şükela:  tümü | bugün
  • geçtiğimiz hafta beşinci uluslararası işçi filmleri festivalinde yayınlanan güzel bir filmdi.

    --- spoiler ---

    polonya'dan londra'ya gelip kıt kanaat yaşamaya başlayan mariusz ve oğlu marek'in ilişkisi, kuzeyden gelen tomo ile marek'in yaşadığı gençlik maceraları, bu ikilinin fransız kızı maria'ya olan aşkları, hatta bu üçlünün birbirine olan sevgisinin güzel detaylarla yanstıldığı bir film. değinecek birkaç nokta var tabi:

    -mariusz ve marek birbirleriyle hem kopuk hem de çok yakınlar. finale yaklaşıldığında aralarındaki londra'ya gelip borç harç yaşamadan dolayı üzgün olduklarını konuştukları duygusal sahne de birazcık bahsedilen hikayelerini tamamen yaşatmış hissiyatı verdi.

    -tomo'nun yüzsüzlüğü, fırlama tavırları ve patavatsızlığı bu çocuğun kuzeyden neden geldiğini sorgulatmadı. içimizdeki merak onun komik duruma düştüğü ve saçma hareketler yaptığı zamanlarda silinip gitti.

    -madem işçi filmi adı altında izledik, ona da biraz yorum getirelim: istasyon işçisi mariusz'un oğluna 'patronla beraber denizin altından geçtik. büyük adım ha evlat?' tarzı övünmesiyle bu ikilinin bir tabak daha fazla yemek yapamayacak halde oluşları ve polonyalı marketinden veresiye bir şeyler alarak geçinmeye çalışmaları ilginç bir tezattı. bu da işçilik kavramına dair acı bir detay olarak aklımda kaldı. onun yanı yanı sıra çocuklar maria'nın yanına gittiğinde maria'nın patronunun 'fransa'ya gitti. ama merak etmeyin bu haftaiçi bir başka güzel kız düşer buraya' lafı da yine benzer sertliği hissettirdi.

    -manchester united forması ile londra'da gezinmek pek mantıklı bir iş değilmiş onu da anladık. öte yandan bu formayı veren dükkan sahibinin aksanına bayıldığımı belirtmeden geçemeyeceğim.

    -tomo'nun komik kıyafetlerinden ve tavırlarından bahsedilmiş ama bence bu hareketlerin tavan yaptığı yer sarhoş ikilinin mariusz tarafından basıldığı bölümdü. mariusz ve marek aralarında lehçe tartışırlarken sarhoş tomo'nun yattığı yerden sürekli 'what? hahah' şeklinde tepki vermesi çocuğun oyunculuğunu takdir ettiren cinsten bir komiklikti.
    --- spoiler ---

    filmle ilgili spoiler dışı en güzel detaylardan birisi de müzikleriydi. yönetmenin ara ara klipsel şekilde alttan çok güzel şarkılarla ve sonundaki şarkıyla desteklemesi filmin sıcaklığına çok uymuş. bu şarkılar gavin clark ve ted barnes tarafından yapılmış olup filmin resmi sitesinden dinlenebilir.
  • 1972 staffordshire doğumlu ingiliz yönetmen shane meadows imzali siyah-beyaz film. aslında hem dram hem komedi. londra'ya yeni gelen iki gencin hikâyesi. genç dediğim, en fazla 15 veya 16 yaşındadırlar. biri nottingham'dan kaçarak gelen tomo (thomas turgoose), diğeri babasıyla birlikte somers town muhitinde yaşayan polonyalı marek (piotr jagiello). tomo londra'ya geldiği ilk gün üç çocuk tarafından dayak yer ve eşyaları elinden alınır. ertesi gün küçük bir cafede marek'le aslında zorbalıkla tanışır. şöyle ki, marek cafede çalışan fransız garson maria'ya aşıktır ve elinde çektiği onlarca resmi vardır. tomo da gelip bu resimleri onun elinden alıp kaçmaya başlar ve bu yolla arkadaş olurlar. tomo, marek'in babasından gizli onun evinde yaşamaya başlar. bütün kurgu da bu aslında, ama filmin güzelliği ve ince mizahı ayrıntılarda saklı. bir film, bu kadar sade olup bu kadar çok şey söyler.

    --- spoiler alert ---

    en çok güldüğüm şeylerden biri, tomo'nun çaldığı kıyafetler. kendi de söylediği gibi golfçu bir bayana benziyor gerçekten de.

    sonra, marekle tomo'nun ilişkisinin tam bir karı koca veya sevgili ilişkisi olması. hem romantikler (tomo marek'e: seninle seyahat etmek istiyorum der örneğin), hem de ilişki tomo'nun dırdırlarıyla gölgelenir. zaten tomo'yu komik kılan, aslında sonradan gelip konduğu o yaşamdan çok şey beklemesi, herşeyi kendisine hak görmesi. filmin en ironik yönü de bu olsa gerek.

    marek'ten sonra tomo'nun da maria'ya aşık olması, ve bu konuda aralarında geçen diyaloglar da ayrıca komikti.

    filmde dikkat çekici bir nokta da, polonyalı babanın stereotip olmaması. yönetmen, içine düşülmesinin çok kolay olan bu tuzaktan kurtarmış kendisini. baba, marekle tomo'yu evin altını üstüne getirirken bastığında, eyvah çocuklara birşey yapacak diye geçiriyorsunuz içinizden. ama polonyalı baba, o sert babalardan değil. film bu noktadan sonra kısa süreliğine dram oluyor. baba-oğulun oturup anne hakkında konuşması, babanın sarhoş gezdiği için oğlundan özür dilemesi oldukça rahatlatıcı bu anlamda.

    bir de, çocuklar maria'nın peşinden paris'e gitmek için tren istasyonuna gittiklerinde kareler hafif renklendi. bana mı öyle geldi bilmiyorum ama, eğer dediğim gibiyse mesaj açık. çocuklar londra'nın dışına çıkınca biraz nefes almaya başladılar.

    --- end of spoiler alert ---

    oyunculuklara zaten sözümüz yok. aferin 5.
  • sonunda anlam veremediğiniz bir tebessüme yol açan, sade, 75 dakikalık ve hiç sıkılmadan izlenen, siyah-beyaz ama kesinlikle gri olmayan bir film.
  • marek kısmı ken loach'ın it's a free world'une benzese de, tomo kısmı hiçbir şeye benzemez.
    sinemanın en komik çocuğu olmaya adaydır tomo. hele etek giydiği an bitirdi beni. bizi. izleyen herkesi.
    shane meadows, şiddeti ne kadar gerçekçi gösterbiliyorsa, hayatın komik ve romantik yanlarını da gösterebiliyormuş. onu gördük.
    beni etkileyense, filmin heryerinden sadelik akması. akıcı insanın hoşuna giden bir sadelik.
  • çabucak biten, insanı eğlendiren, festivale yarayan, bahara ve o güzel akşamüstü rengine anlam katan, bitince insanın yüzünde tebessüme yol açan ve bira isteği uyandıran hoş bir film.
    son sahnelerde genç kız, kendisini seven iki delikanlının omuzlarına kollarını atıp "ikinizi de eşit seviyorum" gibi bir şey söylüyordu tatlı tatlı sırıtarak. bu beni o kadar etkilemiş olmalı ki festivalden yaklaşık 9 ay sonra bu sözleri hatılayıp, gülümsedim ve gecenin bu vaktinde bu entryi giriyorum!
  • siyah beyaz çekilmiş sıcacık ve rengarenk bif film.
  • roman degil oyku.
  • --- spoiler ---

    iki arkadaşın dostluk hikayesi çok da sınırların ötesinde değil gibi. bilmiyorum belki de bir ingiliz gözüyle bakmamız gerekebilir filme. bir ingiliz ve bir doğu avrupadan polonyalı gencin bir kafede atışmalarıyla başlayan dostluk hikayesi.

    --- spoiler ---
  • sinemada izlersem ne düşünürdüm bilmiyorum ama, kesinlikle festivale yarayan bir film. hani o gün üç film varsa izlenecek, ikincisi bu film olsa, insan üçüncüye huzurlu ve dinlenmiş bir şekilde gider. günü gün eden filmlerden kısacası.
  • spoiler içerecektir diye tahmin ediyorum (sadece tahmin ediyorum)
    tomo'ya nekadar sinir olunabilirse marek'e de okadar sempati beslenebilir. tomo, bilmediğimiz sadece hüzünlü ve yalnız geçirdiğini tahmin ettiğimiz yaşamını arkada bırakıp marek'in hayatına dahil olur. ve aslında ona ait olmayan yaşam ikisinin paylaştığı bir yaşam halini almaya başlar. marek'in aksanı çok hoştur. tomo'nun maria'ya marek'ten sonra aşık olup üstüne de "bir daha aynı kıza aşık olmayalım" söylemi pişkinliğin komikliğidir. elbiseleri ayrı bir hoştur ve maria'yı evine bırkatıkları sahne ise son derece romantiktir (buldukları tekerlekli sandalyeye zil takmak ve çiçekler koymak nasıl şekerdir). ayrıca içtikleri sahneyi de unutmamak gerek. bunlar ufaktan böyle yetişiyorlar demek ki sonradan kazanılan değil doğuştan gelen bir davranış aşk acısı ve alkol birliktelikleri. hoş, komik, kısmen ama çok azıcık melankolik bir film. siyah&beyaz olması güzel ve anlamlı olmuş, müzikleri ise güzel gitmiş. camera lucida'yı hatırlattı nedensiz. garip bi çağrışım oldu galiba.