şükela:  tümü | bugün
  • bir ömer hayyam rubaisi ile anlatılacak olursa solipsism şudur ;

    ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
    kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
    sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok.
    ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok...
  • solipsizmi savunmak, solipsizmi anlatmak için kitap yazmak absürddür, kitlelerin önüne çıkıp siz varsınız çünkü ben sizi algılıyorum demek, bunu diyebilmek için kitap yazma zahmetine girmek garip bir çelişki olsa gerek.

    solipsizm kendi bedenine sıkışmış insanın hastalığıdır bana kalırsa ve saçma oldugundan değil fazladan bilgi sağlamadığından genel kültür havuzuna atılır, geçilir.
  • materyalizmden solipsizme yolculuğumdan notlar:

    "mekanik titreşimi ileten bir ortam olmadıkça ses olmaz. nükleer reaksiyonlarla gümbür gümbür patlayan yıldızları, ve dahi en yakınımızdaki yıldız olan güneşin patlama seslerini bu yüzden duyamıyorum. ses gibi bir fenomenin ortama bağlı olarak var ya da yok olması ne garip...

    peki şu karşımdaki gül ağacı, yanıbaşında öten kuşu duyabiliyor, güneşi görebiliyor mu? onun dünyası sessiz ve ışıksız. güneşi benim gibi sınırları çizilmiş bir daire değil, üzerine akan bir sıcaklık olarak algılıyor. hayır, bu dediğim de yanlış. o, güneşi hiçbir şekilde algılayamıyor. peki ışığa yönlenmeyi nasıl başarıyor? bir şeyi algılamadan ona yönlenmek mümkün mü? değil mi? sürekli güneşi takip eden güneş panelleri de mi algılıyor o zaman?

    gül, duyu organı olmadığı için değil, duyuları değerlendirecek bir zihne sahip olmadığı için algılayamıyor güneşi. bense zihnim sayesinde varlıkları algılayabiliyorum. dış dünyadan gelen bilgiler, diyelim ışık, duyu organlarıma çarpıyor. orada bu uyarıyı alan hücreler uyarı ile orantılı olarak sinir atımlarına başlıyor, bu sinir atımları başka hücrelere ulaşıyor, onlardan başkalarına, onlardan da başkalarına derken, görme deneyimini yaşıyorum. ışığın bedenimin sınırında sonlanması ne garip; bundan sonraki tüm işlemler sinyal dönüşümü aslında. hey, ben ışığı değil de onun dönüştürülmüş temsillerini mi yaşıyorum?

    piyanonun sesi, mekanda bir titreşim halinde var olurken, bende sese dönüşüyor; ben bu titreşimi ses olarak temsil edenim çünkü. gülün kokusu, birkaç kimyasalın burundaki hücrelerimle girdiği reaksiyonun temsili, şekerin tadı da öyle. bir şeye dokunduğumda, bedenim ile dokunduğum cisim arasında oluşan mekanik gerilmenin bir temsilini yaşıyorum. tüm duyularımla, aslında gerçekliğin yeni bir temsilini kuruyorum: zihinsel temsil!

    o halde dışarıda aydınlık yok, dışarıda ses yok, koku, sıcaklık, lezzet yok. her şey benim içimde üretiliyor. ben güneşin aydınlattığı bir yolda yürür sanırken kendimi, mutlak karanlığın, mutlak sessizliğin içinde yürüyorum aslında. zombiyim ben! hatta belki de aynada gördüğüm yansımaya hiç benzemiyorum; bu benzerliği bana kim garanti edebilir ki? hatta hatta, dış dünya diye dediğim bir şey bile yok belki de; kendi içimde adım atıyor, kendi kendime dokunuyor, kendi tadıma bakıyorum... ışık dışarıda değil, kendi içimde. ben sadece kendimi yaşıyorum."
  • woody allen güzel buyurmuş:

    "what if everything is an illusion and nothing exists? in that case, i definitely overpaid for my carpet."
    (eğer her şey bir yanılsamaysa ve hiçbir şey yoksa; evdeki halıya kesin fazla para bayıldım demektir.)
  • önce felsefe:

    solipsizm bence agnostik olmaya benziyor, çünkü her muhabbetin şöyle bitmesi mümkün: "tamam da eee yani?"

    "zihnimiz dışındaki şeyleri kesin olarak bilemeyiz" (epistemolojik) veya "zihnimiz dışındaki şeyler yoktur" (metafizik) iddialarda bulunan birine başka ne diyebilirsin? yanlışlanamaz olduğu için muhabbet başlamadan bitiyor.

    solipsizme karşı en geçerli itiraz şu: algıların yanlış olabilir ama onlardan kaçamazsın. hele ki algılarının ötesinde bir şeyler olduğuna dahi inanmayan tipte bir solipsist isen. elini sobaya soktuğunda acıyı algılıyorsan ama soba diye bir şey gerçekte yoksa, ne değişir? yine de davranışlarını sobaya göre ayarlamak zorundasın.

    öyleyse solipsizmin gerçeklik payı ne olursa olsun, hayatında bir değişikliğe yol açmayacak.

    ***

    bir de bunun the red pill versiyonu dikkatimi çekti. entrynin gerisi bunun hakkında.

    bu terimi eğip büküp, kadın-erkek ilişkilerine uyarlamışlar. bu kibarcası tabii. gerçekte olan "kadınlar doğaları gereği başkalarını düşünemez, sorumluluk alamaz, hatalarıyla yüzleşemez" tarzı kurallar. birkaç sorunu var bunun:

    ("meriç" diyecek ilk kişiye hediye olarak en sevdiğim meg ryan posterimi yolluyorum)

    *

    1) "solipsizm" diye verilden örnekleri karşılayan psikoloji terimleri zaten mevcut:

    rasyonalizasyon, yansıtma, denial, splitting, narsisizm, dissonance ve aklıma gelmeyen nicesi. bunlarla alakası olmayan bir felsefe terimini hacılamaya gerek yok.

    *

    2) jargonun büyüsünden kurtulunca, şunu görmesi daha kolay: verilen örnekler özellikle kadınlarla sınırlı değiller ki.

    mesela "süpermarket reyonunda yol vermeyen güzel ama küstah kadın" bir solipsist ise, trafikteki sürücülerin %90'ı da öyle. ego tribi yapan makam sahipleri, ceolar, generaller... hepsi solipsist. çoğu da erkek üstelik.

    yahut "hipergami" yüzünden kocasını terk edip daha iyisini bulan bir kadının, kendini ahlaksız olarak görmemek için, eski kocasını suçlaması. buna uyan her örnek başına, karısını ve ailesini daha genç bir kadın uğruna bırakıp giden 5 erkek bulursun. bunlar da stoacı filozof gibi soğukkanlı takılmıyorlar, kendilerini rahatlatacak bahaneler buluyorlar.

    bu kadar zıt örneği görmezden gelmek için aşırı ideolojik bakmak lazım dünyaya. ama daha bitmedi. "bunları erkek de yapıyor"dan da önemli bir açık var: bu savunma mekanizmaları ilişkiler ile sınırlı değil.

    yukardaki örneği şiddete uyarlayın: sokakta yatan bir evsizi tekmelemenizi telkin edersem, ve siz de bir anda tekmeyi basarsanız, kafanızda bir uyumsuzluk oluşur: "ben iyi niyetli ve özgür irade sahibi biriyim" vs "lan demin resmen evsiz tekmeledim". bu uyumsuzluğu çözmek için önemli bir kısmınız beni veya evsizi suçlar: kesin hak etmiştir, mafyadır, alkoliktir, topluma yük oluyordur, vs.

    başka alanlarda da bir sürü senaryo kurmak mümkün. şimdi bunların bir alt kümesinin (kadın-erkek ilişkileri) bir alt kümesine odaklanıp (kadınlar) oraya yeni bir isim vermekle (solipsizm) ne yapmak, nereye varmak istenmektedir?

    *

    3) bazı örnekler o kadar ters ki, solipsizm kullanılacak *en son* terim olmalı. yani sadece "yetersiz", "yanlı", "yanlış" filan değil, olabilecek en yanlış terim.

    örneğin instagrama sürekli kendi fotosunu atan beğeni delisi kadınlar. bunlar kendilerinden başkasını sallamayan tipler değiller ki. bunlar validation, yani onanma arayan tipler. hayatlarının değerini, senin benim tepkim üzerinden ölçen zayıf kişilikler. (bu etki hepimizde biraz var ve teknoloji bu işi çok kolaylaştırdı.)

    oysa "başkaları" diye bir şeyin olmadığını veya onları zombi olarak gören bir felsefeden (philosophical zombies) bahsediyoruz. özsaygısını başkasının beğenisine endeksleyen birine solipsist demek, adam smith'e komünist demek gibi bir şey.

    *

    4) son olarak bu fikirler, kendi içinde tutarlı da değil.

    bir fikir ortaya atıyorsak, okuyanın ilk aklına gelecek karşı örneğe değinmek gerek. (bir karşı-örnek aklımıza gelmiyorsa belki asıl solipsist biziz, kafamızın dışına çıkamıyoruz.) buradaki bariz karşı örnek de çocuk: solipsist biri nasıl çocuk baksın, nasıl sevsin?

    bu soruya cevap aramadan, şu teoriyi ciddi ciddi düşünmek mümkün değil.

    bir yandan "kadınlar hatalarının sorumluluğunu almaz" diyorlar, bir yandan da hayattaki en büyük sorumluluğa sahipler. (nükleer santral şefi isen sorumluluğun daha büyük tabii ama ortalama için konuşuyoruz.)

    bir erkek hayatını hiçbir gerçek sorumluluk almadan sürdürebilir, çünkü aile kurmayabilir, dolayısıyla iş güç sahibi olmayabilir, her limanda bir sevgili yapar gider. yani erkekler iki yöne de kayabilirler: itin teki de olabilirler, nükleer santral şefi bir aile babası da. kadınınsa üreme stratejisi esnek olmadığı için, her halükarda sorumlulukla yüzleşmesi lazım.

    bir örnek daha:
    bir yanda, kız çocuklarının erkek çocuklara nazaran insanlarla daha ilgili olduklarını söylüyorlar. (ki bu da bir övgü manasında söylenmiyor. "erkekler insanlar yerine dünya ile ilgilendikleri için ilim bilim siyaset yapmışlar ve o yüzden bugün de o alanların hakimi olarak kalmalılar" tezi için diyorlar). yani kadın daha empatik. men systemize, women empathize. ama bir yandan da "kadın kendi dünyasındadır, başkasını sallamaz" deniyor.

    bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

    *

    5) şeytanın avukatı olmaya soyunayım: 2-3 sene önce birisi rationalmale diye bir blogdan bir yazı yollamıştı, şimdi bulamadım, çok da mühim değil. blogu yazan, kendinden son derece emin bir tavırla -ve sıfır referansla- bu solipsizm iddialarını yaptıktan sonra, "e peki annelik için ne diyeceğiz" diye konuyu açmıştı. en azından o, bariz karşı örneği düşünüp cevaplamaya çalışmış. verdiği cevap aşağı yukarı şu:

    "çocuk sevgisi ve annelik, bilakis solipsizme kanıttır, zira çocuk annenin bir uzantısıdır. yani çocuk içinmiş gibi yapılan her şey, aslında annenin daha da içe kapanması, daha da kendine odaklanmasıdır."

    eee... şimdi buna karşı cevabım şu olurdu: bu mantıkla herkes solipsist. çünkü ilgilendiğimiz her şey, evrimsel açıdan bizim uzantımız olarak görülebilir. alet edevatla niye ilgileniyoruz? daha iyi silah olabilsin diye. bunun yararı ne? genlerimizi yaymak. demek ki daha iyi balta yapmaya çalışan bir erkeğin de tek derdi kendisi. balta erkeğin bir uzantısı, bir baltaya tam anlamıyla sap olmuş, kalanı umursamıyor.

    zaten o blogçunun açıklaması öyle bir şey ki, yanlışlanamıyor. komplo teorisine benziyor bu bakımdan. karşı argüman komploları zayıflatacağına, bir şekilde daha da büyük bir komplonun var olduğuna kanıt olurlar, bu yüzden komplo teorileri bitmez. burada da benzer bir psikoloji var: solipsist denilen kadının empati yeteneği ve annenin çocuk sevgisi, bu dandik teoriyi çürüteceğine, daha da büyük bir solipsizme kanıt haline gelmiş.

    büyük teorilerle uğraşan insanlar hep şunu düşünmeliler: benim bu görüşümü terk etmem için ne gerekli? eğer cevap bulamıyorsanız bu sorundur. yok eğer bulduğunuz her cevap sizi o görüşe daha da sarıyorsa, bu bayağı büyük sorundur.

    *

    özet:

    hepimiz entelektüel olarak solipsistiz, ama hiçbirimiz bir solipsist olarak yaşamıyoruz.

    günlük hayatta anlamını gevşetip, aşırı benmerkezcilik olarak kullanmak makul olabilir. ama bir sürü farklı psikolojik tepkiye bir şemsiye terim olarak, hele hele çoğunlukla da kadınlar için kullanılacak bir şey değil.
  • siz varoldukça varolunacağını düşünme anlayışı.
  • mottosu: dusunuyorum oyleyse varim
    gecersiz kildigi soru: kimsenin olmadigi bir yerde devrilen agac. yoktur boyle bir agac.
    en sevdigi hayvan: devekusu

    ambrose bierce, "all are lunatics, but he who can analyze his delusion is called a philosopher" demis.

    ben de; "he who still sticks to the delusion after discovering it is called a solipsist" diyorum.
  • öznel idealizm, subjektif idealizm gibi adları da olan öğreti. descartes'de de hafif izleri görülür. berkeley babasıdır. kısaca benden gayrı bişey yoktur demektir.
  • ben-varlıkçılık. varligi salt kendi varligiyla sinirli tutma, dis varliklara olanak tanimama gorusu.
  • berkeley bu öğretinin babası, descartes kayınçosudur gibi önermeler çoğunlukla kabul görmüş olsalar dahi i.ö.5.yy.da

    . hiçbir şey yoktur,
    . bir şey varsa bile bilinemez,
    . bilinse bile başkalarına bildirilemez.

    diye buyuran gorgias bu akımın gerçek babası olan tüpçü olarak hafızalarda yerini almıştır.