şükela:  tümü | bugün
  • "aynı frekansta olmak" sözünün filmidir. birbirimizle nasıl anlaştığımız, nelere katlandığımız ve empati kurduğumuz, neleri tolere ettiğimiz ve paylaştığımız; yakaladığımız bu aynı frekanslarla alakalı. o frekansı tutturamazsak kibarlık, nezaket, anlayış sahibi olsak dahi ihtiraslı, samimi bir ilişki yürütemeyebiliriz. bu bağlamda lou ile babasının piyano eşliğinde şarkı söylediği sahne kilit noktadır.

    --- spoiler ---

    annesinin kaybından ve sağlıksız bir aile hayatından ötürü çektiği acılardan uzaklaşabileceği ümidiyle yaşadığı ortamı terk eden lou, benzer acıları paylaşan ruben ile aşk yaşar. çünkü onunla ortak bir acısı vardır. benzer bir acıyı paylaşmaktadır. filmin verdiği ipucuna göre birbirilerini uyuşturucu batağından da kurtarmışlardır. bir nevi birbirilerinin hayatlarını kurtarmışlardır. haliyle birbirilerine olan bağları çok güçlüdür.

    bu güçle yaptıkları her şeyi müthiş bir tutkuyla yapmaktadırlar. söyledikleri şarkıları, ettikleri dansları, yaptıkları kahvaltıları...birlikte yaşadıkları karavanlarına ve diğer her şeye ihtirasla bağlıdırlar. aynı frekanstadırlar, bu yüzden birbirilerini çok iyi anlayabilmekte ve hissedebilmektedirler.

    tüm bunlar ruben işitme yetisini kaybettiğinde yok olmaya başlıyor. çünkü ruben işitme yetisini kaybedince aslında sadece işitme yetisini kaybetmiş olmuyor. bu handikapla hayatının normalliğini de kaybediyor. sevgilisi ve diğer insanlarla olan frekansı bir anda bozuluveriyor. ne kadar inat etse de eski hayat tarzını sürdüremeyeceğini kabul ederek kendi gibi olan insanların ortamına girmek zorunda kalıyor. ilk başta zorlansa da zamanla bu insanlarla bir bağ kuruyor. yeni frekansını buluyor. kaybettiği sesi, sessizlikle takas ediyor.

    ameliyat olunca o kaybettiği herşeye tekrar sahip olacağını sanıyor. karavanına, sevgilisine, eski müzik hayatına...ama yanılıyor. aksine, bu umutla çıktığı yolda ilk kaybettiği şey yeni frekansını bulduğu sağırlar topluluğu oluyor. üstüne beklediği o pürüzsüz sese ulaşamamış olmanın hayalkırıklığını yaşıyor. sonra idare ederim, bir şekilde çözerim umuduyla sevgilisi lou'nun yanına gidiyor. önce sevgilisinin fiziken, sonra da babasıyla şarkı söylediği partide ruhen değiştiğini fark ediyor. nitekim lou babasıyla birlikte son derece donuk, ihtirassız ve tutkusuz bir şekilde şarkı söylüyor. lou şarkıyı söylerken ruben'ın izlediğinin ve hayal kırıklığına uğradığının da gayet farkında.

    lou'nun bir zamanlar sevgilisiyle paylaştığı o müzik tutkusu artık gitmiştir. çünkü artık ruben ile aynı acıda buluşamamakta, aynı karavanda dans edememekte, aynı şarkıyı söyleyememektedir. ruben da artık dünyayı başka bir frekanstan duymak zorundadır. hem fiziken hem ruhen. işte bu aynı frekansta olamama, birbirinden kopmuş olma durumu yüzünden aynı yatağa girseler dahi o eski ihtirasla sevişememektedirler.

    bunun üstüne ruben lou'ya o eski mutlu hayatlarına dönmeyi teklif edince lou isteksizce dinler. eski kötü alışkanlığı (takıntısı) olan kolunu kaşımaya başlar. ruben bunu görür ve zaten çoktan anladığı o gerçeği kabullenir: artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. ruben değişmiştir. yeni hayatına çoktan adapte olmuştur. artık kolunu da kaşımamaktadır. söylediği şarkıdan da zevk alamıyordur. ruben bu farkındalık ve perspektifle içinde bulundukları bu rahatsız edici durumu dillendirir ve ertesi sabahı da ilişkiyi sonlandırır.

    filmin sonunda da sokakta yürürken o garip, yapay, zorlama bir frekansla kafasının içine işleyen sokak gürültüsünden usanır ve bir banka oturup kafasındaki aleti çıkarır. işte tam o anda sağırlar topluluğundaki joe'nun bahsettiği o eşsiz anı tecrübe eder: sessizlikte, hiçbir şey yapmadan, sessizlik anının değerini bilerek oturmak. artık ne kilise çanını ne de araba gürültüsünü duyar. kafasını kaldırır ve güneşin tadını çıkarır. artık yeni frekansı sessizliktir. sessizliği kabullenir. bu kabullenme ve kucaklama anı ile yeni hayatına tam anlamıyla başlamış olur. hem kendisiyle, hem hayatla tekrardan barışır.
    --- spoiler ---

    film hayattaki bu frekanslarımızın önemini çok güzel işliyor. sesimizi kaybetsek bile sessizliğin de ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor. bir yandan da insanın her duruma adapte olabileceğini, zorlukların üstesinden, daha önce kıymetini bilmediği değerleri keşfederek gelebileceğini öğütlüyor. değişmesi gerekenin içinde bulunduğumuz topluluğun değil kendimiz olduğunu savunuyor.

    engellerimizi ve sorunlarımızı bahane ederek ötekini marjinalleştirecek olan da kendimiziz, aksine kucaklayacak olan da.
  • müzikal değil sanki ya....
    afiş yanılttı beni cold war'da da olduğu gibi.

    bana göre ağır ve sağlam bir dramadır. riz ahmed the night of ve the oa'den sonra adını altın harflerle bu filmle yazdırmıştır/yazdıracaktır.

    spoiler

    ruben karakteri o kadar güzel aktarıldı ki bize..ben izlerken empati yapmaktan ruben'a dönüştüm yahu. gerçekten çok iyi ses miksajı ve duygusallık barındırıyor.

    ruben'ın lou'yu pariste şarkı söylerkenki videosunda ondan vazgeçeceğini sandım ancak ameliyattan sonra ilk işlerinden biri oraya gitmek oldu. artık hicbir şey eskisi gibi değildi ve olamayacaktı. bu hayal kırıklığını dibine kadar yaşadım. çok üzüldüm. çok sıkıldım. lou'ya biraz kırgınım...

    paul raci-joe..ilk defa izledim ama ağlama sahnesindeki nahifliği beni bitirdi. ne güzel git dedin be joe.

    1-duymasini sağlayan aparatları çıkarıp, sağır bir şekilde kendini kabullenerek etrafa bakması (end scene)
    2-joe'nin ağlayarak ruben'i kovması
    3-lou'nun onu istemediğini anlaması

    bu 3 sahne vurucu sahneler. seyircinin gözüne sokmadan, film bittikten sonra kendi kendine filmi sindirirken de daaaaan! diye vuran sahneler.

    lezzetli, akıcı, vurucu.

    9/10

    spoiler end

    izleyin :)
  • taş gibi film. duygu sömürüsüne kaçabileceği geniş bi alan olmasına rağmen hiç oralarda gezinmeyen, son derece yalın ve gerçek bir anlatıya sahip, seyircisine adeta zorla empati yaptıran, herşeyiyle dozunda bir iş olmuş. (bkz: riz ahmed)’in performansı da ayrı bir alkışı sonuna kadar hakediyo.

    valla bu stream savaşlarının kazananı sahiden biz seyirciler olmaya başladık. birbirinizi yemeye devam edin ki böyle kaliteli yapımlarla daha sık karşılaşalım.
  • duygu pornosuna çevirmeden nasıl dram çekilirin harika bir örneği olan film. izleyeli yirmi dört saat oldu ama sürekli kafamın içinde dönmeye devam ediyor. yazan & yöneten darius marder ve mükemmel bir performans veren riz ahmed başta olmak üzere emeği geçen herkese kendi adıma teşekkür ederim <3
  • karakterlerin fiziksel engelleriyle ilgili yapılan filmlerin başarısı, büyük ölçüde karakterin sahip olduğu fiziksel engeliyle ilgili kapana kısılmışlık hissini seyirciye geçirmesine bağlıdır. örneğin julian schnabel bunu le scaphandre et le papillon'da çok iyi yapmış, tek gözü dışında felçli olan karakterin sağlam olan gözünü bir enstrüman olarak yaratıcı bir şekilde kullanarak karakterin iç dünyasını bize oldukça iyi aktarabilmişti. sound of metal'de ise duyma yetisini kaybeden bir karakter var karşımızda.

    --- spoiler ---

    schnabel filminde enstrüman olarak karakterin gözünü kullanırken, sound of metal'in yönetmeni darius marder filmde seyirciye bu kapana kısılmışlık hissini geçirebilmek için karakterin işittiği sesleri enstrüman olarak kullanıyor. ruben'in duyma yetisini kaybettiği andan itibaren onun sahnelerinde sesleri onun işittiği şekilde duyuyoruz. böylece ruben'in içinde bulunduğu bu klostrofobik durumla empati kurabiliyoruz. yönetmenin kağıt üzerinde oldukça iyi görünen bu fikrin uygulamasında da gayet başarılı olduğunu söyleyebilirim. ruben'in içinde bulunduğu durumu izlerken seyirci olarak siz de onun psikolojisine giriyor, onunla birlikte geriliyorsunuz. riz ahmed'in oyunculuğuna da bir parantez açmak gerek. ahmed, karakterin geçirdiği tüm evreleri seyirciye o kadar doğal ve abartısız bir oyunculukla aktarıyor ki yönetmenin kullandığı yöntem daha da etkili bir şekilde geçiyor seyirciye. ahmed'i ilk the night of'ta izlemiş, oradaki performansından aşırı etkilenmesem de beğenmiştim. ancak bu filmdeki performansını gerçekten çok çok iyi buldum. gelecekte yer alacağı yapımları şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum.

    filmle ilgili başka dikkat çekmek istediğim bir nokta ise sonu. bazı filmler vardır, ortalarında geçen önemsiz gibi görünen bir söz, filmin sonunda sürpriz bir şekilde vuku bulur ve gerçekten etkilenirsiniz. bu filmde de ruben'in ameliyat olduktan sonra rehabilitasyon merkezine dönüp joe ile konuştuğu sahneyi hatırlayın. ruben joe'ya ameliyatıyla ilgili açıklama yapmak istemediğini, kendisiyle ilgili bir şeyler yapması gerektiğini ve kendisine bir şey olursa kimsenin umursamayacağını söyler. joe, ruben'in durumuyla ilgili hayal kırıklığına uğramıştır. sabahları (kimsenin uyanmadığı saatlerde) onun odasında otururken sessizliğin hüküm sürdüğü dinginlik anlarını yaşayıp yaşamadığını sorar. o dinginlik anlarının onun için cennet gibi olduğunu ve o anların insanı asla terketmeyeceğini söyler. filmin sonunda ise kız arkadaşının terkettiği ruben evden tüm eşyalarını toplayıp çıkar, bir parktaki banka oturur. etraftaki sesleri bir süre dinledikten sonra işitme cihazını çıkarır. artık hayatının tamamen değiştiğini kabullenir ve kendini o "dinginlik anlarına" bırakır.

    etkileyici bir finaldi gerçekten.

    --- spoiler ---
  • ruben karakterini iliklerinize kadar yaşatan harika bir film.

    --- spoiler ---

    ruben'in ameliyat olup işitme cihazı taktırdiktan sonra beklentisinin karşılanmamasından dolayı uğradığı hayal kırıklığı beni mahvetti. o kadar etkileyiciydi ki sanki orada ruben değil de ben oturuyor gibi hissettim.
    --- spoiler ---

    dram filmlerini çok sevememe rağmen bu filmi biraz hafife alarak izlemeye başladım ama ilerledikçe çok etkileyici bir hal aldı.
  • bir mücadele filmidir.
    çok önemli bir konuya, son derece minimal şekilde ciddiyet ile eğilmiş, kaliteli bir replikler ve oyunculuklar içeren, 2020'nin iddialı filmlerinden biri.
    ancak en iyi özelliği izleyicisini aptal yerine koymayan bir rejiye sahip. -ki bence, iyi bir sinema filminin en gerekli özelliği budur-*

    ek olarak, filmde ses olayına meraklı kişiler daha da severler bu filmi bence.

    bu spoiler sayılmaz, bir müzik/müzisyen filmi asla değildir, isme ve postere takılmayın.

    özellikle finali...
    ah o finali...

    (bkz: riz ahmed)
  • metallica' nın sosyal medya hesabından görüp "0" araştırma ile belgesel olduğunu zannederek seyire başladım, kuş cıvıltılarının ne kadar da güzel bir şey olduğunu düşünerek bitirdim.

    "i'm thinking of ending things" ile karnıma yediğim ikinci yumruk oldu bu sene.
  • film iyi veya hos film degil, baya baya cok iyi film. benim acimdan bu yuzyilda seyrettigim en iyi 3 filmden biri. beni gece gece derin dusuncelere itti. bu filme 10 uzerinden 5 veriyorum filan diyen ergenlere inanmayin, muhtemelen bu filmi anlamak icin yeterli olgunluga ulasamamislardir henuz.
  • bugüne kadar izlediğim birçok filmde olay akışının sonunda ters köşe olmuşumdur, ama ilk defa bir filmin onuncu dakikasından sonra ters köşe oluyorum.

    bu film, bir kayıp ve kabullenme yolculuğu, aynı zamanda da bir ses ve cesaret hikayesidir. senaryo hiçbir şekilde bir klişeye ya da kendini iyi hissetme çatışmasına dönüşmüyor.

    filmde anlatı, hollywood'un bu tür dramalarda ''olumsuz her duruma karşı zafer kazan!'' hikayesi reddedilerek açık uçlu bırakılıyor. bu anlatının temel özü, şimdiki zamanı kontrol etmenin, farklılığı tanımanın, takdir etmenin ve normalleştirmenin gücüyle ilgilidir. hikaye bir zafere varış anının değil, bir yolculuğun kurgusudur.

    ve seni çok iyi anlıyorum ruben gardaşım : it's ok

hesabın var mı? giriş yap