şükela:  tümü | bugün
  • ı vaaz

    rahibeler ağlıyor ya da bir ileri bir geri sallanarak ezberlerini sayıklıyorlardı. uzun süredir devrilen balıkçı kayıkları, kıtlık, bir günde yaşanan bütün mevsimlerin kıyamet alametiymişçesine herkesi germesi bir yana veba salgını gibi yayılan kafirlerin teslim olma çağrısının dedikodusu moralleri alt üst etmiş, tam da inancın sınandığı bir cehenneme çevirmişti adayı. küçük gruplar halinde bir araya gelen rahibeler yamalanmış, solmuş mor kıyafetleri içerisinde aynı anda öne arkaya hareketlerle dualarını etraflarını saran ahali ile beraber ağlaşarak okuyorlar, çocukların yüzlerindeki anlamını bilmedikleri matem adeta kedilere bile sirayet etmiş, kimsesizliğin ağıtları on yıllardır bakımları aksatılan taş duvarlarda, dar sokaklarda yankılanıyordu.

    kıdemli rahipler kendilerine bağlı aileleri etraflarına çekiyor, yarı ağlaya yarı teskin ede kah inanç tazeliyor kah moral topluyorlardı. tarif edemedikleri bir zaman kahpece yaklaşmış, sözlerine güvenmedikleri kafir ordusu maalesef onları haklı çıkarmıştı. tehlike geliyor, beraber tek yürek olma zamanı yaklaşıyordu. hakim tepeden iki köyü ve iki basit limanı da görünen adacıkta hiç bir rahip o gün savaş için umut aşılayamadı. tek mevzu yaradan karşısına cemaatin ne kadar da başı dik çıkacağıydı. kimse zaferden söz etmiyordu, muhtemel tecavüzlerden ve ölümden de bahsetmedikleri gibi.

    bir vakit yüksek rahiplerden haber gelince bütün ahali bayrak yerine geçebilecek mor çaputları evinin camına asmaya başladı. sonra küçük tapınaklar ve en büyük tapınağa da ortasında beyaz göz bulunan büyükçe koyu mor bayraklar asıldı. gemiler yanaşıp ada görünür olduğunda bütün gururu ve ihtişamıyla görünmeliydi tavma halkının adası mava. halk tabi olduğu rahipleri göz yaşlarıyla dinlerken, rahibeler ağıtlar yakıp dua ederlerken her gün temizliği yapılan ancak çatısı aktarılamamış, duvarlarının sıvaları yer yer dökülmüş büyük tapınağın içinde kutsal odada üç büyük rahip son büyük toplantılarını yapmaktaydılar.

    ilkin mumların yanmasını istedi bir tanesi ve kutsal ilahilerden bahsetmeye başladı. olağanüstü toplanmanın onları dinden çıkaramayacaklarından bahsetti. kutsal ilahiler okunmalıydı. kıdemli rahip; "yapmayacağız." dedi. sözü esas alınıyordu... şarap şişesini aldı eline. "uzunca konuşacağım." dedi. "sözümü kesmeyin."

    "kitap-rahibeler bütün kutsal bilgileri bildiğimiz kadarıyla en az bin yedi yüz yıldır birbirlerine öğretiyorlar. bunu biliyoruz. siz de biliyorsunuz. bilmediğiniz ise sadece kıdemli rahip olunca aktarılacak bilgiler... tabi artık pek anlamı yok gibi görünüyor bunların. o yüzden elimizi çabuk tutmak adına desteğinize ihtiyacım olacak!"

    kıdemli rahip şişeden büyükçe bir yudum alıp diğer rahiplerin tedirginliklerini açıklamalarıyla deşmeye devam etti: "bir kere bütün gayretimize rağmen maalesef kutsal bilgiler birbirleriyle çelişir hale gelmiş. üç ayrı ezber var. bunu yaklaşık dört yüz yıl evvel farketmişler ve bu yüzden rahibelerin birbirleri ile ezber hakkında konuşmaları yasak."

    iki rahip de pür dikkat dinlerken, baş rahip ayağa kalkıp yeni bir kuru üzüm şarabı şişesi ve iki kadeh uzattı diğer rahiplere. "ben bunun sebebini hiç düşünmemiştim. usüller hakkından pek soru sormam, kendime bile..." dedi, en ihtiyarları titrek sesiyle.

    "tam istenen rahiplerdensin zaten..." dedi, kıdemli rahip. "neyse. devlet geleneğimiz ada dışında devam ediyor. özellikle kura prensliğinin devlet teşkilatına sızdık. bir miktar kendi istediğimizi yaptırabiliyoruz. onun dışında da mugre'den zaten bize saldırma planları çoktan kulağıma gelmişti. biliyorsunuz karşı koyma gücümüz yok. bu sebepten birbirlerinden farklı ezberleri bir kitap-rahibeye izin vererek birleştirdim. çelişkileri hemen farketti. bir söyleme göre tam da bu sıra egra'ya saldırmamız gerekmekte ama hem ortada sebep yok, hem de zaten yapacak halimiz de gücümüz de yok."

    "ama efendim biz savaşkan bir toplum değiliz ki." dedi, genç ve bir aşağı bir yukarı yavaş adımlarla yürümeye başlamış olan rahip.

    "öyle görünmüyor." dedi kıdemli, baş rahip. daha önce savaştığımızdan bahseden bir söylemi kız hemen farketti. velhasıl bunların bizim için önemi pek kalmadı ise de mugre saldırısı öncesi bu kızı yine kadim bir halk olan arsun'lulara yollamak icap eder. bütün halkımız en iyi ihtimal kılıçtan geçirilirken, gücünden şüphe etmediğiniz bir delikanlıyı kitap-rahibenin yanına koruyucu olacak şekilde bulmanızı istiyorum. harm krallığı'na geçiş için yakında kura prensi'nden teşkilatımız onay alacaktır. haber geldiğinde çocuklara yiyecek ve en iyi kayığı hazırlayın. bir süre eşlik etsiler, kızın adı mev. dinimizin son yankısı o olacak..."

    ***

    bir yandan kandillerin tozunu alıyor bir yandan da ağzından dualar duyuluyordu mev'in. her iki günden birinin kutsal kabul edildiği tavma halkında, büyük tapınağın devamlı temizlenmesi gerekmekteydi. diğer rahibelerden kitap olanlar da olmayanlar da refakatçi olanlar da kutsal koyu mor ve kırık beyaz kıyafetleri üzerlerinde savaş söylentilerini hiç umursamadan temizliklerine canla başla devam ediyorlardı. aradan ağlamalar, yakarmalar, fısıltılar, hıçkırıklar bir araya karışıyordu. karanlık ve dışarıdaki rüzgarlı havanın eskimiş pencere pervazlarından ıslık gibi içeri süzülmesi, köhnemiş ve ihtişamını kaybetmiş tapınakta umutsuzluğu perçinliyordu. yine de güçlü inancın yıkamayacağı pek bir şey olmamalıydı rahibelere sorulduğunda.

    içeriye giren bir erkeğin sesi duyuldu. kendinin rahip çırağı olduğunu söyleyen kişi mev adlı rahibenin orada olup olmadığını sordu. mev ilk başta duasına dalmış olacak ki hiç birini işitmemişti. önce ağlamaları bölen bir sessizlik ve ardından onu tanıyan rahibelerin yüksek sesiyle irkildi. "kardeş mev!" mev bir çırpıda göğsünü tutarak kocaman açtığı kara gözleriyle döndü. nefesine hakim olmaya çalıştı. rahip çırağı ibadet edilen salona açılan merdivenlerin başında tekrarladı kendini. onunla gelmesi gerektiğini, rahiplerin onu beklediğini...

    kandilleri son bir kez yerli yerine yerleştirip hızlı adımlarla takip etti çırağı. verniksizlik ve rutubetten lif lif ayrılmış kapıya vurulduğunda boş ve zor duyulan bir ses çıkmıştı. aynı kapı içeriden gelen emirle beraber paslanma sebebiyle gürültü vererek açıldı. çırak dışarıda kalırken mev girdi içeriye. baş rahip dışında iki rahip de odadaydı. ihtiyar olan alkolüne devam etmiş ve ağırlaşmış diğeri ise odada bir aşağı bir yukarı yürümeye devam ediyor, tedirginlikle boğazındaki sakalları kaşıyor. "o da olmaz, o da olmaz..." diye seçilen bir şeyler geveliyordu. mev masaya yaklaştı, ellerini önünde kovuşturdu, vazifesini bekliyordu.

    ayaktaki rahibin aklında bir türlü istediği disipline uymayan oğlu vardı. hem muhtemel savaştan onun canını kurtarmış olacaktı hem de bu kutsal vazife ile tanrı karşısında onun affedilmesini sağlayacaktı. daha önce ihtiyar rahibe çıtlatmış ancak duymazdan gelinmişti. masanın karşısındaki ihtiyar rahip mev'e harm krallığı'na her an hareket edecek şekilde hazır olmasını istedi. "arsun rahiplerine gideceksin. kitaptaki çelişkileri anlatacaksın. bir kayık seninle yanındaki bakır'a ait olacak. bir miktar size eşlik edebiliriz ancak adamlarımız kısa sürede geri dönmeli. soracağın bir şey var mı?" dedi. mev'in bacakları titriyordu. dili çözülse ağlayabilirdi. sustu, omuzlarını silkeledi. "tanrı için mi?" dedi kısaca. "evet." sessizce teşekkür etti mev. kapıdan çıktığında ayaktaki rahip ihtiyara arkadan sarılmış teşekkürler ediyordu. "kimseye söylemem." diyordu. "teşekkür ederim."
  • ıı görev

    meydandan gelen kahkahaların, alkışların, çocuk çığlıklarının içeriye sızdığı taş ada'nın bulunabilecek en köhne sokaklarından birinde sakallarını sıvazlayarak yürüyordu. ikinciler meclisinden gelen mektubu yeleğinin altında tutuyor, uzun süredir görmediği beyaz gözlü damgayı aklından çıkaramıyordu. kendisi ile beraber sokakta farklı yerlerden gelen, bir çoğu akranı, dikkat kesildiğinde temiz yüzlerini çeviren adamları seçmeye başlamıştı. ustalar ile ince ince elle mi döşendiği yoksa kendinden kırıla kırıla serpilerek aralarının toprakla mı dolduğu anlaşılamayan taş yolda aklını boşaltmaya çalıştı. son bir iyimserlikle adımlarını hızlandırdı, adresteki kapıyı bulunca alelacele içeriye girdi. uzaklarda kalmış meydandan halen kahkaha sesleri sızıyordu içeriye. bir sandalye işaret ettiler, oturacağı sıra kendisiyle beraber ondan fazla kişinin daha orada olduğunu farketti. sessizce kollarını dayadı masaya, etraftakileri görebildiği kadar seçmeye çalıştı. bir kaçını ordudan anımsadı, biri kura prens'ine yakındı belki biraz düşünse adını hatırlayacaktı. birden kendisinin de tanınacağını sezebildi, başını öne eğdi belli belirsiz. odaya dışarıdan bir kaç kişi daha girince daha önce hiç görmediğine tek emin olduğu kişi sandalyesinde hareketlenmeye, kollarını yanlarına açıp yerleşmeye başladı.

    "sayı tamam!" dedi. ses taş evlere has soğuk ve sevimsiz yankılanma ile odayı doldurmuş, dikkati üzerine çekmişti. konuşmayı sadece kendisinin yapacağı her halinden belli oluyordu. "köklerimize yapılacak saldırıdan her birinizin haberi olmuştur. üzüldünüz mü bilmem? ben üzülmedim..." kaşlarını kaldırmış masanın üzerindeki tozları elinin tersiyle göstermelik silkelerken sansasyonel girişinin altını acemice çiziyordu. devam etti; "babalarımızın birinciler meclisinden sonra biz çocuklar vatan topraklarında hiç yaşamadık. saldırıdan sonra bizden yeni hedefler isteyecek herhangi bir kurum olmayacağı gibi hesap verilecek bir yer de kalmayacak. son isteklerini de yaptık,,, harm krallığı'na girmesi için bir rahibeye izin istediler, prensimizden izin çıkardık, bilgilendirdik. haberi olmayanlar için söyleyeyim, dini mirası arsun'a ulaştırmayı düşünen saçma bir hedefleri var."

    "hedefimiz var!" dedi, sonradan içeriye girenlerden biri. odadan yükselen homurdanmaların verdiği kuvvetle böğürür gibi çıkışmıştı. "önce kendini bir tanıt ki seni niye dinlediğimizi bilelim." diye devam etti, sesindeki hayal kırıklığıyla karışık öfke seçiliyordu.

    "ben ikinciler meclisinin lideriyim." dedi, daha önce uzunca konuşan. yanında duran iki kişiden de onaylar bir sayıklama seçildi. "senin tavma inancını kura'ya sızdırma görevini biliyorum. iyi bir dindarsın da ama bunun bir gereği kalmadı. ikinciler meclisi tavma geleneğinin teminatı olsa dahi buradaki dostların bile artık tavma inancına sahip değil. aksini düşüneni dinleyebilirim."

    itiraz edenle yüz yüze gelmemeye çalışarak kendisini yokladı bir an. babası onu inançlı yetiştirmemişti. daha önce bunu düşündüğünde onun gizli kimliğinin ortaya çıkmaması için dinden uzak bırakıldığını düşünmüştü. anlaşılan diğerlerinin durumu da farklı değildi. itiraz sahibinin yüzü masaya döndü. elinin tersiyle konuşmasına devam etmesini işaret eder bir hareket yaptı.

    konuşmacı devam etti. biz tavma'ya son hizmetimizi de layıkıyla yaptık. bundan emin olabilirsiniz ama uzunca denizde sürüklendikten sonra karaya vurmuş gibiyiz artık. köklerimiz sadece tarihten ibaret. birbirimize bağlılığımızı tazeleyeceğiz, birbirimize el vereceğiz ve yükseleceğiz. okumayı bile günah sayan tavma sadece bir hatıra kalacak aklımızda. üçüncüler meclisi olan biteni bilmese bile olur artık."

    itiraz eden üyeye adıyla seslenerek döndü. "bulut bey, yeni görevinizi irtibatımızı artırma hizmeti olarak düşündük. son derece güvenilir birisiniz, kura prensliği'nde sizden şüphe duyacak kimse yok. diğerleri orduda, yönetimde kaldıkları hizmete devam edecekler."

    ayağa kalkmasıyla iki yanındaki yardımcıları olduğunu tahmin ettikleri de kalktı. "haberleri bekleyin ve ardımızdan birer birer burayı terk etmeye çalışın." diyerek hızlı adımlarla kapıdan çıktılar. adının bulut bey olduğu söylenen itirazcı bir an bile beklemeden peşlerinden çıkıp kayboldu. diğerleri de uzunca sessizlikten sonra birer ikişer meydanın ince ince sızan gürültüsüne karıştılar.
  • ııı saray

    zeminde yer alan büyük haritanın önünde elinde irice bir asa ile mava ada'sına, tavma'lılara yapılacak saldırıyı anlatıyordu odacı olduğu daha dün gibi herkesin aklında olup generalliğe adım adım ilerletilmiş kral yardakçısı hasin. bir an bile yemeden duramayan obur kral nasıl olduysa ağzına pek bir şey götürmemiş, hevesten olsa gerek midesini unutmuştu. eski teamüllere göre çoktan ordunun başında olması gereken barsia bütün ciddiyeti ile liman çıkarmasını ve içe nasıl katedileceğini, denizden indirilen asker sayısını, tapınakların kuşatılma şeklini dinliyordu.

    "halkımız." diye sesini yükseltti obur kral. "onlar için yapılan bu mücadeleden yeterince haberdar mı?"

    kral meclisinde cevap vermek için ufak bir mücadele yaşandı. kralın bir köşede, kral meclisinin bir köşede ve halk meclisinin diğer köşede üç ayaklı sandalye denilen ince dengeyi temsil ettiği saray içerisindeki kutsal salonda birden fazla sesin birbirine karışması sonucunda baskın çıkan tok sesli bir kadın işitildi. "halkımız sizden çok memnun efendim." itibarsız bırakılan halk meclisine düşman kral yardakçılarının halktan anlamasına ihtimal dahi vermedi barsia, gözünü haritadan ayırmazken içinden susmasını ve sabretmesini kendisine öğütlüyordu.

    obur kral, tahtının yanındaki küçük tarhunlu ekmeklerden birini aldı eline rahatlama sebebiyle. "peki." dedi. ufak mur ve kura içindeki azınlığımızda haberler nedir? zaten o nankörlerden iyi bir şey beklemiyorum ya."

    sessizlik ardından hasin'in kısa gülme sesi yükseldi, barsia kendini tutamayarak lafa girdi; "ufak mur keşiş hayatı yaşayan tavma halkına saldırmanızı ve bununla övünmelerinizi anlamıyor. kura azınlığı olan mugreliler de aynı düşünmekte. kendilerini mugre kültürüne sahip kura'lılar olarak ifade etmekten çekinmiyorlar artık."

    kral ekmekten küçük bir lokma ısırdı, "bu konuda bir araştırmanız var mı yoksa kendi düşünceleriniz mi sevgili askerim?"
    "ben onlardan biriyim." dedi komutan. "onlara soru sormama gerek yok."

    mugre tarihi boyunca vakar olması ile övünen ve halk meclisini basitlik ve kapı arkalarında soysuzlukla suçlayan kral meclisinden homurtular yükselirken hasin herkesi susturan bir sesle komutana hitap ederek;

    "biz mava adası'na çıkarma yaparken yanınıza alacağınız bir kaç kişi ile egra'lılardan ittifak talebimizi iletmenizi istiyoruz. mava'ya kadar bizimle gelebilirsiniz, oradan kuzeye yelken açarsınız. umarım amacımızın sadece kafir tavma'lılar olmadığını bir gün görürsünüz."
    "emredersiniz." dedi barsia. her görevi sorgusuz yerine getirmek üzerine eğitilmiş son mugre komutanlarındandı. konuşmasının sonunu sükunete bağlamıştı.

    hasin devam ederek; "gerekli belgeler ve ittifaktan beklentilerimiz size kısa sürede ulaştırılacak. yolculuğa hazır olun." dedikten sonra tarhunlu ekmeğin tamamını çoktan bitirmiş, gözleri yarı kapalı krala döndü, "maruzatımız bu şekilde." dedi önüne eğilerek.

    "işlerinize bakın." dedi obur kral. tanıdık bir yanak hareketiyle ağzının içindeki ekmekleri toparladı.

    büyük salondan kral meclisi ve halk meclisi mensupları ayrı kapılardan çıkarken barsia'nın omuzlarına dokunanlar onun yanında olduklarını hatırlatıyorlardı. gençlerden biri "koca mur'da halk aç ama hala kralı destekliyorlar, tavma'lıların bize saldırdıklarına inanıyorlar, ülkemizin eski görkemine yaklaştığını düşünüyorlar." dedi. barsia'dan bir teselli bekliyordu. kral meclisine yerleştirilmiş alelade menfaatçiler halk yanındaki siyasetçileri umutsuz bırakmış, bezdirmişlerdi. "işimize bakalım." dedi barsia. gençle göz göze gelmemeye çalıştı.
  • ıv boz ada

    kuruluktan taşlaşmış toprağın üzerinde oturmuş parmaklarıyla yeri tarıyordu. çadırından uzaktaydı, yanından kırk yılı aşkın süredir ayırmadığı danışmanları miri ve mira'nın biri kadın biri erkek olmasına rağmen ifadeleri artık birbirine karışmış görünüyordu. sebebini belli etmeden mira'ya hediye ederek her zaman üzerinde görmeyi emrettiği altın rengi kuşak bu karışıklığı önlemek içindi. hemen arkasında bir kaç hizmetkarın yanındaydılar. düne kadar yağmur ve soğuktan baş kalkmazken bugün kuraklığın tam ortasındaydılar. efendi bey önüne dökülmüş uzun beyaz saçlarını kum gibi olmuş topraklı elleriyle arkaya doğru sürdü, yaşından beklenmeyecek atiklikle ayağa kalktı. arkasını dönerken bir yandan ellerini çırpıp konuşmaya başladı.

    "ne diyorsunuz ömür törpülerim. dedemin vasiyetini biliyorsunuz. bu hiç beklenmedik bir fırsat benim için..."

    "efendim." diye söze girdi miri kalın sesiyle. "havalar bir soğuk bir sıcak. bu değişen şartlar bize büyük fırsatı sundu. boğazda zaman zaman çekilen sular burun burnu'nda toprağın geceleri taş ada ile birleşmesini sağlamışsa bunu kullanmalı, atlarımızı kura prensinin üzerine sürmeliyiz." konuşurken küçük bir erkek çocuğu gibi heyecanlanmış, hatta hafifçe zıplamış, boz adada yaşayanların dilini ezberlediği tozu yerden bir miktar kaldırmıştı.

    mira, sözün bitmesini hiç istememiş gibi huzursuzlandı. bir süre konuşmayıp beklese de efendi bey'in yüzüne bakmasıyla iki çocuğunu yatıştırmaya ve hafifsemeye yeltenmiş anne ifadesiyle konuşmaya başladı;

    "benim görevim muhtemel sıkıntılardan bahsetmek. zor sanıyorsunuz bunu yapmayı. benim için değil." hem miri hem mira'da çökük olan avurtlar, kısa saçlar, kenarları aşağıya sarkan gözler, sararmaya yaklaşmış esmer ten nasıl oluyorsa sadece mira konuşmaya başladığında insanın içini karartıyordu.

    efendi bey "mira!" diye seslenerek araya girdi. uzun boyunun gölgesi ayaklarını örtmüştü. "görevini yap."

    "mevsimler aylardır sabit değil." dedi mira. "her şey yolunda gitse bile böyle bir belirsizlikte toprakları büyütmek sonrası için ekonomik ve yönetimsel sorunlar çıkarabilir. kura prensi sizi amcası biliyor ve hiç bir şekilde bize saldırmayacağını her yerde konuşuyormuş. güçlü ve savaşkan bir devletler, bizim gibiler zaten aynı şeyiz hemen hemen..."

    efendi bey yumruklarını sıkarak sesini yükseltmişti; "dedemin vasiyetini tartışmak başka bir şey, görevin başka bir şey mira! bu saldırı yapılacak. atları karşıya rahatça geçirebileceğimiz fırsatı bize gökler bağışladı, bu bir fırsat."

    bozkır, sonsuzluğunda sesi yutmuş, tekrarlanmayacağı belli olan kelimeleri öldürmüştü. yanlarına doğru yaklaştı miri ve mira'nın. tam ortasında duruyor mira'ya özellikle bakıyordu. "müttefiklere haber yolladım bile, hareketimi bekliyorlar. ihanetleri babama yapılan ile kalmadı, köklerini de unuttular, kendilerini de... bedel zamanı geldi. söyleyecek daha değerli bir şeyiniz yoksa çekilebilirsiniz."

    miri ortamı yumuşatmak ister gibi gülümseyerek, "her şey istediğimiz gibi olacak efendi bey, ayrılık bitecek, halkımız birleşecek, hiç şüphe yok." dedi.

    mira da, "umarım çok asker kaybetmeyiz, umarım o halkı nasıl besleyeceğinizi düşünmüşsünüzdür, umarım mugreliler yeterince aptaldır da arkamızdan saldırmazlar..." efendi bey elini yavaşça kaldırdı ve mira'ya durmasını işaret etti. çadırına doğru, hizmetkarları arkasında hızlı adımlarla uzaklaştı.

    miri; "dedesini tartışmak iyi fikir değilmiş gibi geldi bana." dedi sessizce.

    "dengesizin tekiydi." dedi mira. uzaklaşıp çadırına giderken arkasından bakıp gülümsüyordu miri.
  • v baba!

    titreten bir rüzgar yoğunluğunu artırıyor, mor elbisesinin zayıf yerlerinden içine süzülüyordu. onu uğurlamaya gelen yaşça büyük rahibelerden biri çenesinin altında birleştirdiği kalınca ve büyük boy şalı üzerinden söker gibi çıkarıp mev'e verdi. yüzüne baka baka dualar eden diğerleri de yanına yaklaşarak sıkıca sardılar. kaçıncı sahibi olduğunu bilmediği eski mi eski deri ayakkabısını zaman zaman yaklaşan dalgalardan uzak tutup denize bakmamaya çalışıyordu. bir kaç kayıktan en sağlamını ayarlamaya çalışan çelimsiz adamlar heyecanla orasını burasını kontrol edip oğlunu bekleyen telaşlı rahibe heyecanla bir şeyler geveliyorlardı.

    mev, sesle beraber kulak kesilmiş, gelenleri anlamaya, gidişatı kestirmeye çalışıyordu. iki adamın eşlik ettiği gencin uzaktan uzağa babasına seslenmesi, yanındakileri itip kakması, içindeki ayrılık gerilimini daha da beslemişti.

    "baba!" diye bağırıyordu kemikli yüzlü genç adam tekrar tekrar. yanındakileri omuzlarından ileri geri çekiştiriyor ve kendisine gösterilen kayığa doğru yöneliyordu. kısa aralıklarla uzun uzun bağırıyordu sinirli sesiyle "baba!" yaşlı rahibeler dualarının sesini yükselterek kah belinden, kah sırtından iteledikleri mev'i kayığa doğru yolculamaya başladılar. gencin sesi durmuyordu piç liman denilen, basit balıkçı kayıklarının bile zar zor uğradığı, gri çakıl taşlarının diğer renkleri ezip geçtiği, sesin dalgalara dolaştığı bu karmaşada. en son ikisi de bindiğinde kayığı denize doğru yarı bellerine kadar suya girerek yolculadı çelimsiz adamlar ve kürekler çekilmeden bir süre durdu kayık suyun üzerinde. genç, ayakta son kez baktığı kıyıya doğru tekrar "baba!" diye bağırarak seslendiğinde baştan beri kaşlarını çatarak yüzünü başka yöne çevirmiş rahip dizlerinin üzerine çöküp ağlamaya başladı.

    genç adam, babasının arkasına dönüp gözünden dökülen yaşlara aldırmadan asıldı küreklere. mev başını öne eğip dualarını okumaya başlamıştı tekrar. bir yandan hırsla küreklere asılıyor bir yandan da mev yokmuşçasına kendi kendine söyleniyordu. mev duayı kesti kısa bir süreliğine, "bize rafakat edeceklerini sanıyordum." dedi. "yeterince adam yokmuş" dedi genç, sakinleştirebildiği sesiyle. "her an saldırı başlayabilir, yolumuzu bulurmuşuz nasılsa." biraz duraksadı, rahibeye adını sordu, cevaptan sonra "bana bakır de" dedi. bir daha göremeyeceğim dostlarım bana bakır der..."
  • keşke

    her adımda, köşe başında geçen senenin bereketi, neşesi ile kıyaslıyordu bugünün pazarını. sıcak mı sıcak havada turuncular, kırmızılar, sarılar, yeşiller ile dolu tezgahlar; güneşin adeta yorarak kokularını çıkardığı lezzetli sebzeler, meyveler; balıkçıların ellerinde kıpır kıpır dolanan pulları parlak balıklar ile şimdinin karanlık ve döküntü sebzeleri hayatta kalan son börtü böceğin besini gibi alıcısını bekliyor; güneşe doyamamış meyveler olgunlaşamadan toplanmış, balıklar ise yüz çevirip bakılası bile değil... şakalaşa, atışa ilerlediği pazar alanının geçen senenin yarısından bile çok küçük olduğunu fark ediyordu ki zaten ufak mur'un halkının bezmiş ve ümitsiz yüzünü görmek başlı başına yorucuydu.

    evli olduklarını düşündüğü çift homurdanmalarını bırakmıştı içeri girdiğini gördüklerinde. yanına önlüğünü yamalamış ancak temiz tutabilmiş mekan sahibi gelmişti peşi sıra.

    -ne içersin kızım?
    -acı suda demlenmiş it gülü.

    ihtiyarların koca mur'dan geldiği söylenen muhbirlerden korktuğunu tahmin etti. dedikoduları kontrol etmenin ne kadar zor olduğunu düşündü. mugre'de en fazla muhalifin burada olduğu su götürmezdi. zaten hapisten korkan, toprağına, malına el konan ne kadar zorunlu ya da gönüllü sürgün varsa asker, tüccar, çiftçi... hepsinin gidebileceği uç toprak burasıydı. neredeyse tamamen muhalif ve saraydan nefret edenlerle dolu bu yerde yine de herkes birbirinden korkuyordu.

    ihtiyarlara dönüp, "korkmayın!" diye bağırası geldi bir an. "adaletsizliği, eşitsizliği, medeniyetsizliği gençler ezecek!" demek istedi. ne hakikaten konuya hakimdi, ne de sırasıydı şimdi. "ihtiyarlara huzur lazım." dedi içinden. uzun süredir gelmeyen askerleri tekrar üzerine çekmemesi gerektiğini de kısaca hesap etti. çok çekinilmese de kontrol altında tutulan bir ailenin kızıydı mori. eşinin ve öldürülen üç oğlunun yasını tutmaktan başını kaldırmayan yaşlı annesiyle ve emektar yardımcıları radika'yla beraber yaşıyor, babasının eski dostlarının aracılığıyla şiir ve okçuluk dersleri alıyordu. siyasete merak sardığı zamanlar farkedildiğinde ise radika'nın bağırış çağırışlarına maruz kalıyordu.

    eski hanedanın yüzleri evin heryerindeydi. yaşlı babası ve ağabeylerinin öldürülmesi mori'nin başa çıkmakta zorlandığı hatıraların başındaydı. çektikleri zulümler, aşağılanmalar ve ülkenin geçen yıllarda sefalete sürüklenmesi ise onu her zaman hiddetle ayakta tutan hikayeydi. bitmez enerjisi, bazen içinde doğan, büyüyen neşesi annesinin, radika'nın, evin duvarlarının ve hatıraların pençesine takılır, kolayca dağılırdı.

    it gülünü bitirip yavaş yavaş evin yolunu tutarken ufak mur'da gelecek için ümitli kimsenin pek olmadığını düşündü. kendisinin de ümidi yoktu zira. yaşasaydı eğer kendisine yaşça yakın, kah dalaşıp kah oyunlar oynadığı en küçük ağabeyinde olurdu bu iyimserlik diye düşündü. "kimseye benzemezdi onun hayalleri." diye geveledi. "keşke benim yerime o yaşasaydı..."
  • vıı ayrılık

    barsia, mugre ülkesinin dillere destan geri çekilmesinin sembol komutanlarından biriydi. yükselen medeniyet kura'ya karşı zaten şansları yoktu ve savaşkan yora'lılara belki yüz yıldır karşı gelememiş ordusunu yine de büyük mur adasında yaptığı savunma ile püskürtmüştü. gerçi obur kral onu halkın önünde başarısız olarak ilan etmiş, alt görevlere çekmişti. doyuramadığı ordusunun sorumluluğundan sıyrılmıştı.

    obur kral'ın beceriksizce yürüttüğü diplomasiye diğer hükümdarlar bıyık altından gülseler de şimdilik işe yaradığını zannetmesinde bir sakınca görmüyorlardı. önemli bir mugre halkı kura'nın boyunduruğu altında ve çok mutlularken, küçük mur'un kaybedilmeme sebebi ise yora ve kura arasındaki çekişmeden başka bir şey değildi. zira kim oraya saldırsa bu diğeri için savaş sebebi olabilirdi.

    barsia, sonu felaketle biten bir çok savaştan aklında kalan hisleri bugün tavma çıkarması öncesi mugre'nin adı şatafatlı zafer limanı'nda yaşananlarla kıyaslamaya çalışıyordu. askerlerinin üzerindeki ölüm korkusunu parçalayan cesareti, vücuttaki titremeyi bastıran gururu görmüyordu. keşişlerden, rahiplerden, rahibelerden oluşan eski bir medeniyeti talana gidiyordu ülkesi. kendisine zıplar adımlarla yaklaşan, biraz daha tombikleştiğini farkettiği hasin'i gördü. bir kaç dalkavuk ile beraber eğleniyor görünüyorlardı.

    "barsia!" diye seslendi neşelice.

    -umarım hazırlıkların tamamdır. ordum seninle pek fazla ilgilenemeyecek. hatta bir an evvel egra duvarlarına doğru yola çıkmalısın.
    -evet. kralımızın evrakları tamam. sadece gazi ile gideceğim. müsaadenizle.

    yanındakilerle ayrılırken hasin yerinde duramayarak seslendi arkası dönük barsia'ya:

    -zaferimize kulak kesil barsia! senin dönemin bitti artık. fetih dönemi başladı!

    küçük yelkenlisini, beraber savaşırken tek gözü kör kalan ve ordudan uzaklaştırılan arkadaşı ile denize sürerken dönüp tek kelime etmedi. senelerce ordusunun komutasına geri gelmek için beklemişti. bugün ise en son isteyeceği şey bu ordunun başında olmaktı.
  • vııı köfte

    içindeki sayıklamalar yüzeye çıkmaya başladığında kendi sesinden utanarak mev'e döndü. uzun süredir sallana sallana dua okuduğunu sandığı rahibenin bir şeyler yediğini görünce karnının açlığını farketti.

    "size ikram nedir öğretmiyorlar galiba tapınakta. küreği çeken benim, haberin olsun." dedi, sinirden hafif çatallanmış sesiyle.

    "rüzgar var aslında. yelkenden anlıyorum biraz. istersen dinlenebilirsin." diye cevap yetiştirdi mev.

    konudan sapmış, yiyecek vermemişti. bunu bilerek yaptığı ya da kafasının bu şekilde çalışıyor olabileceği suratından veya hareketlerinden anlaşılamıyordu. ellerini çırpıp ayağa kalkmış, yelkenin direğini incelemeye başlamıştı. bakır tekrar seslendi; "yediğin şeyden biraz verebilir misin?"

    şalın altında ne yaptığı kestirilemeyen elleri bir yerlerden bulduğu tarçınlı patlamış mısır köftelerinden birini çıkarıp uzattı. "tipik." dedi, bakır köfteyi eline alınca. "ne bekliyordum ki..."

    mev'in bir cevap vermesi için kısa bir ara verdi konuşmasına ama oralı olmayıp etrafı izlediğini görünce yemeye başladı. kısa süre hareketsiz kaldıktan sonra mev; "ilerideki kayalıkları görebiliyorum." dedi. "harm toprakları ile aramızda kayalık yoktur." dedi bakır, doğrularak. tam orada gördüğü şeyin aslında ne olduğuna dikkat kesilmişti ki bunların düpedüz kayalık olduğunu farketti. "galiba varmış." dedi, kabullenişle. "neyi doğru öğrettiler acaba bizim ülkede?" diye dertlendi. mev'e döndüğünde dua okuduğunu gördü yine sallana sallana. küreklere sıkıca sarıldı. "bir yerlere tutunarak okuyabilirsin umarım duanı." dedi. mev gözlerini açmamış, söylenene kulak asmamış bir ifadeyle devam ediyordu sallanmaya. yine de şalın altından usulca bir elini çıkarmış, teknenin kenarına tutunmuştu.
  • ıx oğul

    ateş, ışık yerine geçen herhangi bir şey kullanmak yasaktı o gün. mira ağır adımlarla oğul bey'in çadırına doğru yol alırken kafileler halinde burun burnu'ndan karşı tarafa atlı askerler geçiyorlardı. hava kararmadan yapılan son toplantıda efendi bey talimatları ardı ardına sıralamış, komutanları yolladıktan sonra ise mira ve miri'nin yanında oğul bey'e evleneceği kızı seçtiğini söylemişti. sessizce ve tatsız biten toplantı ardından havanın zifiri karanlık olmasını bekledi mira. sonra da elleriyle kurmuş gibi buldu çadırı. içeri kısık sesle; "oğul bey! izniniz varsa konuşmak isterim." diye fısıldadı.

    tüllere sarılıp dürülmüş ateş böceklerinin ışığında kılıcına yağ sürüp hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordu. mira'nın sesi ne zamandır ritmik şekilde bir aşağı bir yukarı giden yağlı keçenin ince hışırtısını delmişti. "gel mira hala." gerçek olmadığı halde mira'ya hala, miri'ye amca derdi oğul bey. mira içeri girdiğinde yalnızca beraberlerken yaptığı gibi önünde eğildi ve ellerinden öptü. "iyi ki geldin." dedi. yıldırım taktiği ile dağıtılacak taş ada başkentini, sarayda bilge prensi nasıl bulacağını düşünmek istiyordu. adı bilge prens olan birini gerçekten tuzağa düşüreceklerine inanmak istiyordu. bu gece bunu yapabilirdi ama ne zaman konu konuyu açsa babasının bulduğu kızı içine sindirmesi gerektiği fikri onu uzun süredir kılıcını yağlamaya itmişti. "bu kız nereden çıktı hala?" dedi, "kim bu?"

    mira edindiği bir kaç istihbarata rağmen iyi gizlendiğine şaşırdığı bilgiye bir türlü ulaşamamıştı. "üzgünüm, öğrenemedim." dedi. "ben boz ada'da sadece miri'nin sakladığı bilgilere ulaşamam. belli ki onun parmağı var. yalnızca ittifak kurmak için gerekli olduğunu düşünebiliyorum." diye ekledi. "zaten sen de böyle olabileceğini hesaplamışsındır."

    oğul bey hesaplamamıştı... "benim hayatım strateji malzemesi değil!" dedi, kısa sessizliği dağıtarak. mira avcunun içini yere bastırarak, sessiz olmasını işaret etti. baskını düşünmesini öğütledi. "bilge prens elli yıl ileride yaşar. dedikleri hep çıkar, çıktı da... ancak gün yaşanırken yanıltılabilir. savaşı koklamanı istiyorum, anladın mı?" başını salladı oğul bey.

    mira arkasını dönüp çadırdan dışarı ayağını attığında faydasız kaldığını hissettiği konuşmasının ayrıntılarını içinden tekrar ederken gözünün dolmasına engel olamadı. esas isteği, bahaneyle, muhtemel ölüme karşı sadece oğlu yerine koyduğu genci kendince desteklemekti. babasından normalde daha aydınlık yüzlü oğulun karamsarlıkla adeta görüntüsünün değiştiğine şahit olmuştu. "çok tedirgin." dedi, yarı sesli. "umarım şans onunla olur..."
  • x zig zag

    haftalardır devam eden şenliklerin arasında kahkahalar belirginleşti. taş sokakların birbirlerine girdiği bu dar ve samimi alanda mutlu gecelere has, akıldan çıkmayan ateş ışıkları arasında prensi omuzlarda yükselterek fıçıların üstüne çıkardılar. "öyle seviyorum ki seni!" diye çığlığa benzer, sarhoş bir kadın sesi yükseldi önlerden kıkırdamalarla beraber. "ben de seni canımın içi" dedi prens şakacı bir şehvetle. tantana sona yaklaşırken önlerden biri şişesini uzattı. prens bir sefer kafaya diktikten sonra kalabalığı süzdü. komutanlarıyla göz göze geldi, danıştığı büyükleriyle, azınlık temsilcileriyle, sözlerine güvendiği ama aslen ne olduklarından haberinin olmadığı ikinciler meclisi üyeleriyle. konuşmaya başladı.

    "sizlerden bu hafta eğlenmenizi istedim. gerekli yardımları da yaptık." dedi, onu izleyen demir'e şişesini kaldırdı. başlayan alkışlar arasında "içkileri bedava yaptık bu hafta. yarından itibaren paralı maalesef." uğultulara, gülüşmeler karışırken dikkati üzerine çekecek bir vurguyla "biraz zamana ihtiyacım vardı." dedi. "etrafımdaki dostlarımı oyalamak için tüm başkenti şenliklere boğdum. bu kendime yapılacak darbe için önemliydi..." kalabalık içinde bir dalgalanma oldu ve sonrasında bir durulma. komutanların ve danışmanların tedirginlik içinde bir birlerini arama çabasını izliyordu. kıyafetleri nasıl dikilirse dikilsin üzerine bir şekilde bol duran, zayıf, bakımsız, sahipsiz ve koca kafalı bir kedi gibi görünen prens konuşmaya başladığı zaman hareketleri ve kelimeleriyle herkesi hayran bırakır, şoka sokardı.

    "meclis için hazırlıkları tamamladım!" diye tekrar sesini yükseltti. ahali tedirgin bakışlarla dikkat kesilmiş, adeta bütün sarhoşlar ayılmıştı. parmaklarını da sayarak devam etti; "ticaret, tarım, savunma, mimari, adalet, sanat ve fende en bilgili yurttaşlardan yedi kişilik meclisler kuruyorum. bunlar da ülke meclisinde birer oyla temsil edilen yedi ayrı fikir olarak sizlere hizmet edecekler. sorunlarınızı meclise iletmeniz yeterli olacak. tartışılacak, oylanacak, sebepleriyle karar size iletilecek. her meclis eksilen üyesinin yerine kendi usulleriyle yenisini alacak, bunu da diğer meclisler denetleyecek."

    haykırır gibi uzunca bir kusma ve böğürmeyle prensin sözü kesildi. "afedersiniz." diye seslenince kusan adam prens ellerini iki yana açtı, "umarım beğenirsiniz..." dedikten sonra, şişeyi kafasına dikti tekrar. "bunu mu kutluyorduk!" dedi, kalabalığın içinden ince, uzun bir adam. prens kısa bir gülümsemeden sonra başını salladı. "o zaman." dedi adam, "meclisi her sene kutlayalım prensim." ellerinde alkolleri olanlar havaya kaldırdılar ve gururla karışık tezahuratlara başladılar. "bilge prens, bilge prens..." prens fıçıların üzerinden yardımlarla aşağıya doğru inerken komutanlarda rahatlama, ikinciler meclisi üyelerinde ise tedirginlik vardı.