şükela:  tümü | bugün
  • american south diye adlandirilan ve sosyo-kulturel yapisi abdnin diger bolgelerine anca bir arpanin bir elmaya benzedigi kadar az benzeyen bolgenin yetistirdigi william faulkner, tennessee williams gibi yazarlarin yazilarinda hep karsimiza cikan grotesk, mistik ogeler birbirlerine o kadar benziyor sanirim, akademisyenler southern gothic diye suslu bir paket yapmis, bundan boyle bu yazarlara southern gothic yazarlari demisler. harikadir, okunmasi zor, puslu yazilarin ardinda yavas yavas beliren hastalikli guney toplumunun hikayelerini yazanlar sanki gelismekte olan ulkelerin yazarlari ile benzesir daha cok, sanki bir arundhati roy, bir salman rushdie ile cok daha benzer bir dil konusur bu yazarlar.
  • geleneksel güney edebiyatından farklı olduğunu belirtmek amacıyla gothic/grotesk sıfatları verilmiş amerikan yazın türü.
    bu türde verilmiş eserlerdeki hikayelerin bir çoğu lousiana, mississippi, georgia gibi "deep south" tabir edilen eyaletlerde geçer. gelenksel avrupa gotik edebiyatına benzer bir şekilde, bu hikayelerde genelde çok sıcak ya da çok soğuk bir hava hakimdir kasabaya. hikayelerin bir çoğu terkedilmiş, ıssız, ya da açıklanamayan bir şekilde tuhaf* plantationlarda yaşanan ya da önceden yaşanmış bir takım olaylarla ilintilidir. (bu açıdan geleneksel gotik edebiyatın şatoları, mansiyonları gibidir)
    southern gothic eserlerinde genelde çözülemeyen, içinde kaybolulan bir karşılıksız aşk ya da aşk üçgeni söz konusudur. karakterler bu yüzden ya cinayet işler, ya da intihar ederler. ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı (ve bazen homoseksüellik) bu eserlerde çok büyük rol oynar. willam faulkner, flannery o'connor, carson mccullers, tennesse williams bu türün öncüleridir. a rose for emily'de en popüler örneğidir.
  • günahlarla kuşanmış bir tarih de denebilir sanki. karakterlerin geçmişi, amerika'nın da geçmişidir bir yerde.
    amerikalılar kendilerine efsanelerle yüklü beldeler yaratma noktasında her zaman eşi görülmemiş bir kıvraklığa sahiptir; mitoslarla özdeşleşmiş batı veya vahşiye karşı verilen destansı hayatta kalma savaşıyla kuzey örneklerinde olduğu gibi. ama edebiyatın katalizör etkisiyle güney'de sözü edili idealizmin ya da mitosun çok daha erken çözüldüğünü gözlemliyoruz: depresyon çağları, kapitalist sömürü, kasaba tutuculuğu, ırkçı şiddet ve kölelik, terk edilmişlik duygusu veren kıraç topraklar (plantasyon) ve üzerinde can sıkıcı bir hayat sürdüren lanetlenmiş cehennem mahkumları, bastırılmış ensest ve eşcinsellik, tecavüz, cinayet, intihar, iktidarsızlık, fonksiyonunu yitirmiş bir aile kurumu, kadın dramları; özetlersek bilumum kişisel ve toplu trajedilere yataklık eden, ahlaki çöküş içindeki yozlaşmış ve geri kalmış bir güney fotoğrafı! bunun haricinde romantize edilip sulandırılmış bakışlar da kendine yer bulabilmektedir.

    edebiyat kanadından bahsedilmiş. southern gothic, sinemada da ciddi bir külliyatın malzemesidir. hepsini yazacak yeterlilikte değilim. herkesçe bilinen belli başlı örnekler sıralayıp gerisini okuyucuya bırakmak en iyisi. sözlükte amerikan sinemasına eksiksiz derecede hakim kullanıcılar biliyorum, varsa çok kritik eksiklikler affola.

    the fugitive kind, 1960, sidney lumet
    jezebel, 1938, william wyler
    the little foxes, 1941, william wyler
    tobacco road, 1941, john ford
    places in the heart, 1984, robert benton
    wise blood, 1979, john huston
    the night of the hunter, 1955, charles laughton
    cat on a hot tin roof, 1958, richard brooks
    the long, hot summer, 1958, martin ritt
    sounder, 1972, martin ritt
    the tarnished angels, 1957, douglas sirk
    a streetcar named desire, 1951, elia kazan
    baby doll, 1956, elia kazan
    ruby gentry, 1952, king vidor
    the intruder, 1962, roger corman
    hush...hush, sweet charlotte, 1966, robert aldrich
    this property is condemned, 1966, sydney pollack
    the chase, 1966, arthur penn
    to kill a mockingbird, 1962, robert mulligan
    the heart is a lonely hunter, 1968, robert ellis miller
    in the heat of the night, 1967, norman jewison
    suddenly, last summer, 1959, joseph l. mankiewicz
    sweet bird of youth, 1962, richard brooks
    toys in the attic, 1963, george roy hill
    intruder in the dust, 1949, clarence brown
    cool hand luke, 1967, stuart rosenberg
    days of heaven, 1978, terrence malick
    the beguiled, 1971, don siegel
    deliverance, 1972, john boorman
    the color purple, 1985, steven spielberg
    down by law, 1986, jim jarmusch
    driving miss daisy, 1989, bruce beresford
    cape fear, 1991, martin scorsese
    the ballad of the sad cafe, 1991, simon callow
    lone star, 1996, john sayles
    sling blade, 1996, billy bob thornton
    the gift, 2000, sam raimi
    o brother, where art thou?, 2000, joel coen, ethan coen
    big fish, 2003, tim burton
  • the assassination of julius caesar albümündeki favorim..
    link
  • günümüz amerikan edebiyatında cormac mccarthy bu türde başı çeker sanırım. kavramın anlatmaya çalıştığı şeyi anlamak için, mccarthy'nin romanından uyarlanan 2007 yapımı no country for old men filmi izlenebilir. bir de emin olmamakla birlikte hbo'nun deadwood dizisi ve paul thomas anderson'un there will be blood filmleri de bu kavram dahilinde değerlendirilebilir diye düşünüyorum. yanlış ise düzeltilebilir.
  • ilgilenen ve seven arkadaşlar varsa bu mooda uyduğunu düşündüğüm spotify listemi isteyenlere atabilirim.

    sinemada, edebiyatta ve müzikte inanılmaz içine düştüğüm; bir genre sayılmayı hak eden inanılmaz estetiktir. sadece verdiği belli belirsiz gerilim tadı ve müthiş hikayeleriyle değil, aynı zamanda görselliğiyle çok ön plana çıkan bir türdür bence. house of the rising sun şarkısıda southern gothicin bir nevi marşıdır benim için.

    bu genreya uyan film ve kitap önerilerinin hepsine açığım.
  • abd'deki güney eyaletlerine özgü edebi gotik bir tarzdan bahsedilir.
    melankoli yüklü tipler, kalıtsal biçimde devam eden bir laneti taşıyan insanlar bu tip eserlerin karakteristiğidir.
    bu türün belki de en büyük yazarı william faulkner dır ve o bu coğrafyanın zenci sorunu, linç ve katliamlar, aile faciaları gibi krizlerini yazmıştır. birçok amerikan gotiğinde vampirler, cadılar yıkım ve açgözlülüğün somutlaşmış figürleri olarak belirir. yine faulkner'ın ifadesiyle bu yıkıcı ve korkunç baskının sonunda cinsellik ve din kendini iki temel kavram olarak ortaya çıkarmıştır.
    ses ve öfke deki lanetli champson ailesinin bireyleri sanki güney'in bütün talihsizliğini kendinde toplamış gibidir. hoppa kız caddy, gerizekalı bency, kafayı kız kardeşinin bekaretiyle bozmuş quentin, para hırsından gözü dönmüş jason... hepsi lanetin içinde çırpınan umutsuz tiplerdir.

    carson mccullers romanlarında iliklerinize kadar hissedersiniz bunu. yakıcı ışığın altında karanlığa kesmiş insan ruhları, hepsi birer gölge gibi geçerler sahneden. gizli bir tehdit bir balta gibi bekler tepenize inmeyi.
    maccullers'in karakterleri saplantılı, yalnızlıkla yoğrulmuş, eski ve miras kalmış bir yarayla yaşayan alkole gönül vermiş insanlardır. kasaba kasvetlidir. diye başlar küskün kahvenin türküsü aslında her şey bu iç sıkıntısı içindedir güney'de.

    sütunlu evler, geniş verandalar, zenci kokusu, viski, her şeyi kavuran bir bir sıcak... güney'in belli şablonları gibidir.

    aslında bu saydığım iki yazar da, tennesse williams ı da katarsak kendi hayatlarıyla bile güney'in lanetini taşımışlar sanki...
  • muzikte de yansimalari vardir. johnny cash'in folk/country'sinden, sixteen horsepower'in cayir cayir muzigine kadar uzanir..
  • the constellations 'ın albümünün ismi. horrible bosses'ın müziklerinde de geçen perfect day'den hatırlayabiliriz kendilerini.
  • uzun bir aradan sonra birkaç dizi izleyeyim derken hep southern gothic, dark country türünde eserler karşıma çıktı. yazın izlememe ve bu şarkıları en sıcak günlerde dinlememe rağmen içime muazzam bir serinlik çöktü.

    şarkıların çoğunda vazgeçmişlik, bir şeylerden bıkmışlık, ölüme çağrı unsurları var. son birkaç aylık ruh halimi sanırım bu ve ilişikli türlerle özetleyebilirim. içimde yer eden ve gitgide büyüyen anlamsızlık ve faydasızlık hissiyatı bu şarkılarda iyice ortaya çıktı. belki başkalarının bu eserleri yaratırken benim gibi düşünmelerini anladığımdan ya da içimdeki karanlığı ve o paslı kara ruhu şarkılara bulaştırdığımdan olsa gerek bir ferahlama hissettim. bu kış sanırım tümüyle bunları dinleyerek geçecek.

    tek bir dileğim var şu günlerde, lütfen şu türü türkiye'ye getirsin birileri. mis gibi bağlamaya, yerli folk eserlerimize şunları uygulasın yahut yerli eserlerden esinle gothic eserler üretsinler. gerçi bir yazar önce yazı ürünleri ile doğduğunu sonra müzikte bu akımın yayıldığını söylemiş. belki, belki.
hesabın var mı? giriş yap