şükela:  tümü | bugün
  • yalnızlığın dibine vurmuş, ancak yükselen yalnızlığı kadar azalan farkındalığının farkına varamayan milyonların yeni hastalığı. bakın ulu bilge psikologunuz taze taze neler yazmış...

    http://www.psikologunuz.org/…osyal-medya-bamll.html
  • gezi parkı olayları sonrası tavan yapmış bağımlılık. oraya entry, buraya tweet, face'de video izle derken boku çıktı. telefona şarj, internete kota yetmez oldu. yıpratıcı bağımlılık.
  • saatleeeer saaatleeer boyunca göt kadar ekranlara bakmamıza yol açmış abuk olay. iş dönüşü, yatmadan önce, ofiste, yemekte, tuvalette falan derken tüm gün bir şeyleri refresh edip kovalamakla geçiyor. acınası bir zaman dilimi cidden. önce instagrama, facebook'a, oradan twitter'a, sonrasında gmail'e, akabinde vine'a ona bakmışken bir de pinterest'e, ve tabi olmazsa olmaz sözlüğe e swarm'sız ve foursquare'siz de olmaz derken bi bakmışınız 3-5 saati yemişsiniz. arada tıklanan haber linkleri ile gidilen 3. parti sitelerden hiç bahsetmiyorum bile.
    sonuç olarak bu dipsiz kuyu bize sosyal ortamlarda bahsi geçen çoğu şeye "ha evet biliyorum" deme lüksü kazandırsa da %90 yükte ağır pahada hafif bilgilerle zihnimizi dolduruyoruz. şu kısır ve embesil döngüden çıkıp o ekranlardan okuduğumuz işlevsiz şeyler yerine iki satır kitap okusak film izlesek ne bileyim bir hobi ile uğraşsak bin kat daha anlamlı.
  • endişe verici şekilde insanların hayatını gaspettiğini düşünüyorum.

    farklı coğrafyalar gezmeyi seviyorum. ama yol arkadaşı seçimi konusunda ciddi sıkıntı yaşıyorum. çünkü partnerim genelde fotoğraflarını çektirip paylaşma derdinde oluyor. ben gezmek istiyorum, keşfetmek, farklı iklimlerin tadına varmak istiyorum. ama arkadaşım devamlı elime fotograf makinesi sıkıştırmaya çalışarak "böyle çek, şunla çek, burdan çek" modundan çıkamıyor. en yakın arkadaşlarımdan hep yolculuklarımda nefret ettim ben zaten.

    normalde yüzüne bakmadığı, hayatının kenarında kösesinde bile yer almayan insanların, onun paylaştığı fotoğrafları yahut "sahilde çay keyfisi", "akdeniz'de deniz sefası" durumlarını "like" lamasını, o anki keyfimize tercih etmesi yüzünden hepsinden vazgeçip, artık kendimle takılmaya karar verdim.

    hepiniz hastasınız lan, farkında değilsiniz.
  • canımı günden güne sıkıyor bu durum tam ben çünkü
  • sosyal medya bağımlısı mısınız?

    son dönemde sosyal medya bağımlılığının esiri olduğunuzu, işaret parmağınızın sürekli cep telefonunuzun ekranında aşağı yukarı hareket ettiğini düşünüyor musunuz? ekrana baktığınızı, bir şeyler okuduğunuzu ama aslında beyninizin otomatik pilotta çalıştığını, bir şey öğrenmediğinizi, gözlerinizin ekrana değil de bir kara deliğin içine doğru baktığını hissediyor musunuz? bir hipnoz etkisinden olduğunuzu hiç düşündünüz mü? ya da tüm olan bitenin farkında mısınız?

    peki bunu neden yapıyoruz? neden dakikalarca komik kedi videolarını izliyoruz ve vaktimizi bunlarla geçiriyoruz? işin özünde bu sizin seçiminiz olsa da sizi bunu yapmaya yönlendiren çok etmen var. bireysel bir seçim yaparak, kitap okumak yerine komik kedi videolarını izlemeyi tercih ediyoruz. ya da ilkokul arkadaşımızın antalya tatilinden paylaştığı fotoğraflara bakmak, louvre müzesi’nde sanal tur atmaktan daha çekici geliyor. neden? çünkü ilk söylediklerimi yapmak için beyninizi çalıştırmanız gerekmiyor. çünkü bir sosyal medya sayfasını açıp göz gezdirmek kolayımıza geliyor.

    günlük rutin

    sabah kalkıyorsun. ilk iş olarak başucundaki cep telefonunu alıp gelen bildirimlere bakıyorsun. lise tayfasının dün geceki maçtan kalan tartışmasının devam ettiğini görüyorsun. dayı oğlunun dün gece arkadaşları ile gittiği barda çektiği selfie’ye gözün takılıyor. hala yatağın içindesin. facebook’ta işaret parmağı kası geliştirmeye devam ediyorsun. liseden kalan, 10 yıldır görüşmediğin bir arkadaşının başlattığı siyasi atışma, kendi fikrini başkasına empoze etme çalışması, “paylaşım” adı altında ana yemek öncesi meze vazifesi görüyor. dün oynadığın kupon yatmış mı ona bakıyorsun bir taraftan. hala yataktasın, iki kolun yorganın üstünde parmakların cep telefonunu tutuyor. dışarıda muhteşem bir gün doğuyor ama sen 5 inç boyutundaki ekranının penceresinden hayata bakmayı seçiyorsun.

    hazırlanıp işe gidiyorsun. cep telefonun ofiste masanın en güzel yerinde duruyor. gün içinde gelen bildirimler ile internete bağlı olmanın keyfini çıkartıyorsun. her şeyden haberdarsın. tüm dünya bir parmak hareketi ile ulaşabileceğin uzaklıkta. gücün sende olduğunu hissediyorsun. toplantıya giriyorsun. cep telefonunu çıkartıp not defterinin yanına koyuyorsun. karşındakine “bu telefon çalarsa senin konuştuğunu umursamam açarım, ona göre” mesajı veriyorsun. bu arada gerçekten karşındakini umursamıyorsun. iletişimi cep telefonu ebatlarına indirgiyorsun. karşındakinin tüm şevkini kaçırıyorsun. bitmedi, kendini de ilgisiz ve saygısız gösteriyorsun. ve hayır, telefonu yüzü masaya dönük bir şekilde koymak da çözüm değil. telefon hala seninle karşındaki kişi arasında radyasyonu yaymaya ve aranızda bir engel olmaya devam ediyor.

    eve giderken yolda her ışıkta elin telefonuna gidiyor. telefon mu seni, sen mi telefonu kullanıyorsun belli değil. telefonun ile kendin arasında var olan görünmez bir kement ile yaşıyorsun ama farkında değilsin. bunun günümüz çağının bir gereksinimi olduğunu düşünüyorsun. durumda bir gariplik görmüyorsun.

    eve varıyorsun. eşin, çocuğun senin yüzünü görmeyi, seninle iki çift laf etmeyi düşünürken sen kendini oto pilota alıp sosyal ağlarda dolanmaya veriyorsun. sanki bütün gün çalışıp bir yorulan senmişsin de dinlenmek tek senin hakkınmış, komik videolar ile kafanı boşaltmak sırf sana özel bir şeymiş gibi.

    yatmadan önce son işaret parmağı egzersizini de facebook duvarında gerçekleştiriyorsun. başkalarının hayatını okuyup, başkalarının senin bakmanı istedikleri şeyleri izleyip, bilinçaltını çöp ile doldurmaya devam ediyorsun. uykuya daldığında hayatından bir 24 saat daha ne kendine ne sevdiklerine ne de insanlığa dair hiçbir şey yapmadan geçmiş oluyor.

    bir durum düşünelim

    sorarım size; kim kimin hayatına hükmediyor? kim kimden fayda sağlıyor? bunu düşünme zamanı şimdi değilse ne zamandır?

    sanırım herkes kendinden bir şeyler bulabilir üstte yazdıklarımdan. o zaman lütfen kendinize şu soruları sorun ve vereceğiniz cevapların vuruculuğu karşısında şaşırın:

    en son ne zaman kitap okuduğunu hatırlıyor musun?
    en son ne zaman sinemaya gittiğini, bir elinde patlamış mısır diğerinde alaska frigo, çocuklar gibi şen olduğunu hatırlıyor musun?
    en son ne zaman bir parka gittin?
    en son ne zaman birisi başını omzuna dayadı ve senden güç aldı?
    en son ne zaman “daha önce hiç denemediğin” bir deneyim yaşadın?
    en son ne zaman sabah uyandığında gün daha ağarmamıştı?
    en son ne zaman birisi ile yarım saatten uzun bir süre yüz yüze onun problemlerinden konuştun? kendinden hiç bahsetmeden.
    en son ne zaman kafandan geçenleri kâğıda döktün?
    en son ne zaman bir müzik aletini eline aldın?
    en son ne zaman bir şeyler çizdin?
    en son ne zaman hoşuna giden bir sözün altını çizdin ve birisiyle paylaştın?
    en son ne zaman sessizliğin sesinde huzuru dinledin?
    en son ne zaman gelecekte ne yapacağını değil, şu an ne yaptığını düşündün?
    en son ne zaman kilometrelerce yürüdün? sadece düşünmek için.
    en son ne zaman kendine özen gösterdin?
    en son ne zaman kendine hediye aldın?
    en son ne zaman birisine, gerçekten hiçbir karşılık beklemeden iyilik yaptın?
    en son ne zaman sokakta gördüğün bir çiçeği sırf kokusunu merak ettiğin için kokladın?
    en son ne zaman güvercinlere ekmek verdin?
    en son ne zaman sana gülümseyen bir bebeğe sen de gülümsedin?
    hepimiz bir durup düşünmeliyiz. biz şu an kimin hayatını yaşıyoruz? kendi hayatımızı mı yoksa başkalarının yaşamamızı istediği hayatı mı? hayatımızın kontrolünü elimize almanın zamanı geldi.

    sosyal medyada ürün nedir?

    şimdi dikkatinizi başka önemli bir noktaya çekmek istiyorum. hepimiz hayatımızı esir alan sosyal ağların en birincisi facebook’un ne kadar değerli bir firma olduğunu biliyoruz. peki sorarım size, allah aşkına bu facebook insanlığa ne kazandırmış? hangi bilimsel ya da teknolojik katkıyı yapmış? hadi bunu da geçtim, benim kendisini bedavaya kullanmama neden izin veriyor? neden benim fotoğraflarımı paylaşmamı istiyor? neden benden nerede oturduğumu söylememi istiyor?

    facebook bir ürün satmadığına ve bizden kendisini kullanmamıza karşılık bir para talep etmediğine göre gerçek açık seçik ortada: facebook’ta ürün biziz. pazarlanan bizim kişisel bilgilerimiz.

    bir reklam ve sahte hayatlar balonu içerisinde önümüze konulan şeylere oltaya gelen balık gibi takılmamız hedefleniyor. kendimize ait tüm bilgilerimizi paylaşmamız teşvik ediliyor. düşünmememiz, sorgulamamamız ve sadece söyleneni yapmamız isteniyor. “sen sayfayı aşağı indirmeye devam et, ben sana daha neler göstereceğim. bu arada belki de şu kırmızı kazak tam sana göredir. almaya ne dersin?”

    sosyal medya prangalarından kurtulma zamanı geldi. özgürlüğümüzü geri almak zorundayız.

    işte birkaç ipucu:

    cep telefonunuzu toplantı sırasında masanın üstüne koymayın ve karşınızdakine toplantı sürecinde sadece onunla ilgileneceğinizi belli edin.
    tabletinizi ve cep telefonunuzu yatak odasına sokmayın! bırakın salonda şarj olsun. başucunuzda sadece kitaplar ve bir not defteri olsun. okumanızı bekleyen kitaplar ve not tutacağınız bir defter. size anlatacağı sayısız şey olan o kitapların oluşturduğu yaprak tomarlarının üzerine atın kendinizi.
    arabada giderken telefonunuza bakmayın. yanınızda birisi varsa onunla konuşun. konuşacak konu mu bulamıyorsunuz? en son hangi filmi izlediğini sorun. en sevdiği yemeğin ne olduğunu sorun. yalnızsanız daha önce dinlemediğiniz bir radyo kanalı dinleyin. farklılığın tadını varın.
    vücudunuzu dinç tutun, spor yapın.
    hayatınızı kimsenin yönetmesine ve sizi esir almasına izin vermeyin. sosyal medya ve cep telefonu kullanımınızı limitleyin.
    yazın. yazabildiğiniz kadar yazın. rahatlayacaksınız. içinizdekileri kâğıda dökün. iç dünyanızda birikenleri kâğıda akıtın. hafifleyeceksiniz.
    hayatınızı geri alın. o sizin hayatınız. istediğiniz gibi yaşamak hakkınız.

    kaynak