şükela:  tümü | bugün
  • başka bir dünyanın müziğidir souvlaki. çocukluktan beri arkadaş olan bir grup gencin yüreklerini ortaya koydukları, insanın kanını donduran melodilere sahip, rahatsız edici derecede huzur veren bir albümdür. slowdive’ın ilk albümü just for a day her ne kadar başyapıt olsa da, bu albümü alıp başka bir klasmanda incelemek gerekiyor bence.

    brian eno’ya albümlerini prodükte etmesi için teklif götüren grubun neden reddedildiğini tam olarak bilmiyorum, ama bunun iyi bir sonuç verdiğini düşünüyorum. albümdeki tek şarkıya el atan eno, ortaya harika bir iş çıkarsa da bu sound’u genele yayması durumunda ortaya bu denli kusursuz bir sonuç çıkmayabilirdi. zira souvlaki kalbimin çok büyük bir bölümünü işgal eden bir albümdür, ancak cocteau twins’in heaven or las vegas’ı onun tahtına ortak olabilir. büyük olasılıkla kişisel nedenlerden dolayı onların yanına bir üçüncü de koyamayacağım. her şeyin başlangıcı dagger’dır gerçi. ama diğer yandan o tüm hikayenin sonunu oluşturuyor. mümkünse bu yazının devamını okumadan önce, arka fona bu albümü koyun. çünkü okuyacaklarınız tamamen albümün üzerimdeki etkisinden ibarettir ve müzikten bağımsız çok anlam ifade etmeyebilirler.

    ilk şarkı alison, grubun insanın kafasında uğuldayan gitar sesleri ile mükemmel bir melodi yaratmayı becerdiği ufak boyda bir hit'tir aslında. albümün ne kadar sattığı bilinmez ama bir miktar da olsa katkısı olmuştur. alison albümü o derece muhteşem açar ki, bu ambiyans bozulacak diye korkmaya başlarsınız ilk şarkıdan. (en azından ben şok olmuştum ilk duyduğumda.) ne mucizevidir ki, albüm başladığı gibi devam eder. alison isimli kızın hikayesinin etkisinden çıkamadan bir sonraki mucize gelir.

    bu şarkının sözlerini anlamak nerede ise imkansızdır, her şey melek vokalli bir my bloody valentine şarkısını andırmaktadır. üstelik rachel goswell, elizabeth fraser gibi tüm kelimeleri kendince şekillendiriyordur. “saw machine gun, i saw you down” dizeleri ve ılık bir rüzgar gibi esen gitarlar, dinleyiciyi sarar. huzur bayıltıcı bir hale geldiği zaman, müziğin bu kadar kuvvetli olmasına anlam veremez insan. 23-24 yaşlarındaki bu gençlerin yapabilecekleri bununla sınırlı değildir üstelik.

    gitarların akustiği iyi bir mağarada yankılandığı bir sonraki şarkı, tüm albümün ritminde hiçbir değişiklik olmayacağının sinyalini verir. grup inişli çıkışla bir albüm yapmamıştır. tamamen içine kapalı, samimi bir müziktir bu. 40 days, özlem dolu bir aşk şarkısıdır. dagger için bir giriş niteliği taşır sanki; kadife gibi yumuşak ve göz kamaştırıcı nakaratı, heyecanlı yüreklere durgunluk verir. kalbi büyük bir hızla atmaya başlamasına rağmen çoktan bazal metabolizmaya geçmiştir dinleyici.

    brian eno’nun albümde el attığı tek şarkı sing hemen ardından gelir. albümü tek bir şarkı gibi görmek olasıdır bu noktada, çünkü tüm şarkılar uzun tek bir şarkının parçaları haline dönüşmüştür. ağıtvari vokallere, elektronik elementler eşlik eder. aksak ritimli şeytani bir şarkı çıkmıştır ortaya. bu şarkı, shoegaze’in gidişatı adına önemli bir sentez olarak anlam taşır. (bir sonraki albümleri pygmalion’da bu sing’e çok yakın bir atmosfer yaratmışlardır.)

    here she comes, mükemmel sözleri ile albümdeki en kısa şarkıdır. “there is a shadow on my wall, it dances like my soul” dizeleri ile kendini kandırmak isteyen yalnız bir adamı anlatır. melodi o kadar başarılıdır ki, insanın kalbine kazınır bu kısacık şarkı. bazen günlerce evden çıkmadığınızda ve yapayalnız olduğunuzu düşündüğünüz günlerde ilaç gibi gelir. albümün bu noktasında, dinleyici huzurdan hüzüne doğru geçiş yapmaktadır. slowdive, limbik sistemimiz üzerinde bilimsel deney yapmaya devam ediyordur.

    souvlaki space station, albümün ikinci yarısını açar. albümdeki en hareketli şarkı olduğu iddia edilebilir. diğer yandan vokaller uzayda yankılanır durur, ama dinleyiciye ilgilendirmemektedir ne dendiği. grup kendi kendine söyler, bize de melodiden kendi hikayemizi yazmak düşer. gitarların gücü, yer yer alarm halindeki bir uzay istasyonunu andıran derinliğe ulaşır. şarkı sonlara doğru iyice dibe vurur, kontrolden çıkar. sonra yavaşça kendi sessizliğinde kaybolur. 2. albümünü yapmakta olan birkaç çocuğun böyle bir müzik yapıyor olması akıl almaz bir hal almaya başlamıştır artık.

    ardından ne zaman ilk notasını duysam olduğum yerde kıpırdamadan kaldığım when the sun hits başlar. “you burn so fast, it scares me” dizeleri ile tüyleri ürpertir. ardından yine o lanet olası gitarlar kalbinize atış yapmaya başlar. artık ne hissedeceğini bilemez dinleyici. her şey anlatılamaz bir duygu yoğunluğuna ulaşmıştır. melodinin mükemmelliği, sözlerin garipliği ile birleşir, bir de üstüne şarkının iskeletini oluşturan gitarlar eklenince her şey kelimelerin kontrolünden çıkar. ben hala gitar nasıl böyle çalınabilir çözebilmiş değilim. üstelik en büyük silahını hala kullanmamıştır grup.

    altogether, bir miktar nefes almayı sağlar. huzur geri dönmüştür sanki. kalbi kırık şarkılarından biridir slowdive’ın. “i saw you talking, but didn’t hear a word” der. gitarlar kabullenmiş bir acı ile yavaşça yok olur gider. her zamanki gibi mütevazi ve tatlı bir şekilde.

    melon yellow, albümün en ilginç şarkısıdır. fırtına öncesi sessizliği temsil ettiğine inanıyorum ben. düzenlemeleri mükemmeldir. gitarları bu sefer minimuma indirmiş, gelecek albümde el atacakları ambient deneylerden birini yapmıştır neil halstead. gitar ve vokal iki ayrı yolda gider. vokal kendi çapında artıp azalan bir hacme sahipken, gitarlar da genelde arkada birkaç notadan oluşan görevlerini yerine getirip, bazen şarkıyı domine etmektedir. pek güzel, pek başarılı bir şarkıdır. ancak arkasından tüm albüm boyunca gizlenmiş, müzik tarihinin en gizli kalmış en vurucu şarkısı gelecektir.

    bu şarkıyı saniyelere hatta mümkünse saliselere bölüp anlatmak gerek. kaç gecemin, geç sabahımın, kaç şarap kadehimin şahit olduğunu sayamadım, dagger’a. gitarların başlaması ile, derin bir sessizlik kaplar. mesela arkadaşlarla otururken biz, ne zaman bu şarkı başlasa muhabbet bir anda kesilir. herkes şarkıya kulak verir. üstelik hiçbir numarası yoktur şarkının, öne çıkmaya çalışan hiçbir özelliği yoktur. mütevaziliğin galibiyetidir. sadeliğin, basitliğin duyguları en doğru şekilde anlatılabileceğinin bilimsel bir kanıtı olarak ilan edilmelidir. “the sunshine girl is sleeping, she falls and dreams alone, and me i am her dagger, too numb to feel her pain” dizeleri ile başlar şarkı. bir ninnidir, karanlık bir odada (belki de) sevdiği kızı izlemekte olan bir hayaletin fısıldadığı dizelerdir. “the world is full of noise yeah, i hear it all the time” derken hayatı çözmüş bitirmiş bir hava takınır grup, ama kelimelerin tükendiği yere gelmiştir albüm artık. müziğin uçurum noktasıdır. bu noktada dinleyen kişi kendini atmakta veya geri dönüp gitmekte özgürdür. uzaylıların insanlar üzerinde yaptığı bir deney değilse bu albüm, bir çeşit mucizedir büyük olasılıkla. slowdive’ın bile tekrar edemediği cinsten.

    albümün sonlarına doğru daha önce duyduğumuz bir dizeyi hatırlarız tekrardan: “she whispers while i'm sleeping, i love you when you smile, i didn't really lose you, i just lost it for a while...” her şey noktalanmıştır.

    dünya seslerle doludur evet, ve pek çoğumuz aslında bunu duymayız. bu albüm aradaki farkın bir sembolüdür. insanoğlunun farketmeyi çoktan unuttuğu ayrıntıların seçilip izole bir ortamda bir araya getirilmesidir. işte bu ufak şeyler, insanın içinde koca yaralar açabilecek kadar kuvvetli olabilirler. bu yüzden bu albüm anlatılması zor bir noktada durur, eminim dinleyen insanlarda bile değişik etkiler yapıyordur. slowdive’ın dehası dönemine çok fazla geldiğinden, 3. albümleri sonrası dağılmışlardır. pygmalion bugün bile tam olarak anlaşılmış değildir kanımca. dağıldıktan sonra besteleyip kaydedemedikleri ve besteleyemedikleri pek çok şarkı paralel bir evrende yaşamaya mahkum kalmıştır. belki de bunlardan en güzeli, ve bu albümün bir parçası olması gereken için (bkz: jazz odeon).

    (...albümün orijinali 93 basımlıdır. 94 tarihli sonraki basımlarda 4 adet bonus track bulunur: some velvet morning, good day sunshine, missing you, country rain. özellikle some velvet morning coverı çok ilginçtir, diğer şarkılar da güzeldir ama albümün ilk baskısının havası ile uyuşmadığını düşünüyorum bu 4 şarkının. o nedenle onları bu albümün içinde değerlendirmek istemedim.)

    hepsi bu kadar.
  • bu album benim gozumde konsept bir albumdur. konsept album olmasinin yani sira, sarkilar tek tek de cok basarili ve anlam yuklenebilirdirler. album bir butun olarak dinlendiginde farkli, parcalar tek tek dinlendiginde farkli anlamlar yuklenebilir, herkesin kendi hikayesini yazmasina da son derece acik bir yapidadir.

    gelelim konseptine, benim perspektifimde imkansiz ve utopik bir aski anlatiyor album, hayalindeki kadini bulan bir adamin hikayesi. izleyelim:

    ilk parca alison, hayallerdeki kadinin isim sarkisidir bu. kahramanimiz alison ismindeki, her zaman hayalini kurdugu kadini ilk defa gorur ve asik olur. sarki mutlu bir huzun havasindadir, huznun sebebi alison'u hic elde edemeyecek olma korkusudur, ama nihayetinde alison'u tanimistir kahramanimiz ve bu bile mutlu olmak icin bir sebeptir.

    ikinci parcamiz machine gun'da kahramanimiz alison'una yanasmaya baslar yavastan, onun askindan gozleri korlesmistir, icinde bulundugu mevsim ne olursa olsun, kendisini ilkbahar'da hissetmekte ve ne donduran ne de pisiren tatli gunesin altinda kendi kendine mirildanmaktadir: "it is all i need, yeah.."

    pesi sira 40 days gelir, kahramanimiz artik askindan kendisini kaybetmistir.
    "if i saw something new
    i guess i wouldn't worry
    if i saw something new
    i guess i wouldn't care" diye mirildanir durur, alison'dan baska hicbir sey umrunda degildir artik, tum dunya alison'un bir gulucugunun etrafinda donmektedir.
    "smile whenever i watch you
    said i love the way that you smile" derken zavalliligini disa vurur.

    ardindan sing gelir, oyle bir gelir ki; dinleyen kisi sert bir yumruk yemise doner. bu sarkida kahramanimiz alison'un hayalini kurmaktadir. karanlik bir odaya kapatmistir kendisini ve odanin mutlak karanligi icinde alison'un kendisine sarki soyledigini hayal ediyordur. muzik kafasindadir, sarkinin sonlarina dogru gelen inanilmaz aksak klavye tinilari sanki kahramanimizin yere dusen goz yaslarinin sesini yansitir kulagimiza. ardindan sarki yavaslar ve anlamsiz bir hal alir. bu kahramanimizin sessiz cigligidir.

    akabinde here she comes'in melodisini duyariz, kahramanimiz binlerce insanin telas icinde oradan oraya kosturdugu bir is merkezinde dikiliyor ve bos bos etrafina bakiyordur. alison'unu hayal ederek gecirdigi gunlerden sonra tek umudu ona kavusabilmektir, son cirpinislarini da verdikten sonra artik pes edecekken alison gelir...

    souvlaki space station'daki inanilmaz muzikten anlariz zaten geldigini, oyle bir gelistir ki, kahramanimizi eliyle tuttugu gibi uzayin derinliklerine firlatir. kahramanimiz tum hayallerinin gerceklesmesinin ardindan tam anlamiyla mutluluk sarhosu olmustur, alison, onu kendisine cekmekte, o da alison'a dogru suzulmektedir.
    "wonder why i can hear you", "picture, cannot find you, wonder why i can see you" diyerek hem askina, alison'a kavusmus olmanin, hem de alison'un bas dondurucu dunyasinin icine girmenin saskinligi icinde mirildanmaktadir. sarkinin sonuna dogru alison bir supernovaya donuserek, inanilmaz bir sov esliginde patlar. kahramanimizi dunya'ya geri ucurur.

    .. ve when the sun hits baslar, alison bu defa sert bir meltem olmustur, deniz kenarinda bulutlarin arasindan suzulen gunes isiklarinin altinda kahramanimizi alip gokyuzunde dolastirmaya, onunla dans etmeye baslar. alison oyle bir kadindir ki, kahramanimiz onun yuceligi, mukemmelligi altinda ezilir, yok olur.
    "sweet thing, i watch you
    burn so fast it scares me" diyerek derdini anlatmaya calisir alison'a. zira, alison'un mukemmeliyetinin karsisinda kendisi onemsiz bir insandir, ona yetemedigini; alison kendisi icin ideal kadin olsa da, kendisinin alison icin bir hic oldugunu, bu yuzden de aralarinda yasanan ruya gibi zamanlarin gelecegi olmadigina karar verir.

    nitekim, altogether'da bu dusunceleri dogru cikmaya baslar. "i saw you turning, but i couldn't catch your eye" diye huzunlu huzunlu mirildanir, bu mirildanmalar "you're so right, i'm so tired" diye devam eder. artik bir gelecekleri olmadigini gormeye baslamis ve ruyadan tamamen uyanma safhasina gecmistir kahramanimiz, yine de icindeki kucuk bir umutla alison'una seslenmeye calisir:
    "it's alright, we're altogether"

    hemen ardindan melon yellow tokadi patlatir yuzumuze, bu sarkida kahramanimiz denizin dibindedir, oradan alison'una sesini duyurmaya calismaktadir. alison'un gidisini kabullenememektedir ama bu gereklidir. gereklilikten oturu icini rahatlatmak icin bahaneler uretmeye calisir,
    "so long, so long
    it's just a way to love you" diye bagirir denizin dibinden yukariya, sesini duyan olmaz.

    ve son olarak dagger gelir, alison gitmistir...

    "the world is full of noise yeah
    i hear it all the time"

    "you know i am your dagger
    you know i am your wound
    i thought i heard you whisper
    it happens all the time"

    iste boyle bir ruyadir benim gozumde bu album. sonradan eklenen parcalari dahil etmeme sebebim, onlari hic kabullenememis olmamdir. albumle bir butunluk tasimadiklarindan hep disladim onlari, sevmedim, ittirdim.

    velhasili, bu album icin rahatlikla dunya uzerinde yapilmis en guzel on albumden biri denilebilir, anlattigi hikayelerin otesinde muzikal olarak da akil almazdir, ki o konu daha once baslikta islendiginden deginme geregi duymadim.
  • bugün 25. yaşını kutlayan albüm. gözler nemli.

    https://www.youtube.com/watch?v=sjr6esfxjl4

    ayrıca (bkz: bütün parçaların güzel olduğu albümler)
  • domuz etiyle yapılan, şiş kebaba benzeyen çok yağlı ancak çok çok da lezzetli yemek.
    selanik'te, "şimdi gitsem ancak dolanarak bulabileceğim bir sokakta yan yana küçük dükkanların önüne konmuş tahta masalarda suvlaki servisi yapılıyor. yayıyorlar masaya gazeteyi, ortaya bi yağlı kagıt, üzerine tepeleme kızarmış patates, ve hemencik gelsin suvlakiler. yanında da bira... ohhhhhhhh!" şeklinde bir ritüeli mevcuttur.
  • albumu dinledigim zamanlarda yemek olanin benim icin somut bir anlami olmamasina cok memnunum. o guzel muzigin o zamanlar yasattigi ve ancak beden disi seyahatla falan kiyaslanabilecek deneyimi bir dürümle örtüstürmek mümkün degil. bu sebeple ayni kelime benim icin iki farkli dilde, iki ayri anlama sahip. biri sevilen bir yunan yemegi; öbürü özel isim.
  • tavuklusundan yediğim, bildiğin tavuk şiş bu dediğim yunan yemeği.
  • album olan souvlaki, basyapittir. birdir, tektir. loveless moveless halt etmistir sahsi kanaatimce kendisinin yaninda. yiyecek olan souvlaki ise fena degildir, ama bizim super sislerle durumlerle kiyaslayinca oyle pek bir olayi da yoktur.
  • dinlemesi büyük sıkıntılar yaratan güzellikler bütünü bu albüm. en az disintegration kadar vurucu.
  • shoegaze ilahı slowdive'ın 1993 yılında memleketleri ingiltere, 1994 yılında ise amerika'da piyasaya çıkan ikinci stüdyo albümünün ve hem grubun, hem shoegaze tarihinin, hem de benim kişisel tarihimin başyapıtlarından birinin ta kendisi.

    10 şarkıdan oluşuyor, 10 adet kapı tokmağı, merdiven basamağı, ufuk çizgisi, surf tahtası, kareli defter sayfası. yani bana sıfırı açan vizyonlar. albüm 2005 yılında remastered şekilde 2 disklik yeniden yayınlansa da benim esas olarak dinlediğim hep bu ufuk açıcı 10 şarkı olmuştur. remastered albümün ikinci disk'i, albümün 1994 yılında amerika'da yayınlanan versiyonunda yer alan 4 şarkının single versiyonu ve bir takım başla single ve remixlerden oluşmakta. ben o kısma fazla dokunmuyorum.

    kısa bir not olarak, haziran 2015'te pitchfork.tv, pitchfork classics için albüme dair bir documentary hazırladı. grup üyeleri, creation records'tan alan mcgee ve albümün prodüktörü ed buller ile röportajları ve tarihi güzel görüntüleri içeriyor. trailer'a şöyle bir göz atabilir yahut review'u okuyabilir ve bir saate yakın documentary'yi şöylece izleyebilirsiniz.

    şimdi birazcık albümden konuşacak olursam; her şarkı birbirinden ayrı saatlerce ele alınabilir. bu biraz da o şarkıların ne kadar çok dinlendiği, ne çok şeye fon müziği olduğu, hangi görüntülerle ilişkilendirildiğine bağlıdır. ama bence şarkıların en büyük özelliği her anınızda, ruhsal durumunuz nasıl olursa olsun açıp dinlenebilecek olmalarıdır; bu, insanı huzura götürüyor bence. diğer müziklerdeki, diğer odalardaki, kapının dışındaki, diğer binalardaki, sokaklardaki karmaşadan arındırıyor. çok kendine has bir huzur. olan bitene şükredebileceğiniz kadar gözlerinizi kendinize açan bir huzur. (böyle deyince aşırı açık, ksilofonlu falan bir huzur değil bu şimdi yanlış yönlendirme olmasın, brahms ya da jazz notalarının yarattığı gibi bir huzur da değil; slowdive'ın huzuru. amma çok huzur dedim, bulun artık şu huzuru!)

    alison hikayesi nedeniyle melankolik bir başlangıç gibi dursa da, melodisiyle kesinlikle haz veriyor. souvlaki space statiton hem isminden hem de benim uzay aşkımdan dolayı diğerlerinden bir adım öne çıkıyor. insana kesinlikle ilham ve uzayın genişliğinin verdiği heyecanlı mutluluğu getiriyor. (ki rachel goswell, şu 20 yıllık ara ve reunion'dan sonra, canlı olarak çalmayı en özlediği şarkının bu olduğunu söylemiş). sing sanırım 3:25'inci saniyesinden sonra öldürücü bir darbeye dönüşüyor ve aklımı başımdan alıyor. güzel orman yürüyüşlerinin soundtrack'i falan oluyor. 10 numarada yer alan dagger da zaten sanırım albümün en bilinen şarkısı. klasik gitarın da işin içine girdiği, sakin neil halstead vokaliyle mükemmel bir kapanış. albüm kesinlikle gençliğin aşırı duygulara açık amatörlüğünü, güzel müzikten anlamanın zeki profesyonelliğini, içine istediğiniz duygu-düşünceyi sokabileceğiniz uzay boşluklarını içeriyor.

    velhasıl-ı kelam zamanında melody maker bu albüm hakkında "soulless void" dediği için cehenneme gidecek; o zamanda shoegaze'i anlayamadığı ve slowdive'ın ayrılmasına sebebiyet verdiği için creation records da öyle...
  • (bkz: cheers)