şükela:  tümü | bugün
  • tezat kitap isimlerini seven (bkz: bin huzunlu haz) hasan ali toptas'in yine guzel bir romani. bu adamin kesinlikle ne anlattigi onemli degil. anlatimi o kadar guzel ki, ne anlatsa okunur zevk alinir, tekrar tekrar okunur...
  • "yolcuların birçoğu yüzünü dışarıya dönmüştü. bunun bir nedeni, herhangi bir şeyin içinde bulunmanın verdiği güdüyse; bir nedeni de, telgraf direklerinin camdan geçişine bakarak otobüsün hızını saptamaktı belki. meraktı yani; boş kalmanın boşluğundan doğan ve kapısı sessiz sedasız kendisine açılan, kupkuru bir meraktı. belki de, geçmişle geleceğin hesaplarına dalmıştı yolcular; yaşamlarını, yaşamdan yontulmuş ve yaşamın bilinmezliğine sürtüle sürtüle bilenmiş düşsel makaslarla kesip biçerek, zihinlerinde yeniden biçimlendirmeye çalışıyorlardı. ya da düşünme konumuna girmişlerdi de, hiçbir şey düşünemeden ve gözlerinin önüne hiçbir şey getiremeden öylece bozkıra bakıyorlardı bozkır gibi..."
  • türkçe'nin sahip olduğu potansiyeli çok yetkin bir şekilde ortaya koyan hasan ali toptas romanı.
    yazar, çok çetrefil bir dönemi, çok karışık ilişkiler çerçevesinde, çok farklı karakterlerle ve gayet uzun cümlelerle; ancak basit bir hikayenin strüktüründe anlatmıştır.*
  • uzun süredir hiç bi kitap beni böyle sarsmamıştı...
  • hasan ali toptaş'ın, okuduğum ilk kitabı. ilk olması hasebiyle, yazarın diğer kitaplarıyla bir karşılaştırma yapamayacak olsam da, okuduğum diğer kitaplardan farkı açıktır sonsuzluğa nokta'nın; efendim, benzetmeler ve ilişkilendirmeler başarılı gerçekten. akla gelmeyecek tasvirler var ki insan okurken şaşırıyor ve "kitap okuduğunun" farkında varıyor.
    lakin kitabı "olay örgüsü" için, öyküden bir sonuç çıkarmak için okuyan insan kitabı değil bu sonsuzluğa nokta. "birader anladık sehpalar şahlanmış at sürüsüne benziyor da sadede gelsen bir zahmet..." gibi şeyler diyebilirsiniz sıklıkla.

    bir alıntı yapalım:

    "bir koltuğun pembeliği renk kazanı gibi fokurdayan halıyı, boşluğu ve öteki eşyaları aşarak karşı duvara kadar nasıl uzanır, sonra oradan yankılanarak titreşe titreşe kendisine nasıl döner ve bu gidip gelişlerle pembeliğini nasıl yavaş yavaş kaybeder, onu bile unutmak üzereyim."

    buyrun size zamanın etkisinin tasviri. ister zorlama diyelim ister saygı duyalım; kolay bulunur ifadeler değil bunlar. peki kurgu açısından kitabın sonunda ne diyoruz? pek bir şey dediğimiz söylenemez... kahramanın anlattıkları bir çocuğun babasıyla, bir adamın karısıyla, geniş açıdan baktığımızda da "herkesin herkesle" ilişkileri açısından bol tasvirli ve bol açıklamalı olabilir ama olay bir yere bağlanarak bitmiyor. verilmek istenen fikir ya da etkileyici olması amaçlanan bir olay değil kitabın konusu, sıra sıra tesbitlerden ibaret. yazarımız benzetmelerle dolu bir roman yazmak istemiş ve bunun için de aralara bir iki karakter, bir iki travma vs serpiştirmiş gibi duruyor. karakterlerin misyonlarının ne olduğu değil, bir misyonlarının ya da simgeledikleri bir şeyin olup olmadığı konusunda bile okuyucu olarak karar veremiyoruz.

    vurgulanmak istenen durum kimliksizlik, arada kalmışlık durumları. karakterler gerçekten arada kalmış, o hissi gerçekten veriyor ama bu her zaman, okuyucunun karakterle özdeşleşebilmesini sağlamıyor ne yazık ki. ikan edicilik yok zira hikayesini okuduğumuz karakterler "kifayetsiz" abiler ve ablalar, gerçeklikten uzaklaşmayı seçmişler, rüyada yaşıyor gibiler. (yalnız burada toptaş'ın karakter yaratabilirliğinden değil, yarattığı karakterlerden bahsediyorum, onlar gerçek kişilermiş gibi. yani "kifayetsiz" dediğim bedran'ın ta kendisi, toptaş değil.) gerçek dünyada karşılığı olmayan, varsa bile hayatımızda bulunmayan karakterleri okuyunca da, içine giremiyoruz hikayenin.

    ayrıca söylemeden geçemeyeceğim, kitabın kapağının içeriğiyle alakasız olduğu argümanına cevaben: hayır efendim, hiçbir kapak hiçbir kitaba bu kadar uyum sağlayamazdı. yollar, kamyonlar ve isterik kadınlar... içerikte başka ne var?

    (onu bilemem de, sırada ismindeki güzellik ve tasvir okuma amacının itelemesiyle bin hüzünlü haz, o olmazsa 2005'in en iyi kitaplarından seçilmiş uykuların doğusu var.)
  • estetik duyguları harekete geçiren şeyler olur ya, mükemmel yapılmış bir resmi seyretmek, yan yana geldi mi melodik bir şarkı oluvermiş notaları dinlemek, görünümüyle iştahımızı kabartan bir yemek, ya da kokusuyla bir anda aklımızı alan birinin yanımızdan geçivermesi... tüm bunlar gibi her şeyden önce o lirik diliyle pek estetik duruyor hasan ali toptaş'ın sonsuzluğa nokta'sı. gözümüzün önündeki perdeyi indiriyor; akıcılığıyla kulağımızın pasını siliyor, ilginç betimlemeleri ile beyin kıvrımlarımızı harekete geçiriyor ve ağızdan takdir sözleri döktürüyor. "iyi ki" diyorum, "iyi ki bu adamla aynı dili konuşuyorum"

    son derece dingin bir havada ilerliyor kitap. sayfalar aktıkça kitabın kahramanı ile tanışıyoruz ve onu iyi-kötü özellikleriyle yargılamaya başlıyoruz. insan ne denli tarafsız olmak isterse istesin, muhakkak birinin/bir şeyin ardına geçiveriyor. aslında zorluk bundan sonra başlıyor değil mi? birinin/bir şeyin yanında yer aldıktan sonra onu ilerde ortaya çıkan olumsuz özelliklerine rağmen desteklemeye devam etmek, ya da terk edip gitmek. birini sevmek gibi... onu ilk başta ilah yapmışken, yavaş yavaş sıradanlık mertebesine indirmek. bir zaman sonra onun yanındaki koltuğu boşaltmak, otobüsten * * inmek.

    kitabın en başarılı bulduğum yeri ve beni en çok etkileyen yönü ise kitap kahramanının babasıyla olan ilişkisidir sayın okurlar. hani deniyor ya anne baba olmak için ehliyet verilmeli diye... öyle işte.

    bir de evlilik... nasıl yalan, nasıl dolan bir şey. istisnaları vardır elbet ama bizim gördüklerimiz dönme dolap sadece. insan bir zaman uyanıyor ve yanındakine alışkanlıkla, *çift kişilik yatakta tek kişi yatma lüksünü kaybetmişçesine* bakıyorsa.... bu nasıl bir acıdır.
  • "... insan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın, ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü. hazırım, dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli; ayrılığa alıştıramayacağı, sızlanışlarını durduramayacağı bir nokta... belki de, yalnızca bu noktanın ele geçirilemeyişi yüzünden, birçok terk ediliş anında gerekli gereksiz bir yığın şey konuşuyor insanlar; içlerindeki o noktayı örtebilmek için gülünç tartışmaların tozuna dumanına boğuluyorlar, geçmişe ve geleceğe acımasızca saldırıp kendi yarattıkları harabelerin ortasında yuvarlanıyorlar. o nokta yüzünden hüngür hüngür ağlayanlar da var belki, köpek gibi yalvaranlar, kendilerini içkiye, kumara vuranlar, dövüşenler, sızanlar, yaralananlar, hatta kendilerini kendilerine vuranlar da var."

    ayrılık daha güzel tasvir edilebilir mi, bilmiyorum.
  • hasan ali toptaş'ın ilk romanı, ve yazarın okuduğum ilk kitabı. devamını getireceğim de kesin. güçlü kurgusu; taşra, kent, ilişkiler, yabancılaşma gibi konulardaki tasvirleri, tespitleri ile de oldukça doyurucu bir anlatım. yalnız, doğan kitap kapak konusunda daha özenli davransaymış diye düşünmeden edemedim, adam yayınları ve iş bankası yayınları'ndan çıkan basımlardaki kapak tasarımlarına göre oldukça basit ve zayıf kalmış çünkü.

    "ana, trompet olmak istiyorum"
  • "insanlar isterlerse her şeyi, ama hemen her şeyi bir tür silaha dönüştürebilirlerdi çünkü. en çok da sevgiyi elbette, alışılan yaşam biçimlerini, alışılacakları..." s.11

    "belki bir süre için farklı olabilmişti, belki insanlar koskoca yaşamları boyunca yalnızca bir süre için farklı olmaya katlanabiliyor, sonra da yavaş yavaş öteki insanların davranışlarına, düşüncelerine ve duygularına bürünerek, durup dinlenmeden kendini tekrarlayan uçsuz bucaksız bir benzerlikler denizinde kaybolup gidiyorlardı. yaşamları herkesinkine benzediği ya da farklı görünmesine karşın aynı özü taşıdığı için, herkes gibi ölüyorlardı daha sonra da; herkes gibi, bayatlamış birkaç anı kırıntısının uzaklığını koklaya koklaya, geleneksel ziyaretlerle kirletilmiş ya da geleneksel yalnızlıklarla gölgelenmiş buz gibi bir yatakta, farklı yaşadıkları yılların tadını tenlerinde, belleklerinde ve ağızlarından dökülen mecalsiz ah'ların karanlığında arayarak, yavaşça, alışılmış bir ölümle ölüyorlardı." s.42

    "acıma duygusunun omuzlarında yükselen kimi haklar, kimi hoşgörü ve anlayışlar günden güne yıkılıp yerle bir olmasa da, aynı duygunun dokunuşlarıyla kirlenmiş birer sadakaya dönüşüyor; yenilip yutulması uzun çiğneyişler gerektiren, zehir zıkkım birer sadakaya... elinizi uzatıp o hakları almadan önce yıllarca düşünüyorsunuz artık, ölçüp biçiyor ve almak zorunda kaldığınızda da, birçok şeyden, hatta kendinizden bile vazgeçiyorsunuz." s.16
  • "öğrenciler, uyumun bir denetleme ve kabullenme olduğunu bilseler de, onun ilk aşamada bazı tatlar vermesine karşın, uzun erimde yaratıcısını yok edeceğini düşünmüyorlardı."

    "insanı insan eksiltir."

    "oysa belleğimde, gökyüzü yerinde duruyor mu diye pencereyi açıp kendi içini yoklayan bir insan görüntüsü vardı."