şükela:  tümü | bugün
  • bünyesinde yapılmaması gereken 3 şey: aşk yaşamak, vatan kurtarmak, din/inanç anlatmak.

    yüzyüze iken beceremediğimiz şeyleri bu mecraya taşıyınca hepten elimize yüzümüze bulaştırıyoruz. şahdık, şahbaz oluyoruz.
  • toplumun bilgiyi kendi yapisina paralel bir serbestiyle sentezleyebilmesine sosyal medya demek, atmosfere "sosyal oksijen tupu" demeye benziyor. halbuki en basindan beri bilgi bizzat toplum tarafindan yaratilan, topluma ait, haliyle toplumun da en ham haliyle tuketmeye sonuna kadar hakki oldugu bir meta iken, bir takim "secilmis" mecralarin tekeline gecip o filtreden sunulmaya baslanmasi sacmaydi. yemeklerin sadece restoranlarca yapilip bize sunulmasi gibiydi. simdi yemegi istedigimiz gibi yapabildigimiz gibi, onu da istedigimizle istedigimiz gibi paylasabildigimizi gorduk. bu surecin tersten islemis olmasini aptalca buluyorsam da duzeliyor olmasina sahit olmaktan gayet memnunum.
  • psikolojide splitting (bölme) denilen bir bilinçdışı savunma mekanizması var. splitting yapan kişi benliğini, ötekini ve dünyayı, iyi ve kötü diye ikiye bölerek algılar ve bu iki yakayı bir araya getiremez. bu mekanizmanın yoğun olarak kullanılması çarpık bir dünya anlayışına neden olur.

    sosyal medya splitting'i körükleyen bir yapı çünkü bireyler burada tam da bölmeye uygun şekilde birer parça nesne olarak var oluyor. bir entry, bir fotoğraf, bir tweet ile tanıdığınız insan elbette tam bir insandan çok, o insanın sadece bir yüzü, bazen bir ânı demek. bu da o yüzü beğenmezseniz öfke ve ötekileştirme yani kötü algılamayı ya da yüzü beğenmeniz durumunda özdeşim ve yüceltme yani iyi algılamayı kolay hale getiriyor.

    o yüzden sosyal medya üzerinden tanıdığınız ve kişisel ilişkiniz olmayan insanlara öfke ya da hayranlık duymanız, yani onları kötü ya da iyi nesne parçaları haline getirmeniz, o kişiyi gerçek ve bütüncül bir imge olarak algılamaktan çok daha kolay.

    burada öfke duyduğunuz biri ile gerçek dünyada kahve içseniz 'o kadar da kötü biri değilmiş' demeniz; burada hayran olduğunuz biri ile oturup sohbet etseniz 'bu muymuş yani' demeniz olası.
  • bundan 10 sene sonra markaların sosyal medyaya döktükleri parayla baya baya taşak geçilecek.

    özellikle "atılan tweet ile ulaşılan insan sayısı" gibi istatistikler, 80'li yıllarda trt'de yayınlanan amaçsız reklamlardan bile komik gelecek.

    sonra tüm bu saçmalıkların infografikleri yapılacak, ve birileri daha kendisini pazarlama gurusu olarak ilan edip bunlardan bahsedecek.

    tesisatçılar ve marangozlar ise işe yaramaya devam edecekler.
  • sosyal medya ile tanıştıktan sonra;
    kavgalar arttı
    -ihanetler çoğaldı
    -boşanma sayısında patlama oldu
    -herkes kendisine bir dünya kurdu
    -kral oldu, kraliçe oldu
    dünyada yaşayan diğer canlılar ise umursanmayacak köleler haline geldi
    -ilgisizlik had safhaya ulaştı
    -saygı kayboldu
    -güven bitti
    -aklı selim insanlar azaldı.
    -şizofrenler çoğaldı
    -bunca fiber teknolojiye rağmen kimse kimseyi duymaz oldu
    -evlere hapsolundu
    -radyasyona maruz kalma süresi arttı
    - maddi ve manevi görememe şikayeti arttı
    -sanırîm biz interneti sadece sosyal medya olarak bildik..

    eskiden evlere çelik kapılar takılırdı; evin içine yabancı girmesin. maddi ve manevi değerlerimize yabancılar el sürmesin ve bilmesin diye. evin içinde bize ait olan ne varsa çalmasın diye.

    yine, eskiden evlerimizde camları tamamen kapatan perdeler vardı; yabancılar mahremiyetimize göz sürmesin. bilmesin ve görmesin diye. akşam olunca çekerdik. içerisi aydınlık ama dış dünya karanlık. o karanlık evimizin içine girmesin. ehm içimizi hem evimizi karartmasın diye perdeler asardık camlara.

    şimdi ise: evde ne oluyor ne bitiyorsa bireyler "rahatlamak, teskin olmak, deşarj olmak adına "internette aktarır duruma geldiler.

    evlerde çelik kapılar sadece maddi değere sahip altın, gümüş mücevherlerin elden çıkmasını engellemek adına takılmış bir hale geldi.

    evin içine giren çıkan belli değil.

    herşeyin uluorta yaşanması ve paylaşılmasıyla "mahremiyet" kayboldu.

    birbirimizin sürekli göz önünde olması ile olaylara, hayata bakışımızı, siyasi fanatikliklerimizi ve yediğimiz nane, kimyon, çörekotu ve akla gelebilecek hertürlü baharatlar yüzünden birbirimizin nazarında "değeri" tükettik. kendimizi anlatmaktan kimseyi duymaz olduk. kendimizi beğenmekten kimseyi beğenmez olduk.
  • geleneksel medya ile arasındaki en büyük fark; haber kaynağının kurumlardan, bireylere kaymasıdır.

    # deprem anının görüntüleri binanın güvenlik kamerasının kaydı değil, cep telefonu kaydıdır.

    # madonna'nın son konserinde iç çamaşırı giymediğini, bir gazetenin pazar ekinde değil, o an konserde, en ön sırada olan çocuğun alttan çektiği fotoğrafı twitter'a yollamasıyla haberdar oluruz.

    # televizyondaki haber bülteninde, çin'de çıkan çatışmalarda, resmi açıklamalara göre 3 kişinin ölmüş olduğunu duymakta iken, youtube'de en çok izlenen videolar arasında, çinli bir kullanıcının, coplardan kaçarken, arkasına dönüp çektiği, yerde cansız yatan yüzlerce kişinin bedenin görüldüğü video ile karşılaşabiliriz.

    # ekonomi dergilerinde, uluslararası bir firmanın türk yöneticisinin yeni bir kariyer planı nedeni ile görevinden kendi isteği ile ayrıldığı yazarken, friendfeed'de aynı yöneticinin ciddi bir hatası yüzünden kovulduğunu öğrenebiliriz.

    # televizyondaki gurme programlarında öve öve bitirilemeyen restoranın yemeklerinin rezalet ve garsonlarının da saygısız olduğunu ve detaylarını bir arkadaşımızın blogunda okuyabiliriz.

    # medyada söz sahibi olan, cesur olarak anılan büyük isimlerin bile dile getirmeye çekindikleri tabuları ve bu tabular ile ilgili binbir açıdan bakan görüşleri, tüm açıklığı ile bir ekşi sözlük başlığından takip edebiliriz.

    diğer yandan; ipiyle kuyuya inilmez. 200 kişilik mekandaki konsere "katılıyorum" diyen 1500 kişi vardır facebook'ta. konser günü mekanın yarısı boştur.

    http://sn.im/rvrld
  • yani şimdi aklıma geldi: acaba sosyal medya nosyonunun tam da çekingen, sosyofobik insanlara hitap etmesi gerekmez mi? yani burada "gerekmez mi"'den kastığım, kağıt üstünde bunun böyle olması lazım sanki. niye? çünkü sosyal medya benim gibi içine kapanık ya da içine kapanmak zorunda hisseden insanların gerçek hayatta karşılaştıkları "sunum" gerginliğini azaltacak olanaklar içeriyor. benim facebookta, twitterda ya da tumblr'da, hatta ekşi sözlükte bile falan kendimi göstermem için belli bir saç stili, atletik duruş, kıyafetler, kostümlere yatırım yapmam gerekmiyor. insanlarla tanışabilmem için bunları göz önünde bulundurma külfetinden kurtuluyorum. sesimin duyulmasına bile gerek yok ki? tam da idealize ettiğim bir şekilde, aklımdan geçen düşüncelerin dışadökümü ile varolabilirim. sıra, tanıştığım insanlarla görüşmeye geldiğinde, onların izlenimi de hakkımda olumlu olacağından (çıkışa gel durumu yoksa tabii...), üstümdeki "kendimi nasıl sunmalıyım" gerginliği yine normalden kat kat daha az olacak.

    her şey çok güzel gözüküyor... e peki, neden olmuyor? neden facebook hesabım olmasına rağmen ne doğru düzgün bir paylaşımım var ne de resmim, beğenilerim, zartım zurtum (pek kullanmıyorum yani)? buraya niye entry yazamıyorum doğru düzgün (bkz: sosyal fobi/@inscrutable)? sosyal medya, tüm bu avantajları sağlamasına rağmen, belli ki ardındaki patolojiye bir rahatlama getiremiyor. bunun neden olduğuna dair kesin bir kanım yok ama en azından facebook için (tek hesabım olan o) bir fikrim var. evet, bu site, sosyal medya açısından önder olabilir... ama facebook'un kendini içine kapanık, sıkıntılı insanlara sunuşunda hala göz korktucu bir dışadönüklük, "bak, sen de bize dahilsin artık"lık hissi var. bu his, facebook'ta her 10 dakikada bir yeni yeni şeyler paylayan, beğenen, yorumlar yapan, başkalarıyla 'arkadaş' olan daha sağlıklı 'arkadaş'larımı (müstehzilikten ziyade facebook terminolojisi sıkıntısı: listemdeki her insanla bir şekilde bir muhabbetim olmuştur yoksa, dostum olmasalar da) gördükçe daha da körükleniyor. paylaşımlara yapılan yorumlar, beğeniler, milletin kendi duvarında da paylaşması... bunların her biri, nasıl alışabileceğimi bilemediğim bir para birimi gibi geliyor. ama millet kullanırken o kadar yetkince yapıyor ki bunu. tüccar gibiler.

    ben facebook'u öyle kullanamam yani, olacak iş değil. evet, kendimi istediğim gibi tanıtmak olanağını facebook bana sağlıyor. sağlıyor sağlamasına ama, bunu yaparken yine de birçok şeyi sergilemek zorunda kalıyorum. daha doğrusu, facebooktaki etkileşim bu karşılıklı sergileme üzerine kurulu (yoksa tabii privacy ayarları falan var ama...). news feed ayrı bir galeri, milletin duvarı ayrı bir galeri yahu. napayım onu ben? ben zaten bundan kaçmaya çalışıyorum.
  • sıradan insanın saadetini (bazen haklı sebeplerle) hor gören pek çok kişi gözardı ediyor bunu, lakin muhtevası her ne olursa olsun, sosyal medya bir imaj devrimi, bir iade-i itibar ağı da sayılır sıradan insan için; artık instagram'a, facebook'a bakarak sekreter jale, kaportacı muharrem, künefeci saim hakkında, mâzinin parıldayan yıldızı odysseus'a dair öğrenebildiğimizden daha fazlasını öğrenebiliyoruz. kendini önemli hissetme şansı verilmeyen sıradan insan, nihayet bu manevi hazzı tadabildi. onbinlerin dönüşü'nü yazan xenophon'un serüveni hakkında bulabileceğimiz çizim ve detaylardan daha fazlasını, bıçkın meşreb bir kahraman haline gelen sıradan insanın sosyal medya sayfasını gezerek keşfedebiliyoruz. düşünün ki antik çağın ilk heykellerinde hayvanlar bile sıkça resmedilirken, sıradan insana hiç yer verilmiyordu. hayvanların bile sıradan insandan* daha itibarlı olduğu bir çağdan, sıradan insanın kendini bir agamemmon, bir jason, bir odysseus gibi hissedebileceği, beyzâde olarak takdim edebileceği bir çağa yolculuk ettik; var gelsin berber ismail destanı, galatalı hamdi mitolojisi. "ey oğul..." diye başlayan öykülerin kahramanları, adını bile anmadıkları sıradan insanın "tatilll! denizz!!" baloncuklarıyla anlattıkları öykülere yenik düştüler nihayetinde.
  • herkesin bir gün 5 dakikalığına da olsa ünlü olamadığı bu dünyamızda, kendi ününü yaratmadır;

    twitter: '' basın açıklaması yapıyorum ''

    ask.fm: '' hadi benimle röportaj yapın''

    foursquare: ''ben buradayım, hadi beni yakalayın''

    facebook: ''en gereksiz anlarımı ve bilgilerimi merak ediyorsanız olsa gerek''

    instagram: ''çıplak fotoğraflarım için tıklayınız''
  • özellikle facebook ve twitter için yazıyorum:

    sosyal medya hesaplarınızdaki içerik paylaşımlarınızın kalitesi tamamen sizin arkadaşlarınızın ve takip ettiklerinizin kalitesiyle doğru orantılıdır.

    nihayetinde sokaktan gelip geçen herkes sizin hesabınızda paylaşım yapmıyor. her birini tek tek kendiniz eklediniz.

    bu nedenle ben asla, "facebook bozdu ya... twitter saçmaladı abi be..." diyenleri hiçbir şekilde ciddiye almıyorum.

    unutmayın, sosyal medya hesaplarınızın zeka seviyesinden sorumlu olan yegane kişi sizsiniz.