şükela:  tümü | bugün soru sor
  • ahmet tellinin bir şiiri

    büyük aşklar yolculuklarla başlar
    ve serüvenciler düşer bu yollara ancak

    onlar ki dünyanın son umudu
    soyları tükenen birer çılgındırlar

    ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında
    ölümle alay ederler sanki

    nerde beklenirse ordaydılar
    bir kez bile gecikmediler ömür boyu

    neydi onları ordan oraya
    savurup duran şey

    onları daima yalnız kılan
    neydi bu yaşam denilen gürültüde

    her dilden bir adları vardı onların
    ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar

    sarışındılar belki de esmer
    yani birçok yüzün bileşkesi

    ne altın arayıcısıydılar
    ne de aylak bir gezgin

    vurulup düşseler de her kuşatmada
    serüvencidir onlar ve hiç ölmezler

    ki onlar hep yalnızdır ve her nasılsa
    bulurlar heder olmanın bir yolunu

    onlar ki bu dünyada
    kahraman olmaya mahkumdurlar

    sislenen anılar kaldı bize onlardan
    renkleri bozulup duran solgun anılar

    nasıl yazmalı ki silinip gitmesin
    bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna

    bileği güçlü ve gözüpek avcılar mıydı
    onları kuşatıp yeryüzü cennetinden atan

    yoksa kendini tüketen hüzünler miydi
    vurulup düştükçe ışığını karartan

    o serüvenlerin günlüğü tutulmadı
    yazılmadı o insanların destan şiiri

    parça parça ettirilseler bir kartala
    (ki sanırım böyle oldu sonları)

    fışkırır yüreklerinden
    başarısız ihtilallerin yangınları
  • (bkz: teoman)ın son albümü (bkz: gönülçelen) deki şarkılardan biri..fena diil işte..
  • yine ahmet tellinin ayni isimli diger bir siiri;
    " hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
    ama atıldı yine de serüvenlere
    vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
    durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı.

    yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
    - ki onlar daima birer yalnızdılar

    nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
    gitmişti o kentten anımsamıyor artık
    hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
    sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
    gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
    korkular geçiren o kız nerededir şimdi
    sensiz olursam yaşayamam diyen
    o liseli kız hangi kentte kaldı
    ve o sarışın
    o afeti devran bekler mi hala
    atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

    üşüten bir acıydı belki her ayrılık
    her yolculuk yangınların başladığı yereydi
    ama vakti olmadı hesabını tutmaya
    aşkların, ayrılıkların ve acıların

    istese de kalamazdı vakti gelince
    geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
    yürek burkulması ve hüzün ve keder
    aralıksız doldururdu acıların bohçasını
    dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
    içinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
    ay bile soğuktur o zaman
    bir buz parçasıdır
    çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
    ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

    biraz da serüvendi yaşamak
    belki yatkındı büyük yolculuklara
    ki serüvenler daima büyük aşklar
    ve büyük yolculuklarla başlar

    anıları aşkları ve bir kenti
    bırakıp gidebilirdi apansız
    apansız başlardı yolculuklar
    hangi saatinde olursa günün
    ve hep kar yağardı nedense
    durmadan kar yağardı yol boyunca
    ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
    kent görünmez olunca arkada
    ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
    ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

    ne zaman yollara düşse biterdi acılar
    gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
    kavaklarsa oynak bir çingene kızı
    her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

    mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
    güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz
    ölümdür biraz hep aynı yatakta
    aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
    kitapları hep aynı raflara sıralamak
    aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
    soluk soluğa yaşamalı insan
    her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
    ve cehenneme dönse de bir ömür
    mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün

    ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
    okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
    ölüme ve aşka durmadan kement atan
    serüvenlerle geçsin yaşamak

    buz tutmuş bir dünya ortasında
    yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
    önünde dağlar, uçurumlar
    sarsılan gök, yarılan toprak
    çelik uğultularla burgaçlanırken
    yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
    ve her nasılsa keklik sekişli
    bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
    çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
    ne kalmışsa bir önceki serüvenden

    soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
    bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
    pervasız bir acemi, bir çılgın
    soyu tükenen bir bilgeydi belki de...

    o yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
    avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
    ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
    ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
    ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki
    sevince deli gibi severdi
    pervasız severdi sevince
    dövüşmek ancak ona yakışırdı
    ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
    yoktu bağlandığı herhangi bir şey
    bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

    ne bilir ömrün değerini bir çılgın
    yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir
    ve başarısız eylemler çağında o
    kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

    yerleşik yargıları olmadı hiç
    kurmadı güzel gelecek düşleri
    nerede bir yangın, nerede tehlike
    o mutlaka oradaydı birdenbire
    dinsizdi, özgür sayılırdı belki
    ama bağlanmazdı özgürlüğe de
    hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
    beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
    şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
    yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

    ayrıntıların izi kalmamış artık
    üst üste yaşanmakta ayrılıklar
    ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
    dağların, denizlerin üzerinden

    geride kalan ne varsa soluktur şimdi
    titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
    o eski konaklar gibidir anılar
    gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
    belki sağanak boşanır apansız
    yüzyıllık bir yağmur başlar
    ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
    yok olup gider her şey, belki kül olur

    hırçın bir okyanustur yürek
    dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
    anılarsa birer çıban izidir
    yaşanmaz onların ölgün gölgesinde

    durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
    ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
    anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
    kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
    bekleyişleri kemiren çakal sesleri
    oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti
    ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
    yollara düşülmeli habersiz ve sessiz
    çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
    dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

    bir ömrün olgunlaştıramayacağı
    acemilikler toplamı ve bir çılgın
    boyun eğmedi kendine bile
    seçme zorunda kalmadı yaşamayı

    nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
    bağlanmadı kendine de ömür boyu
    dağlara tırmana atlar gibi
    soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
    bir şahin gibi bulutlara kurdu
    dumanlı sevdaların yörük çadırını
    sıradan bir gezgin değildi hiç
    dövüşür gibi yaşadı yolculukları
    belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
    korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

    ve bütün gemileri yakıp
    yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
    mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
    umutlardansa nefret etti daima

    hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
    ama atıldı yine de serüvenlere

    pervasız bir acemi
    soyu tükenen bir bilgeydi belki de

    ama bir şey vardı yine de
    başarısız ihtilallerden kendine kalan "
  • azalarak bitişin ve terkedişin hikayesi... defalarca denenen ama bu kez gerçekten yapılan. uyanıkken ona söylemek istediklerini söyleyemeyen bencilin gitmeden önce son kez yaptıklarını anlatan teoman şarkısı.*
  • bu şarkıyı dinlerken sanki adam nefes nefese'yi almış da yavaşlatıp soluk soluğa yapmış gibi geliyor kulağıma. nakaratında "nefes nefese, nefes nefese" yerine "soluk soluğa, soluk soluğa" demiş de bu şarkı olmuş. zaten alışkınız teoman'ın birbiriyle ilintili postmodern şarkı sözlerine; dilinin ucuna konan kar taneleri bir o şarkıda bir bu şarkıda çıkar karşımıza, bardaki zamparayı sonraki albümde yeniden dinleriz.. "sosyolog işte" diyerek kestirip atıyorum!
  • cevat çapan şiiri:

    uzun, karanlık bir çığlığın ardına düşebilir insan,
    titrek, eğri büğrü bir yazının çağrısına da uyar.
    bırakır herşeyi döner-
    aşk bir buluşmadır çünkü,
    her zaman gecikmiş bir buluşma.

    bitmeyen bir kavuşmadır da aşk-
    araya her zaman bir şeyler girer;
    bazen kendi sevincinin kanat gölgesi,
    bazen nabzın hızı, yüreğin titreyişi,
    tüylerin telaşıyla besleniyor gibidir-
    araya her zaman bir şeyler girer;
    çalışma saatleri, karşılıksız sorular.
    nereden bilebilir insan
    bunlarının hepsinin de aşk olabileceğini?

    çoğu kez aldatıcıdır da.
    bakarsın, herkes onun askeri, onun şehidi.
    oysa aşk hiç bir zaman bir yarış değildir ki.
    bu yüzden yanılır hep
    sayın muhbir vatandaş, köftehor okur, arsız yetkili.
    sararmış bir fotoğraf olarak da çıkabilir karşına,
    borulu bir fonugraf kılığıyla da.
    bakarsın, ona da dadanmış
    gündelik hayatın sosyolojisi.

    yeniden duyulur bazen o uzun ve karanlık çığlık.
    çağıran o titrek yazı yeniden belirir-
    çünkü aşk en eski köprüsüdür balkanların, en eski.
  • dokuzuncu nesil çaylak.
  • 11 dakikalık hüzün deryası. nefes almakta zorlandıran. "bu ne biçim bi hayat" dedirten. en neşeli anında bile kötü hissetmeni sağlayacak eser*.

    büyüksün ahmet telli
  • haziranda ölmek zor albümü şaheseri.

    onlar ki dünyanın son umudu
    soyları tükenen birer çılgındırlar.
  • teoman' ın kızı uykusunda tecavüz etmesine rağmen kızın uyanmadığı şarkı. soluk soluğa, son kez.