şükela:  tümü | bugün
  • kurtuluş'ta bir evdeyim. istanbulun alışıldık, eski, dökük, eşyaları birbirinden uyumsuz az rutubet kokulu bir bekar evinde misafirim.
    normalde bu evde misafir olmam ben çünkü kendi evime en yakın arkadaş evi bu mekandır. bende anahtarı vardır. evde kahve kalmaz gelir alır giderim. bilmukabil, benim evden de gecenin üçlerinde ne çukulatalar kaçar bu eve.

    ben lazım oldu diye mavi fularımı geri almaya girdim eve.
    yerini de telefonla sorup öğrendim.
    kapıyı açmamla içerdeki adam irkildi. ben irkilmeyi geçin bir kalemde çığlığı bastım. evsahibinin babası yok ve bu adam sevgili olmak için fazlasıyla olgun.
    o halde iyiniyetli bir seçenek kalmadı geriye sandım.

    şık bir takım elbise adamın üzerinde. alışılmış baba figüründen bağımsız, dümdüz bir karın.
    elli küsür yıllık saçlarını jölelemiş, bütün salon traş kolonyası kokuyor.

    neyse atlattım ben paniği. ziyadesi ile kibar bir beyfendi. aile dostları imiş.
    telefonla teyit aldırdı bana güvenebilmem için.arkadaşımı aradım. -gelmiş mi?- dedi.-iyi bir insan, ileride sık sık karşılaşırsın umarım- dedi. gülüyor da şırfıntı içten içe. anlamadım ama adam güvenilir duruyor.

    beyefendi (bizim kız adamın adını da söylemedi bana kim olduğunu da) - çok korktunuz siz, bir kahve ikram edeyim acaleniz yoksa-

    ne acelem olacak beyfendi, acelem olsa mavi fularları kafaya takıp terliklerle yollara düşer miyim? kahve ise en zayıf olduğum nokta.

    ben diyorum ki adama; siz tam olarak nesi oluyorsunuz?
    o bir anda tüm mantığını mutfakta bırakmış gibi yerdeki kenarları püsküllü turuncu mindere bakıyor.

    başlıyor, başlıyoruz:

    yıllardan 1975.
    ben o zamanlar harp okulundayım. feriköy'de bir güzel restoran var dolapdere'ye inen yokuşun başında.
    aslında yasaktır bize alkollü ortamlar ama, hergün denize bakıp da bir rakıya dilini değirememek zor iş.
    kaçıp ayarladık birşeyler arkadaşlarla..

    kırmızı kadife sandalyeleri var lokantanın. lokanta diyorum ama şimdiki tabiri ile restaurant.

    mezeleri taze, etleri taa erzurumdan geliyor.
    iyi biliyorum çünkü yıllarca her hafta gittim sonraları.
    neyse, dün gibi aklımda tam su servisi yapıyordum rızanın bardağına, bir sarılık gördüm lokantanın sütunları arkasında. kafamı iyice eğdim ki bu nedir göreyim.
    dedim ki- bana deseler, hayalindeki kızı resmet, böyle güzel çizemezdim.-
    öyle bir duruluk, hiç boyasız dudakları, hem şuh hem hanımefendi kahkahaları, zaten ses de çizilemez ve anlatılamaz değil mi ya?
    bir saçları vardı, dedim ya ilk gördüğümde ışıklı birşeyler sandım.

    üç kadehi yarım saatte hiçbirşey duymadan konuşmadan tatmadan içtim.
    masadaki vazodan tek gülü aldım, yanına vardım.
    saçmaladım sanki, ne dedim hatırlamıyorum. sadece -zahmet etmişsiniz, müesseseden birşey demesinler- dediğini hatırlıyorum. bunu söylerkenki gülüşünü çizebilmek için resim kurslarına gittim sonraları. ama olmadı.

    o bana güldü ya, ben hergün feriköy yollarını arşınladım. tam 42 gün sonra, başında kara bir yemeni, gözleri ağlamaktan şişmişken gördüm onu.
    bir ev kadarlık mahalle camisinde gördüm.

    kalakaldım cami kapısında, en sona o kaldı. kollarında iki kadın, ayakta duramıyor.
    ama tanıdı sanki beni. kapıdan çıkarken yüzüme baktı -çok gülen gerçekten çok ağlıyormuş- dedi.

    doğumgününde ilk kez gördüğüm kadınımı, bir de ailesinin cenazesinde gördüm.
    sonra soruşturdum cenaze sahibini, öğrendim.
    teyzesinin yanında kalmaya başlamış.
    iki ay daha bekledim, sonra bir salı günü izin aldım, teyzesinin evinin orada beklemeye başladım. salıları pazar kurulurdu. bir umudum pazara gider diye..

    hakikaten çıktı evden. ben gizli gizli takip ettim. hiç unutmam portakal seçiyordu. pardesüsünün cebine
    10 sayfalık mektubumu bıraktım.

    gene de haftada iki gün gittim feriköy'e görürüm umuduyla.
    hiç beklemediğim bir gün geldi yanıtı.

    sonra 3 ay hayatımın en güzel dönemini yaşadım.
    hep film karesi gibiydi buluştuğumuz zamanlar.
    her çay bahçesine geri dönerdim onu eve bıraktıktan sonra.
    tüm konuştuklarımızı hatırlatırdım kendime.

    biraz durgundu.
    baba ocağı gibi olmuyor diyordu. her ne kadar teyze, anne yarısı olsa da..

    istetecektim ki tayinim çıktı.
    taa batman'a.
    onu götüremezdim. tam bir istanbul hanımefendisiydi.
    ben zaten aldırırım tayinimi diyordum.

    ağlaşa ağlaşa vedalaştık.
    tam da kartpostallardaki gibi vedalaştık garda.
    saçından tutam aldım, o zamanlar adet öyleydi.
    kendi göğsünde üç gün gezdirdiği bir mendil verdi.

    dayanamadım batmanda. zaten denizi olmayan memleket denize alışanı daraltır.
    kahverengiden başka birşey kalmamış aklımda. hiçbirşey umurumda değildi. istifamı verdim. babadan kalan parayla dükkan açarım dedim.
    sevdiğim yanımda olur. kabul ettirene kadar istifamı, bir yığın işler geldi başıma. ankarada askeri mahkemeye çıktım. ama sonunda kurtardım yakamı.

    ankaradan mevlana şekeri aldım. batmandan gümüş bilezikler, ipek şallar aldım. istanbula kadar hiç uyumadan geldim.

    teyzesinin kapısını çaldım. durumu izah ettim. hayırlı bir iş için de ziyaret edeceğim inşallah dedim.
    kadın boynunu büktü.
    -size yazdı ama haber alamayınca biz ısrar ettik, nazdır sandık, yalan söylüyor sandık, nişanladık. dedi.

    hayatımda ilk kez bir kadına kin duydum. kapısında ağladım yine de yalvardım. o adamla oturacağı evi temizliyormuş.
    adresini istedim.
    vermedi. ben çağırtayım dedi.

    elimde hediye paketlerim, yoluk yoluk olmuş çicekler merdiven basamağında üç saat bekledim.

    geldi, gözleri kan çanağı gibiydi.
    -neden yazmadın? - dedi. imdat demiş son mektubunda, canımdan can kopuyor demiş.

    -gelmedi ki mektup, dedim. ordudan ilişiğimi kestiğime dair yazı vardı elimde onu bıraktım avucuna.
    -daha nikah yok ki- dedim.
    -alayım gideyim seni-

    kurana el bastırmışlar, kayınvalidesi salmamış geri gelmez diye, oğlum öldürür kendini demiş.
    ağlamış, yalvarmış gitme diye.
    sonra da kurana el bastırmış.

    evlendi..
    ben öldüm. ne işlerde çalıştım o zamanlar, hiç anlamadım, süründüm oradan oraya. illaki istanbula döndüm her seferinde
    anlamsız insanlarla dost oldum belki bir haberini alırım diye..

    adam sustu. ben mutfaktan peçete getirdim. kendimi yokladım mutfakta. ilaç almadım, uyuşturucu ile alakam yok. sarhoş değilim. kim bu adam? neden dinliyorum, neden ağlıyorum onunla beraber? başıma neler geliyor benim?

    peçetesini uzattım.

    sustuk. on beş saat süren beş dakikalık bir sessizlik oldu..

    ben dayanamadım;

    -sonra bir daha gördün mü abi o kızı?- dedim. bir saattir o anlatmıştı ben dinlemiştim. hem konuşmamaktan hem de boğazıma oturan birşeylerden sesim acınacak halde çıktı. hem de abi dedim babam yaşındaki adama.
    o kadar cocukça, o kadar saf ve derindi ki acısı, oğlum desem yeriydi.

    -gördüm dedi. beykoz'da oturuyormuş. haberini aldım sonra. beykoz, paşabahçe, göksü arşınladım aylarca.
    gittim camcı dükkanı açtım oralarda. onu da batırdım sokaklarda sürtmekten.
    sonra buldum onu. evini gördüm uzaktan. saklambaç oynadım kendi kendime oralarda.
    bebeği vardı ilk gördüğümde. benim gibiydi sanki çocuk.
    aynı güzelim sarıdan saçlar. hep uzaktan seyrettim.
    koluna girerdi kocasının, ciğerimden boğazıma kadar ateş basardı. daha otuzlarımdaydım ama bembeyazdı saçlarım o elini bir adam kolunda görmekten.
    gülerken görünce hem sevinirdim mutlu olduğuna hem de nefret ederdim herşeyinden, benim mutsuzluğumla karşılaştırınca.

    zaten imanı bıraktım bir kenara, kurana el bastığı içindi tüm bu acılarım. her akşam içerdim. hiçbir içki onu gördüğümdeki kadar yakamazdı midemi, genzimi.

    tek tesellim, kocası iyi bir adammış. hani şakadan, eğlenceden anlamazmış ama bir dediğini de iki etmezmiş. tüccarmış, hali vakti yerindeymiş.
    köşe minderi gibi adam derlerdi. ne hayır demeyi bilir, ne sesini yükseltir.

    bir gün sahile gidiyorlardı yine, cocuk o zamanlar yürüyordu. üç yaşında falan. önlerinden koşuyor. o da kocasıyla o kabusum olan eli kolunda haliyle arkadan geliyor.
    düştü yavrum. ama nasıl düşmek. etimden et koptu sanki.

    tutamadım kendimi fırladım. o da fırladı, kocası rahmetli, ağır adamdı herhalde, arkada kaldı.
    çocuğu kaldırırken yerden, eli elime değdi.
    -sağolun beyfendi- dedi, sonra kafasını kaldırdı.

    sen hiç yüzü değişmeden ağlayan insan gördün mü? ben gördüm.
    öylece olanca güzelliği ile resim gibi duruyordu yüzü, ne kaşı oynadı ne gözü, sicim sicim ağladı.

    ben sadece;- benim kızım olabilirdi, olsaydı-
    diyebildim..

    taşıdım evi barkı sonra.. dayanamadım.
    kocası vefat etmiş. çook sonraları duydum.
    keşke kalsaymışım, kaçmasaymışım.

    ağlıyorum ben de. mavi fular diye çıktım evden.şimdi hüngür hüngür ağlıyorum.
    tanımıyorum adamı. nedir derdi? kafası mı güzel bilmiyorum.
    aşıkla aşık olmuşum, sarsıla sarsıla ağlıyorum.
    peçetenin de sonuncusunu ona vermişim.

    hıçkırığım bitmiyor ki nefes alıp soramıyorum; -peki siz kimsiniz? diyemiyorum.

    20 yaşındayım o zaman, zehir gibi kafam ama ağzımdan sadece mahallenin sokakta çekirdek çitleyen, cama minder koyup karşı komşuyla dedikodu yapan teyzeleri gibi yayvan bir -eeeee?- kopuyor dilimden.

    -e' si, - diyor adam,

    buldum izini. yemeğe götüreceğim akşama. yüzük de aldım, bak bakalım beğenecek mi?

    ben yüzüğe bakıyorum, çok güzel, dünyanın en güzel yüzüğü. kutusunda - naim kuyumculuk/batman- yazıyor.

    o eve bakıyor, gülümsüyor.
    bir minder daha koyuyor sırtına;

    -hala kızımmış gibi-, diyor. -kızımın evi gibi rahatım.

    arkadaşımın annesi, asiye sultan evleniyor.

    edit: 11 yıl sonra gelen bu edit ile yıllarca her gün en az 3 mesajla aldığım bir soruyu yanıtlamak isterim; kurgudur öykü. içinde onlarca insanın aşkından parçalar vardır. yaşayamadığımız 70'lere özlem, eski istanbul'a hayranlık vardır. ilk öykü denememdir, aldığı beğeni ile benim mahlama "yazar" ünvanı ekletendir. tüm takdirlerinizin kalbimde kocaman yeri vardır. beni "öykücü" yapan bu entryi okuyan herkese teşekkür ederim.
  • efendim * lise hazırlık yılları (96 falan sanırım) fenerbahçe stadı yanındaki kenan evren anadolu lisesindeyim ki o zamanlar anadolu lisesi değil süper lise denilen ne idüğü belirsiz bir oluşum. ama tabi belli bir ortaokul (evet o zamanlar ortaokul denilen bir kurum vardı) ortalaması ile girildiğinden mutlu mesut ve bir o kadar gururlu okuluma gidip geliyorum. evimizden sabahları bir hayli yürüyerek bağdat caddesine iniyorum ki buradan otobüse bineyim böylece minibüs yolu diye tabir edilen karmaşadan uzak kalayım. tabi bu güzergahı kendim bulmamışım; sağolsun babam anlatmış bir bir. bir de fazla yırtık değilim o yıllar (zaten kimse yırtık değil) böyle kös kös gidiyorum okuluma. suadiye'de otobüsümü bekliyorum, bekliyorum ama bir gün çok çok güzel ama maalesef benden 10 yaş büyük bir kadın görüyorum. yani ben o yıllar 15 olsam kadın 25 falan. ama inanılmaz güzel. sarışın ama sarışın bomba değil. asil bir güzelliği var. şimdi hayyal meyyal hatırlıyorum. yüzünde hafif bir makyaj var. döpiyes giymiş. onu görünce ben de döpiyes oluyorum. bedenimin alt kısmı ile üstü ayrı ayrı hareket etmeye başlıyor. neyse ben henüz alışamadığım yeni okuluma giderken her gün bu güzellik ile karşılaşmak zorunda kalıyorum otobüs durağında. o her zaman aynı yerinde hanım hanımcık oturuyor. ben aleni biçimde onu gözlüyorum. ne de olsa kadını rahatsız etmek gibi bir korkum yok çünkü ciddi anlamda uyanmamışım böyle şeylere. zaten küçücük çocuktan da rahatsız olmaz kimse. dudaklarının biçimine bakıyorum, kusuruz; saçlarına bakıyorum, kusursuz; bacaklar, kusursuz*.

    sonra bir gün. ben bu güzelliği izlerken, o da dönüp bana bakıyor. ben fener ışığında kalmış tavşan gibi kıpırtısızım. selam veriyor. iradem dışında benle tanışıp muhabbet etmeye başlıyor. ama tabi ki küçük ve sevimli bir veletle konuşur gibi konuşuyor benimle. oysa benim içimde kopan fırtınalardan habersiz. güzel parfümünün burnuma dolup oradan reseptörlerim ve sinir hücrelerimle beynime gittiğinden habersiz. dahası 10 yıl sonra o parfümü hala hatırlayabileceğimden habersiz. çok güzel bir durak arkadaşlığımız oluyor. her gün sohbet ediyoruz. sonra bir gün, o kayboluyor. bir daha onu o durakta göremiyorum. 1 hafta kadar daha oradan otobüse binmeye devam ediyorum ama platonik aşkımdan eser yok. ondan sonra bağdat caddesi çekilmez oluyor sabahları. ben de kendimi bırakıyorum minibüs yolunun karmaşasına. sırf onu görmek için arada bağdat caddesindeki o duraktan bindiğim oluyor otobüse ama nafile.

    sonra büyüyorum. aradan 10 sene geçiyor. gece eve dönerken otomobil geçmeyen dar sokakta onun parfümünü duyuyorum. tekrar aklıma düşüyor 10 sene sonra. eve gelince geçiyorum bilgisayarın başına, başlıyorum onun hakkında yazmaya. burnumda parfümü, aklımda güzel gülüşü, gözlerimde bağdat caddesi.
  • eski sevgiliyi asla unutamamış bünyeye içki masasında yöneltilen soru tümcesidir. duygulanımın had safhaya vardığı bir andır belli ki. yine eski defterler açılmış, nasıl aşık olunduğundan tutun da ilk öpücüğe kadar kıyıda köşede kuytuda kalmış ne kadar anı varsa hepsi masaya serilmiştir. rakı kadehleri dolup boşalmakta, gözler uzaklara bakmaktadır ta ki o soruyla karşılaşana kadar. ama o soru değil midir ki rölantide çalışan imgelemin pistonlarını hızlandıran? evet o sorudur eski sevgiliden ayrıldıktan sonra, kaç kez, uzaktan da olsa görüldüğünün bilançosunu bir kez daha masaya yatıran! rakının buzunun dakikalar önce eridiği, sigaranın kültablasında kendi kendini içtiği farkedilir, yanıtı müteakip!
    (bkz: rakili aksamlar)
  • bu konuda yazılmış oldukça dramatik bir behçet necatigil şiiri mevcut:

    gizli sevda

    hani bir sevgilin vardı
    yedi sekiz sene önce,
    dün yolda rastladım
    sevindi beni görünce.

    sokakta ayaküstü
    konuştuk ordan burdan,
    evlenmiş, çocukları olmuş
    bir kız, bir oğlan.

    seni sordu
    hiç değişmedi, dedim,
    bildiğin gibi...
    anlıyordu.

    mesutmuş, kocasını seviyormuş,
    kendilerininmiş evleri..
    bir suçlu gibi ezik,
    sana selâm söyledi.
  • -sonra bir daha gördün mü abi o kızı?
    -gördüm tabii, evlendik iki de çocuğumuz var.
    -ne diye ağlanıp sızlanıyon lan o zaman iki saattir piç!
    -senin konuşacağın yok amınakoyım, konu olsun diye anlattım.
  • (bkz: mallık serisi);

    mideme kramplar girmesine neden olan soru. nereden nasıl başlasam bilmiyorum. ama sanırım anlatmalıyım. ilkokula gidiyorum. yaşım en fazla 9.

    - ee tatilin nasıl geçti ? nereye gittiniz ?

    - bok gibiydi bok;

    gittik abi, yalova termal diye bir yere, annemin romatizması var, kaplıcalar iyi geliyormuş. babam ayarladı bir haftalığına gittik kaldık. biriyle tanıştım adı layin. aşık oldum abi çok pis hem de. ama şu an çok kötüyüm. kaldığımız pansiyonun odasının bitişiğinde araplar kalıyordu. iki tane çocukları vardı ve yanlarında akrabaları. luna ve layin'di çocukların ismi. belki isimleri başkadır ama söylenişi böyleydi. bir gün ablam muhabbet etti tanıştık.

    *hello
    *hello
    *what is your name ?
    *my name is luna.
    *how are you?
    *fine thanks.
    *what is this ? (kızın kolyeyi göstererek)
    *this is a necklace (necklace kısmını zaten anlamadı. şimdi kafa basıyor kızın ne demeye çalıştığını anlamak için)

    luna'nın kardeşi layin. beyaz teni. kısacık kıvır kıvır saçları. simsiyah gözleri vardı. ilk görüşte kanım direk kaynadı. akşam dışarıda top oynuyorlardı. hemen yanlarına koştum. maç yapıyorlardı teke tek. bende oynamak istedim ama almadılar. hakem oldum. layin karşısındaki dombiliye 5 gol atıp yendi. işte o an aşık oldum olm. gülerek yanıma geldi. elini omzuma attı gülümsedi. ilk defa orada aşık oldum ben abi. her sabah yanına gittim uyandırdım. çok iyi anlaşıyorduk. belki konuşmuyorduk ama çok iyi anlaşıyorduk. hatta bir gece rüyamda gördüm onu. sanırım evlenmiştik. çok güzeldi olm, müthiş güzeldi. pürüzsüzdü yüzü, parlak, tertemiz, içim gidiyordu. sayılı günler çabuk geçti be abi. babam yalova'ya geldi bizi almak için. artık bütün gün beraberdik layin'le. ayrılıcağımızın farkındaydık. gitme deseydim ? benimle kal deseydim ? kalır mıydı sence ? of offff, pazar olmuştu bile günlerden. onunla sarılıp ağladık birbirimize. çok kötüydü be abi. tek kelime konuşamadan sadece sarılarak veda etmek çok kötüydü.

    - sonra bir daha gördün mü abi o kızı?

    - gördüm amına koyim gördüm. ebemin amını gördüm. ablam geldi, moralim çok bozuktu evde. sorguya çekti beni.

    +ercan noldu layin'i unutamadın mı ?
    + sus be!!!!
    + tamam üzülme, sünnet olacakmış layin. sünnetine gideriz ehehehehe
    + na-na-na-na-nasıl yani ? ne sünneti yaaa? ühühü
    + oğlum sen saf mısın ? layin erkekti lan. ablası sünnet olacak demişti.
    + yalançiiiii yalançiiiii, nasıl söyledi bilmiyorsun onların dilini. ingilizce'de anlamazsın!!
    + yüzük parmağını işaret ederek sağ eliyle makas gibi kesmişti luna, layin'i işaret ederek. lan yoksa sen layin'e aşık mı oldun kız diye ? haeuheaheahueauhhu

    işte böyle enes. başıma gelenler bunlar.

    - abi annem çağırıyor. babam gelmiş hadi görüşürüz. iyi günler. ben okulu bırakıyorum abi. bir daha gelmem beni arama sorma.
  • sorulmaması gereken sorular, listesinin başlarında yer alır. siz kimsiniz de bize o kızları hatırlatıyorsunuz lan? biz o kızları, baktığımız her yerde, her yüzde, her dizi de, her filmde, her şarkıda, her kitap satırında, her otobüs durağında, her el sallayanda, her camdan bakanda, her telefonun diğer ucunda, her sigara nefesinde alıp verdiğimizde görürken zor bela unutmuşuz, unuttuğumuza inanmışız. bok mu var da soruyorsunuz? kimsiniz lan siz de tekrar hatırlatıyorsunuz?!
  • dramatık ve hüzünlü sofralarda dramanın levelını atlatan soru. buna verilen cevap süzülen bir damla gözyaşıyla süslenir, donuk bakışlarla servis edilir. kendi kendine dertleşme simülasyonu esnasında birey kendisine de sorabilir bu soruyu.

    misal ben, en son "o kızı" göreli 16 ay olmuş, hala rüyamda görüyorum. konuşuyor benle, seviniyorum. mutlu bir ilişkim olmasına rağmen hüzünleniyorum. bu soru bir silahtır dostlar, nedensiz sorulmamalı.
  • "abi ben bu havada bi sufle istiyorum"

    "vayy sayın dinleyenler, biz diyoruz ki istanbul'da yolda kalan, kar kış kıyametten insanlara yardımcı olalım, isteklerinizi alalım. sizden gelen mesajlara bakın."

    evet, bu mesajlar geçen hafta, hava karlı, iş çıkışı istanbul trafiğinde 2 saat tık tık ilerlemeye çalıştıktan sonra geliyor. bi radyo programı işte. zaman geçsin diye dinliyordum. adam aklınca trafikte kalanları düşünüyor. benim gibi yüzbinlerce kişi var sanırım, saatlerdir yolda kalan. ben peki neden saatlerdir yoldayım? bu arada dışarısı soğuk bile değil. bana soğuk gelmiyor, balkanlardan gelen soğuk hava genimin de katkısı var buna sanırım. taa ki adım bile bu soğuktan, berbat kar kış kıyamet fırtınadan geliyor *. o gün doğmuşum işte. üşümem ben o yüzden. istanbul'da yaşadığım hiç bir an , "ohaa çok soğuk" demedim. demem de gibime geliyor. soğuk demek, ayaz demek benim gözümde. gözlerinin kızarması, fırtına, buzz. yok işte burda böyle birşey, neyse...

    hayır, hayatımın büyük bölümü bu şekil geçiyor, ortalama bir insan gibi işte. aynı trafiği aynı sinirleri paylaşıyoruz, ama nedenlerimiz farklı. en azından benimki farklı. kaybolan yıllar var ortada bi sürü. daha doğrusu bana kazanç gibi gelen yılların aslında kaybolduğunu hissediyorum. sezen aksu kaybolan yıllar 'ı yazdığında 23 yaşındaymış. benim yaş da o zamanlar 22, belki sezen kadar fazla şey kaybetmedim ama kendime göre kayıplarım var.

    o zamanlar daha körpeyim, daha haraketliyim, belki daha çocuğum belki de onun gibi bişey. daha yakışıklı da olabilirim. şuan için öyle geliyor. neyse, ceren adı. o mu beni kandırdı ben mi onu, emin değilim. güzel kız, allah'ıma güzel kız, yalan yok. yolda görsen tekrar dönüp bakabileceğin, alımlı bi kız, etkilendik işte kısaca. r'leri tam söyleyemiyor. bu da çekici yapıyor heralde. belki artık söyleyebiliyordur bilemiyorum. hayır ben söylüyorum da ne oluyor? laf olsun işte.

    15 ders alıyorum okuldan. son dönemim, üstüne sınavlardan 4-5 gün önce bahar şenlikleri var, orda görevliyim organizasyonda. uyumuyoruz falan o derece yoruluyoruz. ama henüz ceren ile yeni tanışmışım. keyfim yerinde, şenlikleri bitirdik. o da görevliydi, gel zaman git zaman sevgili olduk.

    klasik üniversiteli sevgili hareketleri işte, boktan bi evim var. dağınık falan bayağa. ev arkadaşları enterasan tipler. ceren geliyor benim odaya geçiyoruz orda takılıyoruz. winston light falan içmeye başladım. o winston soft içmedi ama. değiştiren ben oldum. sadece sigara değil, bu kız yüzünden herşeyim değişti o andan beri. hayatımın dönüm noktası desen yeri. çok mu iddalı oldu. evet aslında, hayatımın dönüm noktası o sayılmaz ama en azından o sıralar yanımda. koca gün kavga yapıyoruz. bi gün kavga, deli kavga ama, öyle böyle değil. psikolojimi bozdu. sonra tam tersi, kuşlar böcekler aşk falan.

    ben 4 senede yapamadığım kadar şeyi yapıp, 14 ders geçtim o dönem. ceren vardı, bi de ona vakit ayırdım. hayır, iyi hoş kültürlü kız da koca gün kavga demiştim dimi.

    sonra bi gün bütünlemelerden sonra ben işe girdim. iş başvusuru yaptım. o da, onu beklediğim için canım sıkılıp işe başvurmuştum bi gün. yine onun sayesinde girdim işe.

    istanbul'u hiç sevmezdi, ben severdim. ben çok severdim. 2-3 ay içinde hayatımda olmayacağı kadar değişik günler geçirdim. sonra da bu kadar karışık anlar yaşamadım zaten. allah yürü ya kulum der ya, öyleydi.

    ceren seksiydi, ceren güzeldi, ceren kitap okurdu, ceren anlayışsızdı, ceren günü gelir küfür ederdi, ceren güzel bi aşıktı, ceren bana aşık mıydı onu da bilmiyorum değildi sanırım. sinirden yine psikolojimi bozduğum bi gün kavga yaptık telefonda. "beni bi daha arama" dedim düzelene kadar. o da aramadı. hala düzelmedi sanırım. zaten aşık olsa arardı, demek ki onun da işine gelmiş.

    tabii ev arkadaşım, ben taşındıktan sonra evde kalan eşyaları satmış. onunkileri de satmış. kızın gitti botları, kıyafetleri, kitapları. sonra da;

    "o kitaplar botlar münasip yerine girsin senin" dedi. bişey diyemedim. uyuşuk bi adam sayılmam ama zor geldi 1-2 ay o eve tekrar gitmek, kitapları bulmak vs. ne bileyim, hala neden böyle bişey yaptım bilmiyorum.

    çok sonra, hayatıma çok zaman çok kişi girdi çıktı. ben nedense, bi yerlerde o kızı hatırladım hep. o kadar ki, onun psikopatlığı yüzünden ciddi ilişki bile istemedim. sanki bütün ciddi ilişkiler böyle olacakmış gibi, he sanki benim ciddi ilişki anlayışım da çok ciddiymiş gibi, neyse... bir şey demiyorum.

    sonra görmedim bi daha o kızı, görsem heralde kitapları götüme sokar.

    bazı kişiler girer hayatınıza, neden önemli olduğunu bilirsiniz, aşk değil bu belki, sinir katsayısı yüksek deli bi ilişki, iki taraf için de. hoş bi ilişki düşündüm de...

    ama sonra hiç görmedim onu.

    yaşlandım zaten artık ben, gene kar yağıyor. gene trafik olacak, ski tutacağız. eve gittiğimde yine akşam 10'u bulacak. kendime vakit ayıramıyorum ne ciddi ilişkisi allah aşkına, ceren de güzel kızdı ama, gerisini getirememişiz...

hesabın var mı? giriş yap