şükela:  tümü | bugün
  • bu adla erdoğan tokatlı'nın da bir filmi mevcuttur elbet.. romantik gerçekçilik diye bir akım varsa şayet, işte o akımdan bir filmdir hem de.. bu şık eserde, ediz hunlar, selma güneriler, tijen parlar, aliye ronalar da çifter çifter cirit atarlar üstelik..

    arkaplanında da ayşe şasa var, "tren" nam istanbul aşkıyla..
  • kış, ada'nın her tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, kara­yel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz daha pilisini pırtısını toplamamış, bir ke­nara, oldukça mahzun bir göçmen gibi otur­muştur. gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekleyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu ada'da seven hemen hiç kim­se yoktur, diyebilirim. - övünmek için değil -!

    herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmağa çalıştığı öyle günlerde, ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalayan huyumla yazın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. nerede yakalarsam ora­da kucaklarım onu. kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. kimi bir çalılığın kena­rındaki çimenlikte bütün eski ihtişamıyle daha yeni başlamıştır.

    yazın daha parça parça, lime lime, bohça bohça eşyalarıyle gitmek için fazla telâş etme­diği ada'nın bu yakasında, hiç ev yoktur. yal­nız bir tek kır kahvesi vardır. bir küçük koyun hemen beş on metre yu­karısında, bir apartıman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde, hâlâ karıncalar gezer. hâlâ sinekler kahve fincanı­nın etrafına konarlar. bütün sesler kesilmiş­tir. kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. içindeki, şimdi yeşilköy'e inecek yol­cuları düşündüğüm, yalnız bu yazıyı yazar­ken oldu. ondan evvel de uçaklar geçmişti. ama, hiç içindeki yolcuların yeşilköy'e nere­deyse ineceklerini, daha şu iki satırın sonun­da inmiş bile olduklarını düşünmemiştim

    kahvecinin kendisi sevimsiz bir adam­dır. kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. hastalıklı olmasa, doktorlar faz­la yorulmamasını salık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için, kahveci olamamışımdır. bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç beş gediklisi... bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik yaşama, bundan güzel başlar ve biter mi?

    ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. bu kedi, tah­ta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durma­dan homurdanacak mı? sandalyenin üstünde­ki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... as­manın yaprakları daha yemyeşil. bizim bah­çedeki kurudu bile. deniz, bozburun'a doğru başını almış gi­diyor. uzaklarda görünen, istanbul'un neresi kimbilir? sesler neden gelmiyor?

    bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. bizim ada, uçakların geçtikleri bir yol gü­zergâhı olmalı ki, hep ya üstümden, ya solum­dan geçip gidiyorlar. kedi sustu. köpeğin gözünü kapadı. karga sesleri geliyor şimdi de. vaktiyle bu ada'ya bu zamanda kuşlar uğrar­dı. cıvıl cıvıl öterlerdi. küme küme bir ağaç­tan ötekine konarlardı. iki senedir gelmiyorlar. belki geliyorlar da ben farkına varmıyo­rum?

    sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, ada'nın tek tepe­sine doğru gittiklerini görürdüm. içim cız eder­di.büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış, pislik renginde acayip çomaklar vardı

    bunlarla bir yeşil meydanın kenarına va­rır, bunları bir ufacık ağacın altına çığırt­kan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. hür kuşlar, kafesteki çı­ğırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık, yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. ça­yırlıkta bir başka ağacın gölgesine birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler, bir müddet bekleşirler. sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğ­ru, yavaş yavaş yürürlerdi, ökselerden kur­tulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken, birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. ve hemen canlı canlı yolarlardı.

    hele bir tanesi vardı, bir tanesi. çocukları bu işe seferber eden de oydu. ökseleri cu­martesi gecesinden hazırlayan da... konstantin isminde bir herifti. galata'da bir yazıhanesi vardı. zahire tüccarıydı. kalın, tüylü bilek­leri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürüme­si, kalın kalın bir gülmesi...

    o esmerle sarışın arası isketelerin bir dam­lacık etlerinden yapacağı pilâvın hazzıyle pı­rıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz... you should have seen the way he tore the throats of the birds with his chrome teeth shining from pleasure of (thinking about) the pilav he was going to prepare from the small drops of meat of those small titmouses whose colour changed between dark and fair. hani sessiz, zenginliğini belli etmez, mü­tevazı adamdı da... konu komşusu da severdi hani. hiç bir şeye, hiç bir dedikoduya ka­rışmazdı. sabahleyin işine kısa kısa adımlar­la koşarken, akşam filesini doldurmuş vapur­dan çıkarken görseniz; iriliğine, sallapatiliğine karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesap­lı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, se­vimli şakalarına karşı, hakkında kötü bir hü­küm de veremezdiniz. kendi halinde işi yolun­da, hesaplı yaşayan binbir tanesinden bir ta­nesiydi.

    ama, güz mevsiminde birdenbire böyle canavar kesilirdi. akşam beş otuz beş vapu­ runun arka tarafında yerleştiği iskemlesinde, denizin üstüne oldukça mülâyim bakan gözle­ rini havaya kaldırır, eylül sonlarına doğru böy­le şairane gökyüzüne bakardı. birden yü­zünün ve gözlerinin parladığını görürdünüz.

    havada ve denizdeki tirşe maviliğin üs­tünde birtakım esmer damlacıklar görünürdü. sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet; tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.

    konstantin efendi onların çok uzaktan geç­tiklerini görebilirdi. gözlerini kısardı. esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini gö­rür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olur­sa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar: — bizim pilâvlıklar geldi! - derdi. kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini tak­lit ederek kalın dudaklarıyle dişlerinin arasın­dan onlara seslenirdi. kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şa­hit olmuşumdur.

    havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar bir­birini kovalar, günün birinde teşrinlerin son­larına doğru, ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamıyan bulutlu, tatlı sümbülî günlerde, o, en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bu­lur mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi 250 gram et vermeyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzün­den birer birer toplardı.

    seneler var ki kuşlar gelmiyor. daha doğ­rusu ben göremiyorum. güzün o güzel günle­rini penceremden görür görmez, konstantin efendinin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. halbuki sonbahar kocayemişler, beyaz esmer bulut­ları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşili ile kuşlarla beraber olunca, insana, sulh, şiir, şair, edebiyat resim, musiki, mesut insan­larla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırsız bir dünya düşündürüyor. her memlekette kıra çı­kan her insan kuş sesleriyle böyle şeyler düşünecektir.

    konstantin efendi mani oluyor. za­ten kuşlar da pek gelmiyorlar artık. belki bir­kaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. her memlekette kaç tane konstantin efendi var kimbilir? kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat oldular. geçen gün yol ke­narındaki yeşilliklere basmağa kıyamayarak yola çıkmıştım. konstantin efendinin günle­rinden bir gündü. gökte hiç kuş gözükmüyor­du. evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. isketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmağa çalışıyordu.

    onu, ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillik­ler vardı ya... baktım: bu yeşilliklerin bazı yerleri sökülmüş. biraz ileride dört çocuğa rastladım. yürüyorlar. yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar bü­yük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dol- duruyorlardı:

    — ne yapıyorsunuz, yahu? - dedim.
    — sana ne? - dediler.
    fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
    — canım, neden söküyorsunuz? - dedim.
    — mühendis ahmet bey söktürüyor.
    — ne yapacak bunları?
    — yukarıda deri tüccarı
    hollandalı var ya hani, onun bahçesini düzeltiyorlar da...
    — ingiliz çimi alsın, eksin; mademki herif zengin..
    — ingiliz çimiyle bu bir mi?
    — bu daha mı iyi?
    — iyi de laf mı?
    — bunun üstüne çimen mi olur? hollandalı öyle demiş.

    karakola koştum. polislere haber verdim. güya men ettiler. gizli gizli, gene çimenler yer yer söküldü. mühendis ahmet beye ceza bile kesilmedi. belediye talimatnamesinde, yol kenarlarındaki çimenleri sökmek cezayı mu­cip olmuyormuş. kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yol­lar çamur içinde kaldı. dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gök yüzünde, güz mevsiminde artık esmer le­keler göremeyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil sac­larını da göremeyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuş­ları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi

    1965
  • bir levent yüksel şarkısı. çoğu kişi tarafından "tonguçlar havalandı" diye algılanır
    (bkz: tonguç/#2477658)
    (bkz: yanlış anlaşılmış şarkı sözleri)
  • bestesi birol yaylaya ait yansimalar eseri..
  • ilk defa 1952 yılında varlık yayınları'ndan yayınlanan sait faik abasıyanık'ın öykü kitabı.
  • sait faik'in yazmasam deli olacaktim dedigi haritada bir nokta adli öyküsünün de bulundugu kitabi
  • ediz hun beyefendi ile selma güneri hanımefendinin filmin sonunda kartpostal oldukları filimdir kendileri ve de çok başarılıdır kesinliklen izlenmelidir.
  • sanki bir tuhaf ikna gucu var bu bestenin, inandiriyor kendine. en kararli insani bile yolundan dondurecek guce sahip adeta. hele ardindan yakamozve ayriliklardayi dinleyince -20 derecede sokakta yururken insan, battaniyeye sarinmis gibi isiniveriyor.
  • usul usul, tatlı tatlı anlatan, içinizi serinleten neyin konuştuğu birol yayla bestesi.
  • belki beraber izlediğim-izlemek zorunda kaldığım- saygısız ve alakasız kitlenin etkisi buyuk olumsuz şeyler hissetmemde ama yazık ki hiçbişey olmamış bu oyunda...