şükela:  tümü | bugün
  • önce eski karşılıklarını verelim:
    somut, yani müşahhas.
    soyut, yani mücerred.

    ilki teşhis, yani belirlemekten geliyor ki asıl kökü “şe ha sa” olup, belirmek manasına gelir.
    ikincisi ise tecridden, yani soymaktan geliyor ki bu da aslen “ce ra de” kökünden gelir ki kel/çıplak arazi olsun, üzerindekileri yiyerek toprağı kelleştiren çekirge olsun hep bu kökten gelir.

    ve yine somut belirlenmiş manasına gelip duyularla algılanabilirken, soyut onu belirleyen niteliklerden soyulmuş manasına gelip duyularla değil ancak zihinle algılanabilir.

    gelelim asıl konumuza. bir kere bu iki terim iki ayrı düzlemde kullanılıyor, bu nokta çok önemli.

    ilk kullanımı madde-mana, diğer deyişle özdek-tin ikilisini anlatmak için. ki bizim en babayiğidimiz sadece bu anlamı biliriz, tabii şayet felsefeyle o kadar haşir neşir değilsek. tabiatiyle de bu kullanımı bilmek felsefe için yeterli değildir.

    mesela önümüzde duran türkiye büyük millet meclisi binası somutken, üstlendiği yasama yetki ve işlevi soyuttur. her neyse, bu kısmı çok önemli değil.

    ikinci kullanımına gelirsek ki burda açıklığa kavuşturmak için çırpındığımız nokta da bu. çünkü buraya kadar anlattıklarımızı nerdeyse çocuklar bile biliyor. genelde klasik rasyonalist felsefeyi, özelde hegel’i anlamak için bu şimdi açıklamaya çalışacağımız ayrımı iyi anlamalıyız.

    bu şimdi açıklamaya çalışacağımız kullanım bir kere ne maddi ne de manevi bir düzlemde gerçekleşiyor, bu nokta çok önemli. somut ve soyutu biz öyle bir düzlemde kullanıyoruz ki bu düzlem soyut düşünce ögesinin, yani kavramın düzlemi. mantıksal düzlem de diyebiliriz buna.

    yani konuştuğumuz düzlem bu.

    daha önce anlattığımız gibi hegel’e göre kainatta hiçbir şey yoktur ki somut olmasın. [“ne gökte, ne doğada, ne de tinde ya da ne olursa olsun başka hiçbir yerde dolaylılığı olduğu gibi dolaysızlığı da kapsamayan hiçbirşey yoktur, öyle ki bu iki belirlenim ayrılmamış ve ayrılamaz olduklarını ve karşıtlıkları ise bir hiç olduğunu gösterir.” hegel] yani elimizde ilk başta somut olan var, soyut olanı biz üretiriz. derin düşünceyle. hatta öz alanının göreli, yansımalı kavramlarını bile bütünlerinden kopartıp sıyırabiliriz.

    mesela kavram kavramı. hegel’de kavram somuttur, ki 3’üncü momente/kıpıya denk düşer. yani spekülatif/kurgul kıpıya. şöyle: “evrensel tikel tekil” üçlüsünün 3’üncüsü olan tekile denk düşer. tekil somut olandır, yani içeriklidir, belirlidir, çünkü evrensel ve tikelin birliğidir. işte biz burda evrenseli birliğinden çekip kopartıp alırsak bu soyut evrensel olandır ki sadece anlakta var olandır. gerçeksizliği içindedir. gerçekliksizdir, çünkü kendinde ‘evrensel’ saltık, soyut, yani içeriksiz, ilişkisizdir, tabiatiyle de belirsizdir. ve onda düşünülecek kendisinden başka hiçbir şey yoktur (hegel’in anlak için “anlak ölüye sarılır” demesi de bu yüzden). ha, ne zaman ki biz ondaki olumsuzu, yani tikeli görürüz, o an evrensele gerçekliğini veririz. veririz demem lafın gelişi, bu senin benim keyfime göre olmaz, biz orda zaten var olan tikeli görmek suretiyle gerçekliğini veririz, yoksa ben oraya keyfimce bir şey getirip de ona içerik veremem, versem de siz bunu yemez, ne alaka dersiniz. ama evrenseli bütün belirsizliğine, ilişkisizliğine, içeriksizliğine rağmen biraz düşündüğümüzde evrenselin ancak tikelin karşısında gerçekliğini kazandığını, hatta bunun zorunlu olduğunu, yani mantıksal olduğunu teslim edersiniz. aksini düşünemezsiniz, ki zorunluluk dediğimiz de budur işte.

    özetle ‘somut’ ilişkili ve içerikli, yani belirli olanken, ‘soyut’ ilişkisiz ve içeriksiz, yani belirsiz olandır. hegel mantığında bu kavramları her gördüğünüzde bu anlamlara geldiğini bilmeniz şart, aksi takdirde iğneyle kuyu kazan kadar bile yol alamazsınız. tecrübeyle sabit, benden söylemesi.

    ekleme: (bkz: #75739843)
    düzeltme: tashih.