şükela:  tümü | bugün
  • f tipi cezaevlerinin tek bir kişinin özelinde bile ne gibi yıkımlar yarattığını anlatan film. bunu yaparken de kör gözüm parmağına da yapılmamış ayrıca. son derece yalın bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmuş ve yine son derece yalın görüntü, replik ve müzikler eşliğinde olay örgüsü oluşturularak, seyircinin önüne konulmuş. yarım kalacak/kalan bir yaşamı, aşkı, evlatlığı, annelik duygusunu v.b. bir insan yaşamında olası herşeyin yarım kalmışlığı pek güzel anlatılmış.

    akıcı bir film değil ve böyle olması da gerekli bence. zira konunun geçtiği yer, zaman, kişinin ruh hali v.b. unsurlar bu durağanlığı zorunlu kılıyor. gerçi devrimciler için, amiyane tabiriyle "parça attırma" diyebileceğimiz bir teknikle aniden araya giren eylem sahneleri o durağanlıkta olağanüstü bir heyecan ve coşku yaratıyor. gayet yerinde ve şık olduğunu söyleyebilirim.

    film boyunca annenin olası fakat farkında olmadığı acısını hissettiriyor yönetmen.

    --- spoiler ---
    annenin yaşaması olası acıyı, annenin sahneye çıktığı ilk andan itibaren duyumsuyorsunuz. bu olasılığın gerçeğe dönüştüğü final sahnesiyse, herkesin de katıldığı gibi filmin en vurucu yeriydi. bu final sahnesinden hareketle bu film yapıldı hissi yarattı bende. yusuf'un ciğerlerini biraz daha tükettiği tulum çalma sahnesiyle, ölümü arasındaki zaman geçişinin görüntü değiştirilmeden, aynı sahnede verilişi muhteşem bir teknikti. bu zaman geçişi yalnızca görüntüyle de sınırlı bırakılmamış ayrıca. müzikle de yapılmış aynı şey. yusuf'un çaldığı tulumun sesi, annenin ağıdına dönüşüveriyor birden. gerçekten takdir edilesiydi.

    tulum ve evin önündeki tahtadan kerevet iki önemli imgeydi kanımca filmde.yusuf ciğerlerinden ölümcül hastaydı. ve tuluma her üfleyişi, yaşamından bir anın, bir nefesin azalmasıydı aslında. final sahnesinde, annesi istediği için tulum çalmaya devam ediyordu. öleceğini bilse de sevdiği değerler uğruna kendini tüketmeyi göze alan tüm insanlar gibi. tıpkı f tipi cezaevine girmeyi göze almak gibi.

    evin önündeki tahtadan kerevet de; yusuf'un hayattayken yattığı bir tabut gibiydi. ama annesi farkında değildi. annenin gözleri önündeydi aslında herşey.ama görmesine, farkına varmasına imkan yoktu. her anne gibi yavrusunun üstüne titremekteyken, annenin yaşanılması kaçınılmaz sonun farkında olmayışı, annenin nasıl acı çektiğine tanık ederek değil, nasıl acı çekeceğini duyumsatması oldukça etkileyiciydi. tahta kerevet de bunu duyumsatmak için kullanılan imgelerden biriydi bence.

    izlenesi bir film olmuş kanımca. emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
    --- spoiler ---
  • son derece ketum bir film. hiçbir duyguyu yekten söylemiyor. her şeyden gram gram veriliyor. birşey bu kadar az söylensin ve bu kadar çok yer bulsun pes diyorum. matematiği zayıf sarışın içli çocuk gibi film. hani izlediği çizgi film değiştirilince çekip giden içliliğinin filmi gibi bu. herkes aynı kapıdan girse de filme seyreden herkes için başka bir çıkışı var. ketum diyorum ya, ıssızlıksa ıssızlık, adamlıksa adamlık sonuna kadar ama ismi sonbahar koyarak adamı rahat bırakıyor film. karşılaştıracak değilim diğer filmlerle zaten özcan alperde bunu dileyecek bir adam değil. onur saylak ı bundan seçmiş olmalı. bir adama geride kalmak bu kadar yakışır. içinde olduğu her duygunun hakkı bu kadar iyi verilir. helal olsun diyorum onur saylaksana.
    isim şaşırtıyor beni, sonbahar. oysa sonbahar yaşayan herkesin deneyimlediği hatta mecburen deneyimlediği bir duygu her yıl bir defa. dünyaya gelmenin kaçınılmaz mevsimi ama filmin kahramanlarının içinden geçtiği mevsim bizim bildiğimiz sonbahar değil. acının o sarı tonunu herkes bilmiyor oysa. dört duvarın nemi nefesini kesecek kadar ciğerlerini bitirmemiş bizler, bu filmden sarının hangi tonunu anlarız en fazla bilemem ama fena sarstı beni. yani bir kadının vefasızlığını anlatıyor desem vefa filmi olur. okul okumamasına rağmen arkadaşının kendince istediği her şeyi yapan mikail ile bu film duru bir arkadaşlık filmi olur. sonunda tulum eşliğinde ayağa kalkan ve ballı sütünden ve yusuf'unu beklemesinden gayrı bir şeyi olmayan bir anne tarafından bakılınca bir ana filmi olur. mücadelenin bedelini ödemekse, hayatında herşeyi kaybederek ödemesine bakılarak politik bir film olur. çocuğun kapatılan çizgi filmi yüzünden kapıyı kapamadan gidişi için de kendince hiçe sayılan duygusuna itirazını koyarsak bir tarafa bu küçük bir çocuğun benlik filmi de sayılır. bir hayat kadınının bizden başka bir şey olmadığını da son derece güzel anlatıyor. çocuğuna sallanan atı düşünürken bir yandan kendine aldığı kitap ve öbür taraftan hiç arsızlık etmeden duyduğu aşkı bir kemençe konçertosuyla anlatıyor film. aşkı arsızlık etmeden yaşamak aşkın kendisi kadar zor olmalı. kendine izin verilen bir alanda ve mesafede yaşayabilmek aşkı, acayip soylu görünür bana. hayat kadını diyorsunuz ama pekçoğumuzun beceremediği bu şeyi zerafetle beceriyor. hiç seni seviyorum demese de hastaneye gitmen gerek diyerek ne kadar aşık olduğunu söylüyor kadın. daha nasıl bir duygu filmi olsun? aşk yaylaya gitmeyi çok istemek değil ki, başkasından birşey istemeden onu istemek yani aslında bir imkansızlık ve kendini durdurmayı becerecek kadar uzaklığı yakın kılmaya çalışmadan bir mekansızlık yaratmak. zor işte. kursu yok gidilecek, kitabı yok öğrenilecek, biliyorsan biliyorsun. haddini bilmek yani.
    bu film için ancak bu kadar güzel bir bölge seçilebilirdi. evleri de insanın yalnızlık senfonisi gibi seyrek sepildek dağınık şartları da zindan kadar zor insanı da acıya direnmekse dirençli son derece yerinde bir seçim. hele karadeniz in son yıllarda içinde kaldığı bazı durumlardan sonra karadeniz gerçeğini çok daha iyi anlatıyor hiç konuşmadan. özcan alper evet çok iyi bir belgeselci ama gerekirse son derece iyi bir aşk flmi de yapar diyordum da bu bütün beklentilerimin üzerinde oldu. yaşamla aramıza giren ne kadar çok şey var filmde.
    çıplaklıktan sanat çıkaran çok az film var. biri babildi benim için diğeri duvara karşıydı üçüncüsü de bu oldu. o bir fotoğraftı bir film sahnesi değildi. yani başucuma koysam koyacağım türden bir tablo. estetikse estetik aşkın korkaklığı ve biraz da mesafesi ise mesafesi her şeyi vardı o çıplaklıkta.
    bir acının direngen sığınağıysa sonbahar oymalı bir kemençe konçertosu değildir de nedir. tulumdur. müzikler de her parçası gibi sade ve otantikti.
    anlaşılmadık bir dilin anlaşılır hüznünü gördük. alt yazılar hiç olmasaydı da biz acıyı anlardık. şimdi anne hangi dili konuşsa acının dili olacaktı ve onu anlatacaktı. anlatılan ortak olunca kelimelerin ve kullanılan dilin önemi yok bunu anlıyor insan. şimdi kocayı anlatan cümleler türkçe olsa biz daha mı iyi anlardık? oğluna sarılırken konuştuğu dil başka olunca daha az mı anladık? hayır. içimize sızan sonbahar aynı. demek dillerin ayrı sonbaharları olmuyor.

    #14635364
  • ölmek için nereye giderdin sorusunu sorduran film. bir de

    --- spoiler ---

    anneli ballı sütün iyileştirmediği yusuf un filmidir. her çocuğun eninde sonunda, anneli ballı sütün iyileştiremeyeceği bir hastalığa yakalanması ne kötü

    --- spoiler ---
  • filmden çıkalı iki saati geçmiş; alışveriş merkezinin renkli vitrinleri ve kesilmeyen müziğinin, bilgisayar ekranının aptallaştırıcı ışığının kendilerinden bekleneni yapmaları, "sinemadan çıkmış insan"ı çoktan öldürmüş olmaları gerekirdi, öyle değil mi? şu kelimeleri yazmaya oturmadan önce kilometrelerce yol teptim; onlarca uyaranla boğuştum şu uzun iki saatte. fakat tıpkı karanlık salonda doğmuş olduğum ilk an gibi dipdiriyim; sinemadan çıkmış insanım -ilk defa tecrübe ediyorum bu seziş biçimini; bundandır anlatmaya duyduğum susuzluk. madem ilk defa tecrübe ediyorum böylesini, daha evvel yapmadığımı yapıp, 'sonbahar'ı, tanış olduğum emsallerinin erişemeyeceği bir zirveye yerleştiriverdim zihnimde. 19 aralık 2008'i kaydettim köşeye, sonbahar'ı soluyuşumun dönümüdür bu, diyebileyim diye. özcan alper'in yaratısıyla ruhumu biraz daha yücelterek büyüdüm bu gece. yücelen ruhun bedenimin çeperlerine yaptığı baskıyla güçlendim ve de. sonbahar'ı hissediş ve kavrayışımın bu gücü, kökünü, hiç kuşku yok ki, 'daha iyi ve daha ileride' olanın bilgisinin yüreğim ve aç zihnimi devamlı itiyor olduğu gerçeğinden alıyor. bu itkinin yokluğunda, ne kara kargaların ötüşü, bu gece olduğu gibi paramparça ederdi dört bir yanımı; ne de 19 aralık 2000 ve ertesinde katledilen, örselenen devrimcileri bugün bir yere çiziktirdiğim kısacık yazımın renksizliğinde boğarak görünmez hale getirmiş olabileceğim düşüncesi saplanırdı fikrime.

    boğulduğun o gri yalnızlıktan seni kucaklayarak yaşama çekmek; senden ve senin gibi binlerden çalınanları telafi edebilmen için koluna girmek, beraber yürümek istedim yusuf. sessiz sesine ses, zalimce kestikleri nefesine nefes katabilmek için yanında olacağım yusuf. beraber yürüyeceğiz nice karlı yolu.

    hasretle öpüyorum ölümsüz kardeşim.
  • --- spoiler ---
    tekrar izlemeden sonra biraz daha yazalım. yusuf'un politik duruşuna dair, benim dikkatimi çeken husus şudur. hani eski fotoğraflarına bakıyor, bir ıslık başlıyor yavaştan, sonra o ıslık 90 lı yılların öğrenci eylemlilikleri ile birlikte marşa dönüşüyor, coşkulu ve asi, işte o yusuf'un ıslığıdır, ilk günkü kadar asi. çünkü son nefesini bir tulumun gövdesine bırakmak devrimci bir coşkudur ölmek üzere olan bir adam için, bir kadına tutulmak, dalgalara meydan okumak, ve son bir kez eski arkadaşlarından haber almak, tek başına satranç oynamak, yusufu diğerlerinden bizlerden ayıran noktalardır. ne vefasızlık vardır ne de pişmanlık, fark şudur yusuf 68'de tutsak düşüp 78'de özgür kalan bir devrimci değildir ki, son günlerini istanbul'da devrimi bekleyerek geçirsin, 2000 li yılların gerçekten efsaneleşen ölüm orucu direnişinde onlarca arkadaşını ve yoldaşını kaybetmiş, ve kendisi de ölmek üzere olan bir devrimcidir, cenazesini on binler kaldırmayacaktır, bunun bilincinde bekler son nefesini, asla ama asla pişmanlık okunmaz gözlerinde, belki biraz yorgunluk, belki de bir ölüm umutsuzluğu vardır sadece.

    benim de aklıma gelen bir diğer husus şudur, evet çağan ırmak çekseymiş bu filmi tam istediği gibi bir iş çıkarırmış, özcan alper çok açık bir tercih'te bulunmuş bu noktada, bu göz yaşı dökülmesi gereken bir hikaye değildir, hayatlarını sosyalizm için feda etmiş "sabırsızlık zamanının çocuklarına" bir selamdır.
    --- spoiler ---
  • ne çaresizlik ne de umutsuzluk taşıyan bir filmdir sonbahar... en azından ben böyle anladım...

    --- spoiler ---

    yusuf 90 kuşağının devrimcisidir, yani 60'lı ve 70'li yıllarda var olan politik atmosfer içerisinde devrimcileşmemiştir, tüm 90 kuşağı gençleri gibi, toplumun genel gidişatına aykırı tavır alarak var etmiştir kendisini. cezaevinden tahliye sebebi ise ölecek olmasıdır. ölmek üzere olan yusuf, hayatının geri kalanını memleketinde geçirme kararı almıştır. belki bir karar dahi almamıştır, iç güdüsel davranmıştır bunu yaparken. köyüne dönmesi ile birlikte, gerek annesi ve komşularıyla gerek matematik dersi çalıştırdığı küçük öğrencisi ile yusuf hayata tutunmaya devam etmiştir. hatta yaşantısının geri kalanına "mutsuz son" ile biten bir aşkı da sığdırabilmiştir. bu bile yaşam enerjisini almamıştır elinden, öğrencisine söz verdiği bisikleti almıştır, arkadaşının engelleme çabalarına rağmen yaylaya çıkmıştır, ve birlikte mücadele ettikleri yoldaşları ile de görüşmeyi sürdürmüştür son günlerinde. tüm bunlardan sonra, yusuf'un devrimci kimliğine laf etmek gariptir en azından benim için. eminim ömrünün son günlerini yaşayan her devrimci gibi, pişman olmadan devam etmiştir yaşantısına. ve layık olduğu şekilde, yoldaşlarının omuzunda kızıl bayraklı bir tabutta uğurlanmıştır son yolculuğuna...

    --- spoiler ---
  • son zamanlarda hatta tüm zamanlarda türk sinemasında gördüğüm en başarılı final sahnesine sahip olan özcan alper filmi.
    ancak filmle ilgili en olumsuz nokta görüntü yönetiminde dünya sinemasında bile nadiren görebileceğimiz muhteşem kadrajlar ancak teknik yetersizlikten mi bilmiyorum görüntüde noise (gren) özellikle bulutlu planlarda rahatsız ediyor.yani nbc filmlerindeki o kusursuz netlik yoktu. bir de kameramanın ya da görüntü yönetmeninin tedirgin hareketleri var panlarda merdiven (dur-kalk) rahatsız ediyor kısaca bir kalite eksikliği var
    film onun dışında çok başarılı sade ama içten anlatım

    --- spoiler ---
    sevgili özcan alper film niye çok izleyiciye ulaşmadı diye düşünürsen umarım gişesi iyi olur ama.. suçu kendinde ara (!) sen yazsaydın ya ölüm döşeğindeki oğulla anne arasında aşırı duygusal bir dialog , oğul son sözlerini söyleseydi annesine ''anne ben seni çok üzdüm'' diye başlayan
    bi çağanvari final... ondan sonra kulaktan kulağa ''nası çok ağladık ayol ''sözleri al işte sana gişe ne işin vardı muhteşem bir sinema diliyle
    --- spoiler ---
  • ilk olarak 16 kasım'da rize ve artvin'de, "hayata dönüş"ün yıldönümü olan 19 aralık'ta ise diğer yerlerde gösterime girecek özcan alper filmi.

    "bu film benim vicdan borcumdu" demişti özcan alper, izlemek de benim boynumun borcu olsun.
  • film devletin üstünü örttüğü bir konuyu ortaya koyması bakımından önemli bir film.

    dün akşam sırf sözümü tutmak için gittim ama bir daha gitmek için can atmaktayım. film bir kere ciddi ciddi insanı o döneme dair sorgulamaya itiyor. bu sorgulamayı yapabilmek için elbette döneme dair en azından fikrinizin olması gerekir. "ölüm oruçlarına son vermek için" devlet tarafından öldürülenleri gören ve ölümden kıl payı kurtulanların hikayesidir bu. daha doğrusu kurtulduğunu sananların. o operasyona maruz bırakılanlar hala bir yerlerde her gün ölüyorlar. yaşadıkları unutulmaz. unutamazlar. unuturlarsa çektikleri acıya ihanet edeceklerini bilirler. filmde bunu görmek mümkün aslında. aslında yusuf'un yaşadıklarını sürekli hatırlama nedeni işte bu yüzdendir. muhtemelen yönetmen o operasyondan sağ kurtulanlar ve onların psikolojisine dair bir araştırma yapmıştır.

    bu filmi izlerken aklıma diyarbakır cezaevi geldi ansızın. filmi baştan kurguladım. yusuf'un yerine baran adlı bir kürt gencini koydum, karadeniz yerine güneydoğu anadolu'ya yolladım onu. damı çatlamış evinin önünde annesinin "eskiden ne güzel çalardın" lafının peşi sıra yitip giden bir baran koydum. diyarbakır cezaevi'ni anlattım kendime. oysa topluma anlatmak gerekiyordu. işte bu film hayata dönüş operasyonu'nu anlatırken bir görevi yerine getirmiş oluyordu. bir ülkede göz göre göre unutturulan bir ölüm operasyonunu anlatıyordu. umutlandım. bir gün birisi elbette diyarbakır cezaevi'ni de anlatacak bu topluma.

    sosyalizmi savundu diye öldürülenlerin hikayesidir bu film. başkalarının yaşam koşulları normalleşsin diye kendi hayatlarından vazgeçenlerin hikayesi... tecrite, yalnızlığa, umutsuzluğa, hukuksuzluğa hapsedilenlerin hikayesidir. özgürlüğü kendi bedenlerine hapsedenlerin hikayesidir. o bedenler ki kefenleridir haksızlığa direnenlerin...anlatılmalıdır daha fazla, daha fazla izlenilmelidir. unutulmaya yüz tutmuş hemşince diliyle yakılmış bir ağıt eşliğinde hesap sorulmalıdır ölenler adına, her gün düşleriyle ölüp ölüp tekrar dirilenler adına...

    "eskiden ne güzel çalardın yusuf"
  • slogan atmadan, bağırmadan, çağırmadan son derece sade ve samimi bir dille derdini anlatabilmiş bir film. bir kuşak cezaevlerinde ölüme terk edilirken medyasıyla, toplumuyla öylesine yalnız bırakıldı ki geçmişe dönüp bakıldığında insanın vicdanının sızlamaması mümkün değil. film bunları kendine dert etmiş ve yusuf'un naif kişiliğinde izleyicisine sunmuş.

    --- spoiler ---

    benim için en etkileyici olan sahne, yusuf'un denizin fırtınalı olduğu bir günde, iskelede tek başına adeta insanı yutacakmış gibi yükselen dalgalara doğru yürümesiydi. o sahnede, yusuf'un her adımında tek başına bile kalsa, hayatta karşısına çıkabilecek her güçlüğün üstüne üstüne yürüyebilecek kararlılık vardı. o sahnede devrim ve umut vardı...

    --- spoiler ---