecmeye calisip calismadigina, karsisindakileri farkedip etmedigine, anlayip anlamadigina dair bir hic bir kesinlik yoktur. kitabi okuyan cogu kisinin yanlisa dustugu nokta; rhea ve diger gecmisin hayaletleri karakterleri uzerinden bir iletisim kuruldugu veya iletisim cabasi oldugudur. bunun bir iletisim olup olmadigi bilinmemekle birlikte bir anlami olduguna dair herhangi bir emare de yoktur. bu olanlar cok kompleks bir iletisim olabilecegi gibi, bir bardak suya atilan agirlik yuzunden suyun tasmasi gibi bir tepki de olabilir, hatta bunlarin ikisi de olmayabilir.

    lem usta bu kitabinda muglaklik ve anlamlandiramamak yuzunden olusan kopusu hafifletmek icin geri gelen karakterler kurgusunu kullanmistir, bu muglakligi ve anlamsizligi en ileri noktaya goturdugu bir diger kutsal kitabi kuvette bulunan gunce'yi (bkz: #11481092) okursaniz bu muglaklik ve anlamlandiramamanin ne kadar tuhaf ve rahatsiz edici bir his oldugunu deneyimleyebilirsiniz.

    iste lem usta solaris'te insanin kendi bilincini ve iletisim dedigimiz seyin dogasini bile tanimlayamazken tamamen bambaska sartlar altinda ortaya cikabilecek bilincli varliklari anlamlandiramayacagini, onunla iletisim kurulma cabasi olup olmadigini bilemeyecegini, iletisime dair sinirlariyla hic bir anlamli sonuca erisemeyecegini, kendi uydurdugu evrensel sabit degerler kavramiyla olusturdugu metodolojinin hic bir anlami olmadigi icin bir iletisim yontemi olamayacagini anlatir (aden'de de).

    aslinda hakkinda cok daha uzun yazmak gerekiyor, ama yoruldum. zaten tamamen insan bilincine bagli humanoid bakis acisi mecburiyetinden dolayi her cumle fazlasiyla muglak ve deli sacmasi gibi gozukuyor mecburen. ben gideyim de spongebob squarepants izleyeyim en iyisi.

    o arada siz de su ornegi dusunun; yabanci bir gezegende bir tasin icindeki fosilin o tastan daha anlamli oldugunu dusunmenize sebep olan ne? o tasin bilinci olup olmadigini gercekten anlayabilir misiniz? eger bilinci oldugunu dusunseniz gercekten anlamli bir iletisim kurmaniz mumkun olur muydu?

    verebileceginiz her turlu cevabin (olumlu ya da olumsuz) aslinda insan bilgi ve deneyimleriyle olusan insan bilincine gobekten bagli olmaya mecbur oldugunu farkettiginizde cok korkutucu bir gercegi anlayacaksiniz.
  • - “kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. ama çok, çok yazık! birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek. filanca gezegen bizim gözümüzde büyük sahra gibi kıraç, öteki kuzey kutbu gibi buz tutmuş, başkası amazon havzası kadar bereketli olsa olsa. insansever ve şövalye ruhluyuz: başka soyları köleleştirmek değil niyetimiz, onlara kendi değerlerimizi miras bırakmak, karşılığında da onların mirasını devralmak istiyoruz. kutsal bağlantı’nın savaşçıları sayıyoruz kendimizi. bu da bir başka yalan! yalnızca insan’ı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. ayna gerek bize. başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz. tek bir dünya, kendi dünyamız, yetiyor bize. ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu. kendi dünyamızın ülküsel bir imgesi peşinde koşup duruyoruz hep: bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz.”

    - "herkesin özlediği şeyden bahsediyorum: başka uygarlıklarla bağlantı kurmaktan. al sana bağlantı! artık mikroskop altında inceleyebiliriz korkunç çirkinliğimizi, budalalığımızı, rezilliğimizi!"

    - "insanoğlu başka dünyalar, başka uygarlıklar bulmak için yola düşmüştü ama, karanlık geçitlerde gizli bölmelerden oluşan kendi öz labirentini tanımamış, kendi mühürlediği kapıların ardında neler yattığını bulup çıkaramamıştı."
    (nuri bilge ceylan'ın “insan hakkında, mars hakkında bildiğimizden çok daha az şey biliyoruz” şeklindeki yorumunu bu sözlere benzetiyorum.)
  • insanlarin aciklayamadiklari seyler karsisindaki acizliklerini sorgulayan kitap.
  • bilim kurgu ile fantazi bilim kurgu arasindaki farki izah edilmesi gereken bir ki$iye star wars ile beraber okutulmasi gereken hadise. surekli yalnizlik/karanlik hissinin yaninda psikoloji, fizik ve biyofizik alaninda en kucuk detaylari bile soru i$aretiyle birakmadan %100 doyma hissini verebilen yapittir. (bkz: buradan butun genclerimize tavsiye ediyorum)
  • --- spoiler ---

    yazar stanislaw lem'in modern dünyaya dair anti-miti. lem her "teknolojik" gelişmenin insanın ruhani entropisi ile mücadele ettiğini ve ahlâki değerleri azalttığını; fakat insan ahlâki değerlerinden kurtulmaya çalışırken gelişmesiyle birlikte yeni bir tanesini de yarattığını kurgulamaya çalışmıştır, sanırım. bu noktada oluşan ikilem ise münferiden insanlığın daha üst bir ruhani ideali yakalamasıyla atlatılır. kişinin dış dünyaya karşı özgür olabilmesi ise ruhani açıdan dünyevi sorulara cevap harcayabileceği enerjiyle kendi vicdanının daha derinlerine inebilmesidir.

    lem'in solaris gezegenindeki okyanusu ya da organizması ding an sich'dir, fakat insan tarafından ne derece algılanabileceği bilinmemektedir*. kitapta da bahsedildiği üzere insanlık her ne kadar uzaya açılmış ve yeni şeyler keşfetmeye çalışıyor olsa da kendi sınırlarını bilmediği için yeryüzünün sınırlarını gökyüzüne taşırken başarısız olmaktadır. okyanus ile insan arasında oluşan ilişki zamanla tekbenci bir hâle gelerek insanın insan ile olan ilişkisini azaltıyor ve onu kendi algılarıyla başbaşa bırakıyor. okyanus ile insan arasında kurulan ilişki ile birlikte her birey kendine özgü bir evrede bulunmaktadır, bu evren bireyin kendi algısı ve gerçekliğidir. gezegen ile insan arasındaki ilişkiden sonra insan için gerçeklik --bir bakıma- kendi zihinlerindeki algılardan oluşmaktadır*.

    okyanus yollamış olduğu misafirler vasıtasıyla solaris'te araştırma yapmakta olan bilim adamları ile iletişim kurarken descartes'in şeytanı gibi oyun oynamaktadır, hatta abartıp bu oyuna okyanusun oynadığı bir çeşit simülasyon dahi de diyebiliriz. hegel'e göre kişinin bilincinin farkına varması descartes gibi koyu bir iç sorgulayıcılık ve sonrasında da "düşünüyorum, öyle ise varım." ifadesine ulaşmaya kıyasla kompleks ilişkiler ağı, bireyin isteyerek ya da istemeden gerçekleştirdiği eylemlerdir. bu noktada ise okyanus'un misafirlerinden dolayı bilim adamları sorun yaşamaktadırlar; çünkü onların misafirleri yine onların zihinlerinde yer etmiş imgelerden tezahürlerdir, yani onların hatırladıkları ve dolayısıyla algıladıkları ölçüde de gerçektirler. yine de misafirlerin var olması ancak simülasyon sonrası gerçekleştiği için gerçek bir var olma değildir; çünkü onların varlığı misafir geldikleri kişinin zihinlerindeki kadardır ve var oluşları kendileri için herhangi bir amaç ya da anlam ifade etmemektedir. sartorius'un belirtmiş olduğu gibi misafirler gerçek değildirler, sadece birer kopyadırlar; yine de rheya'nın dediği gibi -tam olarak hatırlamıyorum- misafirler öğreniyorlardır. dolayısıyla şunu da diyebiliriz ki misafirler, yani simülasyonlar, aynı zamanda gerçek ile halüsinasyon, madde ile insan arasındadır ve tam olarak bir kategoriye sokulamamaktadırlar. misafirler bilim adamlarının bilinçlerinin birer parçasıdırlar ve aslında okyanus bilim adamlarına geçmişteki hatalarını vs. düzeltmek için adeta bir fırsat da vermektedir. misafirlerin gelmesi ile birlikte onların varoluşu da ilginç bir şekilde olmaktadır, bu durumda ortaya başka bir soru çıkmaktadır. varoluş insanın özünden ötürü ortaya çıkan bir durum mudur, eğer öyle ise varlığın da eşsiz ve üretilemez olması gerekmez mi? her ne kadar misafir olan rheya hafıza ölçüsünde bir kopya olsa da uzay-zamanda bulunmaktadır ve "dasein, kendini her zaman kendi varoluşu, yani kendine ait bir kendi olma ya da kendi olmama imkanı, üzerinden anlar."*. yine de misafir var olduğunu ve gerçek olduğunu algılayabilmesi ve özüne kavuşabilmesi için gerekli olan temel şey ironik bir şekilde belki de ölümdür*. dolayısıyla gerekli olan şey zihinde bulunan imgenin ortadan kaldırılması, yani kişinin bilincinde bu algının var olmamasıdır, bir bakıma şunu da diyebiliriz ki unutmak insana ait yeteneklerden biridir. yine de ölüm öldükten sonra bilinebileceği için misafirin gerçek mi simülasyon mu olduğu konusunda paradoks şeklinde bir soru ortaya çıkmaktadır ve ölümün çağrışması ise bence -anlayabildiğim kadarıyla- biraz unheimlichdir*.

    solaris okyanusu'nun bilim adamlarından ne istediği tartışılırken eğer yanılmıyor isem "cevaplar yok, tercihler var." şeklinde bir açıklama gelmişti. başka bir şekilde ifade etmek gerekirse bireyin kişiliği, dolayısıyla varlığı, yeteneklerinden ya da hayat hakkında elde ettiği cevaplardan ziyade yaptığı tercihlerdedir; yani insanlar tercihleri ölçüsünde var olurlar. dolayısıyla insanın ihtiyacı olan yeni dünyalardan ziyade kendi içlerine dönüşlerini sağlayacak olan aynalardır. bu sebepten ötürü de bazen misafirler kendilerini öldürmek istemektedirler; çünkü onların davranışları onların davranmak istedikleri şekilden ziyade misafir geldikleri kişinin bilincindeki gibi şekillenmektedir, yani insanın varlığı derin bir şekilde iç sorgulayıcılıktan ziyade kompleks ilişkiler ağı ve isteyerek ya da istemeden yaptıkları eylemler kaynaklıdır. bir bakıma diyebiliriz ki solaris'in insanları gerçeğin birer simülasyonu olmaktan ziyade dünyayı tasavvur ettikleri şekilde yansıtılmasını istemektedirler. fakat insanın tercih yapma hakkı olması ve yaşamlarının önceden belirtilmiş bir şekilde yeniden yaşamamaları doğrultusunda kişilere gelen misafirler de orijinalin bir kopyası olmalarına rağmen kişinin algısından türediği için orijinali olmayan misafirler de var olma kapasitesi olan varlıklardır**. misafirlerin var olma durumubu daha iyi tanımlamak maksadıyla biraz abartıp insan olmak isteyen pinokyo'ya benzetirsek sanırım yanlış olmaz.

    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    bellek ve anılar insanın peşine düşerse ne olur ? bilinçaltından kopup gelen yaratılar, gizemli plazmal okyanusun, insanla iletişim kurma çabası mı ? ödül mü ? ceza mı ? yoksa yoksa kendine yapılan nükleer saldırıya misilleme mi ? uyarlandığı filmlerin aksine, duygulardan ve sonuçlardan çok sorular var romanda.

    solaris, iki ayrı güneş arasında yörüngesini dengeleyebilecek kadar gelişmiş bir varlıktır. bu denge söylemi, id-ego-süper ego, denge durumuna bir benzetimdir. dev canlı, okyanus, karanlık ve aydınlıklarını göstermeyen gizil bir bilinçtir. münzevi bir varlık olarak nitelendirilse de, kabuğunun içinde insanlarla iletişim yoluna girmiştir ve cevaplarından çok, sorularıyla meşgul eder. bilinçaltının en karanlık noktalarında yatan anıları, imgeleri, belki de korkuları, tıpkı yapım olarak onlara sunar. uzayı ve evreni keşfe çıkmış insanlığa, kapalı kartların arkasından bir soru sorar: kendinizi ne kadar tanıyorsunuz ?

    bellekten gelip kararlı bir şekilde maddeleşen varlıkların belleksizliği, hatırlandıkları son halleriyle yaratılmaları, şu soruyu akla getiri: anıların, anıları var mıdır ?
    rheya'nın, kelvin'den ayrı duramaması, kendi varlığını hissedememesi, mevcut olduğu zihinden kopamamasıdır. anılar insana muhtaçtır ve işte bu yüzden solaris'in tıpkı yapımları, birer canlı değil, bağımlı birer imgedir. sadece anıların sahibinin hatırladığı şeyleri hatırlar, yok edilince ya da uzaklaştırılınca, tekrar belleği sıfırlanır ve geri dönerler. ancak rheya, sonradan bellek kazanır ve kendi varlığını sorgulamaya başlar, anı olmaktan çıkıp varlık olma yoluna girer. acı çeker. gitmesi gerektiğinin kararına varınca, oluşturduğu bilinciyle, bir seçim gerçekleştirir ve çözünüp yok olur. ilginç olan onun bıraktığı izdüşümdür.
    solaris olgunlaşmamış bir çocuk gibi, oyuncaklar mı yaratmıştır ? deneme-yanılma metodu uygulayarak insanı mı tanımaya çalışmaktadır ? tıpkı çocuklar gibi oyunun kendisine mi aşıktır ? yoksa bu bilge okyanusun istediği, bu oyunları nasıl oynadığımızı bize göstermek midir ? belki de stanislaw lem, tanrı ve insan ilişkisinin yetkinleşmemiş sürecine dikkat çekmiştir. bizimle olan iletişimini, anılar ve bellek yoluyla sağlayan bir tanrıyla olan ilişkiyi.

    solaris, kesinlikle bir diyalog içeriğidir ve insanlığın, kendinde keşfetmeyi unuttuğu, en derinde yatan soruları, aramaya ve arattırmaya yöneltir. bütün kitap, suskun okyanus solaris'in, bizimle olan sessiz konuşmasıdır. şu soruyu sorar: kendinle yüzleşmeye hazır mısın ?
    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    tanrının çocukluk sürecini bir gezegende; yetkin olmayan, anlamaya çalışan, sonraları bile unutamayacağı gibi en sevdiği özelliği de olan, yani doğrudan iletişimden kaçan, dolaylı yoldan kendini benimsetmeyi ve yer edinmeyi ilke edinen bilinçli bir okyanus olarak anlatmak...

    bu kitap yazılmasaymış bir şeyler eksik kalırmış gibi.

    kitabı şüphesiz ki yeri ve onun bir parçası olan, kendinin de bir parçası olduğu polonyayı ve sorunlarını düşünerek yazdı stanislaw lem.

    bir gece bellekten çıkıp gelen anılar ete kemiğe bürünürken, tüm bu olanların dolaylılığının odağında –tıpkı diğer dolaylılık gibi- yine insanlar vardır. insanlar ve onların doğrudan iletişim kurma hevesi. doğrudan iletişim kurma hevesi ve çabası insanın egoist bir tanrı olduğunun göstergesi; yetkin olmayan bir tanrı.

    peki ya dolaylı yoldan iletişim? o da alaycı ve umursamaz bir böbürlenmeden başka nedir ki?

    insanlar için yerin önemi üstünde gezen insanlardır. tabii ki tanrı için de geçerli bu. onlar olmasa ne önemi kalır yerin? bir bellek için de bu önemin odağı anılardır. insan -erk- anılara da tıpkı yeri yönettiği gibi bir kısmına baskıcı diğer bir kısmına yumuşak ve desteklercesine bir üslupla yönelir. onları tanımaya çalışır ama x ışınlarıyla. karşı taraf ise karşı tarafın belleğindeki geçmiş argümanlardan faydalanır. rheya’ları diriltir geçmişten, çünkü daha evvel onlar başarılı olmuşlardır. yani bir nevi panzehir. yılan ölünce zehri de ölür.

    kitabın son kısmı kocamış öykünce'de şöyle diyor stanislaw lem:

    "tanrıya inanır mısın?

    o kadar basit değil. yerdeki dinin geleneksel tanrısını amaçlamıyorum ben. dinler tarihinde uzman değilim. belki düşündüğüm yeni de değil ama – duyduğun oldu mu insanların hiç yetkin olmayan bir tanrıya inandıklarını?

    yetkin olmayışı onu yaratan insanların açık sözlüğünden gelen bir tanrıdan söz etmiyorum. yetkin olmayışı özsel niteliği olan bir tanrıdan söz ediyorum. her şeyi bilme yetisi ve erki sınırlı, yanılabilir, edimlerinin sonucunu önceden göremeyen, dehşet uyandıran şeyler yaratan bir tanrı… hasta bir tanrı, tutkuları güçlerini aşan ve bunu da hemen sezemeyen bir tanrı. saatleri yaratan ama saatlerin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir tanrı. öyle bir tanrı ki özel amaçlara yarayan dizgeleri, düzenekleri yaratmış ama bu araçlar sonradan amaçlarını aşmış, amaçlarına ihanet etmiş. o öyle bir tanrı ki öncesizliği, sonsuzluğu yaratmış, onunla kendi gücünü ölçmeyi ummuş, ama öncesizlik sonsuzluk onun sonu gelmez bozgununun ölçüsü olmuş."
    --- spoiler ---
  • spinoza'nın tanrısının bir boyut aşağı, bizimkine düşürülmüş hali, onun bir taslağı olarak okumak mümkün solaris denizini. aslında sadece spinoza'nın değil, bütün panteist tasvirin bir taslağı olabiliyor solaris. ben onun güzelad'ı ve geometrik netliği yüzünden ondan açılıyorum. yoksa daha sonra diyeceğim gibi daha ilk tasvirlere, thales'e kadar yolu var solaris'in.

    nasıldı? her şey tanrıdır. her şey tanrının uzantısıdır ("her şey tantının 'uzattığıdır'" daha iyi gibi). tanrı aslında var olanların "olabilirliğini" içinde taşıyan mutlak birdir. lem'in daha çok organizma olarak okunan denizi bundan çok farklı değil (eğer bizi, tüm karakterleri ve geri kalan evreni görmezden gelir ya da zaten lem'in öyle yapmamızı istediğini varsayarak onların aslında orada olmadığını, bu iki şeyin farklı boyutlarda olduğunu 'bilirsek'). denizin yaratımları onun 'uzattıkları'dır ve ondan asla kopamazlar. deniz onları yarattığında kendisinden bir şey eksilmez. deniz onların içindedir, onların tamamıdır. onlarda denizden başka hiçbir şey yoktur ama bu onların yeni yeni, daha önce 'olmayan' varlıklar oluşuyla da çelişmez. onlar sonradan olmuş da değildirler. olabilirlikleriyle deniz'in içinde hep vardırlar (panteizm betimini direkt macit gökberk'in felsefe tarihi'nden aldım).

    başta da dediğim gibi, daha buralara, tanrıya gelmeden de solaris'le bu yönde uğraşmak mümkün. bu versiyonda deniz arkhedir. en çok da -dediğim gibi- thales'inkine benzer. daha dört elementin sözü geçmezken thales arkhenin su olduğunu, her şeyin sudan olduğunu ve suyun her şeyin içinde olduğunu söylüyordu. belki görünce belli olmuyor benim etimin suyun hareket ve yoğunluk değişimlerinden meydana geldiği. solaris denizi zaten bu yüzden bir 'taslak'. bir alegori... onun yaratımlarında, yaratılanların onun maddesinden olduğu gözle görülebilir, diğer duyularla duyulabilir halde. bu söylediklerim benim sadece şu işime yarıyor: "lem bir gün bu yaşlı tasvirleri düşünürken aklına solaris fikri gelmiş olabilir."

    --eğlenceye devam-- denizin yarattıklarını, bizim evrenimizdekilere bakarak oluşturduğunu biliyoruz. buna çok benzer bir evren tasvirini de başka bir allah dostu platon'da buluyorduk. idealar... idealar vardı ve bizim duyabildiklerimiz ancak onların birer taslağıydılar. bu durumda deniz bizde gördüklerini idealar gibi de kullanıyor olabilir. deniz beni gördüğünde benimle tıpatıp aynı olan ama yapı maddesini kendinden sağladığı bir şey üretiyordu. o şey bana göre epey kusurluydu (bunun organizma olan denizin bir çeşit iletişim çabası olduğu fikri çok daha ikna edici duruyor ama dedim, eğleniyoruz şurda). ben olmak istiyordu, sonsuzda ben olacaktı ama onun sınırları ben olmaya, benim kadar olmaya elverişli değildi. buradan bakarsak bizim evrenimiz, solaris evreni için bir çeşit idealar evreni haline geliyor. daha önceki bakışlarda olduğu gibi solaris burada da bizden bir boyut aşağıda kalıyor. ama...

    ...ama ideaların şekil ve yapı olarak kusursuz ve katıksız olması gerekliliği düşünüldüğünde işler daha da karışabiliyor. solaris'in uzattıkları bizim ona verdiklerimizden daha pürüzsüz, daha bütün. şu halde solaris az öncekinin tam tersinden, bir idea yaratma makinesi olarak da okunabilir.

    bütün bunlar, denizin, yaptıklarını neden yaptığı konusuna da ışık tutabiliyor. lem bu soruya hiçbir yanıt vermiyordu. fakat böyle okuduğumuzda beklenen yanıtın neden gelmediği de açık. çünkü asıl var olan tanrı bütün var olanların nedenidir. o kendi kendisinin de nedenidir. oluşmuş ya da yok olacak değildir. evet, biz doğal olarak soruyoruz, "peki denizi kim yarattı? deniz niye var, bunlar neden oluyor?" bin yıllar önce denmişti ki, bir soru iki bacaklı birer iskemle gibidir. onu ayakta tutmak için iki bacak daha gerekir ve bu iki bacağı ancak iki bacaklı başka bir iskemle sağlar. fakat bu yeni iskemlenin de arka bacakları yoktur ve ona da iki bacak gerekir. yani her soru yeni bir soru doğurur. nihayetinde dört bacaklı bir iskemleye gereksinmemiz vardır. bu dört bacaklı iskemle de çoğu zaman -kendi kendinin nedeni olan- tanrıdır. o halde lem'e ne ki denizin ne olduğunu anlatsın?