şükela:  tümü | bugün
  • mesleller kitabını elde ettim ve tam istediğim örnekler altında felsefe kitabı.. kierkegaard olmasi da muhteşem,bitirdikten sonra editleyecegim.
  • kierkegaard egzistansa ahlaki gerçekliğini hissettirebilmek, onun varolan bir birey ya da kendisi olmasını, umutsuzluğunun farkına varmasını sağlamak, onda gerçek bir dönüşüm yaratma misyonunu gerçekleştirebilmek için dolaylı bir iletişim tarzı içinde, bireyin hayatının akışı boyunca kendisinde yer alabileceği üç, ama gerçekte biri diğer üçüne hazırlık olacak şekilde dört ayrı varoluş küresi ya da tarzından söz eder: estetik, ahlaki ve dini varoluş tarzı. son çözümlemede ne yapmak, hangi yoldan gitmek veya nasıl bir yaşam tarzı benimsemek gerektiğine karar vermek bireyin kendi işi olduğundan, kierkegaard insanların özgürlüklerine her koşul altında saygı gösterir ve onlara sadece durumlarının veya konumlarının mahiyetini ve sınırlarını göstermek ister. o, sokrates’le kıyaslandığında, çok daha yumuşak ve zararsız bir at sineğidir.
    onun söz konusu üç evre anlayışı, bir kez daha hegel’le olan derin karşıtlığını açığa vurur. hegel kişinin bilinçlenmesini, öz bilince erişmesini zihnin bir entelektüel bir evreden bir başkasına doğru olan diyalektik hareketiyle, yani düşünsel bir yoldan giderek açıklar. oysa kierkegaard beşeri benliğin bir varoluş evresinden bir başkasına geçişini iradenin edimiyle, yani kişisel kararla açıklar. hegel’in diyalektik hareketinin tümelin bilgisine doğru yürüyen aşamalı bir süreçten meydana geldiği yerde, kierkegaard’ın diyalektiği bireyin gerçekleşmesine doğru olan bir süreci anlatır.
    onun sözünü ettiği üç temel bireysel varoluş küresinin gerisinde ya da temelinde, henüz birey veya kendisi olamamış, muhtemelen olmak da istemeyen insanın yaşamını karakterize eden evre olarak, “sürü hayatı” bulunur. burada insan kendisini üyesi olduğu, içinde yaşadığı toplumla özdeşleştirir. bu toplum da ya organik bir cemaattir ya da daha kötüsü, geleneksel toplumun çöküşünden sonra ortaya çıkmış olan, atomize bireylerden oluşmuş, sürü toplumudur. o, burada kendisinin bir birey olarak farkında olmadığı gibi, kendisine açık olan alternatiflerin de farkında değildir; özgürlüğünden, tinsel imkânlarından vazgeçen bu insan yalnızca, iyinin ve kötünün, nasıl yaşayacağının ölçüsü olarak sosyal norm ve standartları kabul eder ve sürü içinde oldukları gibi kabul ettiği bu normlara göre yaşar.
  • kendi doğumumuz dışında her eylemin bir seçim olduğu tanrısız bir evrende anlamlı bir hayat sürmenin yollarını aramış, fakat tanrı inancını terketmemiş melankolik şahıs. mutlak özgürlüğün kokusunu ve ya baş dönmesini ilk defa keşfeden ve varoluşçuluğa doğru giden yolu açan danimarkalı.

    kararlar alırken sahip olduğumun mutlak seçme özgürlüğü onun lügatında endişe'dir, baş dönmesidir.
  • hayatını dikkatle okuduğumuzda çok garip bir şahsiyet olduğunun görürüz. ilk olarak entrylerimden birinde önerdiğim gibi alastasir hannay'ın tuğlasını şiddetle öneririm.

    ilk olarak kier küçüklüğünden beri ilginç bir melankoli içinde büyüyor. sınıfından muzip olduğu kadar sessiz ve alaycı. arkadaşlarını hiç takmaz ve hor görürmüş. okuma aşkı büyük ihtimal o zamanlardan beri vardı kier'in. hayatında kitaplarından birine ismini verdiği gibi (bkz: ironi kavramı) hep bir ironi vardır. çocukluğunda ve yetişkinliğinde.

    babası sonradan zengin olma bir esnaf. yazılanlara göre, ilk iflasında tanrıya açıkça sövdüğü için sürekli başına bir felaket geleceğini düşünür çevresine bunu anlatırmış. kier'in babasıyla ilişkisi iyi ya da kötü, annesiyle olduğundan daha iyi şüphesiz. 25 cilt tutan dev günlüklerinde, bir defa dahi annesinde bahsetmemiş. çok ilginç bir not.

    şimdi babsının başına birşey gelmiş mi gibi düşünebilirsiniz. evet malesef 1938'de ölene kadar 7 çocuğundan 5'inin ölümünü görmüş ve aynı zaman da eşinin. ve bu ölümler çok yakın aralıklarla. böyle baktığımızda kierkegaard'ın melankolik bir havaya sarmaması garip gelirdi galiba.

    gençliğinde, belli sebeplerden ötürü pek bir dine bağlılığı yok. özellikle ''kilise'' hristiyanlığına daha o zamanlardan uzak. edebi çevrelere giren kier, burada da pek hoş karşılanmıyor. belki gerçekte öyle olmasa bile, insanlara tarafında hep bir kibir abidesi olarak algılanıyor. o çok sevdiği ironik yaklaşım her yerde başına dert açıyor anlayacağınız.

    bir defasına günlüğüne, bir partiden döndükten sonra, oradaki bütün insanları eğlendirdiğini, fakat eve geldikten sonra saatlerce ağladığını belirtmiş.

    aşk hikayesi, belki de en çok bilenen şeydi kierkegaard hakkında. aşık olduğu ve nişanlandığı regine olsen'i bir ömür sevebilmek için terk edip almanya'ya gidiyor. bunun sebebi, eğer evlenseydi, aşkını sınırlayacağını, ayrılarak onu bir ömür kalbinde yaşatabileceğini düşünmesindendir..

    bu sözü, günlüğüne bizim tabirimizle yüzüğü attıktan sonra yazmıştır:

    '' demek ki beni düşlerime terk edeceksin.burada yanılıyorsun.rüya görmüyorum, uyanığım.onu şiirleştirmiyorum, aklıma getirmiyorum.şunu görebiliyorum: bu insani ve keyifli bir duygu.diğer yandan, kendime hesap soruyorum.alçaldığımı hissettikten sonra, bu düşüncemin saçmalığına kahkaha ile gülüyorum.''

    almanya'da bir süre hegel'i dinleyen kier, danimarka'ya düşünsel başkalaşım geçirerek dönmüş ve, bizim tanıdığımız kierkegaard'ın temelini atmıştır. insan benliğine, öznelliğe, dini inancın bireyselliğini savunan kierkegaard'a.

    hegel hakkında, '' hegel'i yeterince anladığımı düşünüyorum, eğer daha fazla anlayamıyorsam, bu, onun anlaşılmak istememesindedir'' yazan soren, bu tarihten sonra en büyük düşmanını seçmiştir. bir ara danimarka'daki herkes gibi hayranı olduğu hegel..

    hegel'i özellikle insanın içini, özenelliğini hafife aldığı için eleştirir. çünkü kierkegaard için, en önemli nokta, sonraki varoluşçuları da etkileyeceği gibi, ''insanın kendisi'' dir. insan her şeyden önce, kendi içine, özneline dönmelidir. eğer burda ki kavgayı bitirirse - ki bu çok zordur - diğer edimlerle ilgilenebilir. hayatın bir anlamı olduğunda her zaman şüphe duyan soren, bir anlam olmalıdır da. bundan hareketle şu cümleyi yazmıştır:

    ''hayat geriye doğru anlaşılabilir, ancak ileriye doğru yaşanmalıdır.''

    bunun anlamı, hayatta yaptığımız eylemlerin hepsinin karşılığını, bize ne getirip ne götürdüğünü, ancak bu eylemin üstünde zaman geçtikten sonra anlayabiliriz. bunun için, her yaptığımız şeyde anlamak yerine, bunun anlamını bir kenara bırakıp, hayatımızı ileriye doğru yaşamak zorundayız. yalnız bu bakış açısıın aynısını, hegel taraftarlarında da görüyoruz. kier'in onlardan etkilenip etkilenmediği şimdilik muamma..

    korku ve titremenin başında kierkegaard, homeros'dan yaptığı alıntıda ''...eğer insan'da bir ağacın yaprakları gibi sadece yer değiştirip gidiyorsa, hayat huzurdan ve anlamadan ne kadar da yoksundur! '' diyerek, bir anlama inandığını belirtiyor. bu sebeple biz ona kesinlikle umutsuz ve nihilist bir bakış açısı yükleyemeyiz. o sadece şüphecidir. ve bu şüphecilikten bir nevi dine sarılarak uzaklaşmıştır. ancak onun dine bakış açısı çok farklı ve o günün danimarka insanından çok uzaktır. kilise ve insanlar, onu bir ateist olarak yargılıyordu. korku ve titreme gibi bir kitap yazmış insanı ateistlikle hem de! kierkegaard, dinin aklın sınırlarına giremeyeceğini düşünüyordu. din, insanın iç meselesiydi ve bireyseldi. kilisenin yaptığı uygulamalar ve dine karşı takındığı tavır tamamen yanlış ve aptalcaydı.. bu sebeple , çoğu yerde kiliseye ve ''halk inanışına saldırdı.'' bu davranış halktaki nefretini iki kat arttırdı ve öldüğü gün bile rahat bırakılmadı. şaşırtıcıdır ki, günümüz seküler, dinle nerdeyse hiçbir bağı olmayan danimarkasın'da bile geçmişten gelen bir nefret vardır. insanlar, onun ismini duyduğunda ( bilenler) yüzünü ekşitir. oysa günümüz danimarkalılar'ın kesinlikle bu put kırıcı adamı sevmesi lazımdı. gelenek her yerde aynı işliyor demek ki..

    konumuza dönersek, kierkegaard bir iman şovalyesidir, bunu açıkca korku ve titremede görürüz. ibrahim'in yaptığının, saçmalık olduğunu söylemesine rağmen kitap boyunca onu över ve sahip çıkar. bir yerde :

    '' günümüzde bir papaz ibrahim'in hikayesini anlattığında, insanlar ağzı açık ve hayranlık duyarak onu dinlerler ve haz duyarlar, fakat birisi çıkıp çocuğunu kesmek istese, aynı insanlar onu delilik ve cinayetle suçlar. ibrahim'i bu kadar özel yapan nedir?'' minvalinde sorular sorar ve bu hikayeye ahlaki yönden de yaklaşır. hatta siz bu kitabı okurken onu azılı bir ateist bile zannedebilrsiniz. birçok yer çelişkiden, anlamsızlıktan bahseder ama bu kier için sorun değildir.

    oldukça genç yaşta 44 yaşında ölen soren, öldüğünde ülkesinde bile bir popülerliğe sahip değildi. kendinden 40-50 yıl sonra alman yazarlar tarafında çevrilerek avrupa düşünce dünyasıyla tanıştırıldı. şimdi ise egzistansiyalizm'in kurucularında biri olarak tanınıyor..
  • ''kutsal kitaplardaki sembolizm, sonsuz ölçüde engindir. ama bu düşünsel bir enginlik değildir; insanlar arası zeka farklılıklarıyla da bir ilgileri yoktur. onlar herkes içindir... her insanın sahip olduğu o sonsuz enginliğe hitap etmek için...''
  • 1813-1855 yılları arasında kısa bir ömür sürmüş, tam adı soeren-aabye kierkegaard olan danimarkalı gizemci. kendisine filozof diyenlerle aynı fikirde değilim. hipi'ler pek bir düşkündür varsayımlarına.
  • "far from idleness being the root of all evil, it is rather the only true good. " either/or, vol. 1.
  • tom hanks'in hologramlı filmindeki arabistan danimarka büyükelçiliği'ndeki efektif partiye katılan şahsiyet. evet...
  • 'nerede çelişki varsa orada komik olan vardır. ben devamlı bu yolu takip ediyorum. eğer beni takip etmek, sevgili dostlarım, sizi üzerse, o zaman başınızı başka tarafa çevirerek takip edin beni; sonuçta ben de gözlerim bir örtünün altına gizlenmiş gibi konuşuyorum, çünkü sadece esrarengiz olanı görebildiğim için, gerçekte göremiyorum ya da aslında gördüğüm hiçbir şey.' sözlerinin sahibi filozof.
  • "what happens in life is like what happened to me when i went to see my doctor. i told him i was feeling ill, and he replied: you probably drink too much coffee and you don't walk enough. three weeks later i go to see him again and say: i really feel quite ill, but it can't be the coffee-drinking this time, because i'm not drinking any coffee, and it can't be the lack of exercise because i spend the whole day walking. to which he replies: well then, the reason must be that you're not drinking coffee and you're walking too much. so that was it: my feeling unwell was the same on both occasions, but when i drank coffee it was because i was drinking coffee, and when i didn't drink coffee it was because i wasn't drinking coffee. same with people. all of our earthly life is a kind of illness..."
    yani;
    "hayatta olan şey doktora gittiğimde olanla aynı. ona kendimi iyi hissetmediğimi söyledim o da bana dedi ki: muhtemelen çok fazla kahve içiyorsun ve yeterince yürümüyorsun. üç hafta sonra tekrar doktora gittim ve dedim ki: kendimi hala iyi hissetmiyorum ama bu sefer çok kahve içtiğim için olamaz çünkü hiç kahve içmiyorum. az egzersiz yapmam da olamaz çünkü tüm günümü yürüyerek geçiriyorum. bana şu cevabı verdi: o halde sebebi kahve içmeyişin ve çok yürüyüşün olmalı. işte bu: kendimi iyi hissetmememin sebebi iki durumda da aynıydı. kahve içtiğimde kahve içtiğim için, içmediğimde ise içmediğim içindi. insanlarla da bu böyledir. tüm bu dünyevi yaşamımız bir çeşit hastalık..."