şükela:  tümü | bugün
1534 entry daha
  • hayatında sscb görmemiş, sovyet devrinde sürünen insanlarla konuşmamış, beynini propagandayla doldurmuş yurdum sscb fanboylarının gerçek dışı güzellemelerini de, yine hayatında hiç görmeden sağdan soldan okuduğu kara propagandalara dayanarak alabildiğine gömen şaşkalozların kötülemelerini de kenara itip mümkün olduğu kadar rasyonel ve objektif bakmaya çalışmak lazım. sscb ütopik bir cennet olmadığı gibi stalin sonrası dönemde bütün herkes için hepten cehennem de değildi. renkleri görebilmek için siyah beyaz filtreyi devreden çıkarmanız lazım.

    şurada shinigami ryuk bütün pis taraflarını güzelce anlatmış: (bkz: #84584055)
    aşağı yukarı aynı şeyleri oradan kaçanlardan epey dinledim.

    bendeniz sscb devrinin son birkaç yılını net hatırlayacak yaştayım. kendim gidip görmedim ama gorbaçov döneminde oradan ziyarete gelen eş dost, akademik araştırma için giden aile bireyleri, efendime söyleyeyim üniversitede 90'ların başında türki cumhuriyetlerden türkiye'ye okumaya gelen arkadaşlarımız, çok daha sonra sscb dağıldığında bütün sülalesiyle kaçıp amerika'ya iltica etmiş, rejim muhalifi olduklarından yedi sülalesi sürünmüş, eziyet görmüş, sovyet rejiminin her şeyinden nefret eden arkadaş, yine ben yaşlarda, sovyet devrinin son demlerini görmüş rus ve diğer etnik kökenlerden iş arkadaşları gibi farklı kesimlerden, farklı hayatlar yaşamış insanların hikayelerini dinledim. bunların üstüne bir de kokuşmuş sistemi reforme etmek, rezil taraflarını düzeltmek için büyük mücadeleler vermiş, özeleştiri erdemine sahip sovyet komünistlerinin yazdıklarını çizdiklerini koyuyorum.

    sscb kötü yanları iyi yanlarına ağır bastığı, çürümüşlük ve yozluk sistemin her yerine derinlemesine sirayet etmiş olduğu için yıkıldı, komünizm fanboyu vatandaşların görmek istemediği hakikat bu. bunlardan bazıları bozuk plak gibi ha bre batı'yı, dış mihrakları suçluyor, hatta iyice cozutup deli saçması komplo teorileri üretmeye kadar vardırabiliyorlar işi. kardeşim sistem sağlam olsaydı dış mihraklar kıçını da yırtsa yıkılmazdı öyle kolaydan, önce bunu bir idrak etmeyi dene.

    sağlamlığı tartışmasız kaynaklardan örnek aktaracağım:
    bunlardan bir tanesi chernobyl dizisinden (aslında gerçek hayattakiyle alakası olmayan versiyonunu) tanıdığınız valery legasov. legasov'un komünistliği, partiye ve devlete sadakati yüzde yüz, tartışmasız. babası parti ideologlarının ileri gelenlerinden, küba devrimine yardım etmiş biri. kendisi de daha liseli ergenken komsomol başkanı olmuş. yetişkin hayatında da cumartesi günü mis gibi güneşli bahar havasında gezmeye gitmek yerine katılım zorunlululuğu bile olmayan parti toplantılarına gidecek kadar da sadıkmış. sovyet bilimine hatırı sayılır katkıda bulunmuş, bir sürü devlet ödülü ve terfi almış, genç yaşta sovyet bilimler akademi'sine tam üye olarak kabul edilmiş biri, yani adamın fanboyluk yapacağım diye saçmalayan cahillerin hepsine secde ettirecek bir sicili var.

    çernobil hatıralarını anlattığı ses kayıtlarında isyanları oynuyor, çürümüşlük ve yozluk örneklerini, şahit olduğu vurdumduymazlıkları anlatırken ne kadar sinir olduğu ses tonundan gayet net anlaşılıyor. legasov ölene kadar sosyalizmi ve sovyet devletini savunmuş, kendi alanında gördüğü rezilliklerin ıslah edilmesi, hantal ve geri kalmış noktaların en azından uluslararası standartlar seviyesine çıkarılması için bir sürü hasım edinme ve kariyerini riske atma pahasına mücadele vermiş. bunlar çernobil sonrasında medyada yazdığı destan gibi makalelerde, ses kayıtlarında ayan beyan ortada.

    ses kayıtlarında dillendirdiği en ağır eleştirilerden birini aktarayım:

    "kaza sonrası çernobil'e gidip orada olan biten her şeyi öğrenince kişisel olarak vardığım kesin ve net sonuç, çernobil kazasının ülkemizde on yıllardır icra edilen yanlış yönetimin ilahlaştırılması, zirvesi olduğuydu." (kullandığı kelime apofiyoz, ingilizcesi apotheosis.)

    legasov daha bir sürü kirli çamaşırı ortaya seriyor, reaktör inşasında üstünkörü iş yapan sığırlar ve tembellik eseri olarak hiç bakmadan etmeden ota boka kalite kontrol raporu veren davarlar yüzünden çernobil ayarında kazadan kıl payı dönüldüğünü anlatıyor, neler neler ifşa ediyor. al bizzat kendi sesinden dinle, türkçe altyazısı da var: https://www.youtube.com/watch?v=qwopugghpyc

    legasov'un anlattıkları kokuşmuşluğun boyutlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermekte. stalin fazla bir sanayisi olmayan tarım ülkesini alıp atom reaktörleri üreten, fezaya çıkan bir süper güç haline getirdi ama yarattığı sistem baştan sorunluydu. bütün ekonomi ve üretimin merkezden planlanmasının akıl almaz hantallığı yüzünden millet yıllarca varlık içinde yokluk çekti, teknolojide batı'nın gerisine düştüler.

    adamlar casio'dan önce barometreli dijital saat yapmış, (bunu ürettikleri fabrika minsk'teymiş) şekilli bir şey de. ama o dijital saatten milletin haberi yok, sovyet devrinde yaşayıp da haberi olan kişi çok az. nomenklatura'dan başka kimsenin gidemediği elit dükkanlarda ve karaborsada satılmıştır büyük ihtimal, adamlar arada kaliteli tüketim malını üretiyor, yeri geliyor japonlardan bile daha iyisini yapıyordu ama tüketiciye ulaştırmaktan acizdi. neyin ne kadar üretileceğine moskova'daki bürokratlar karar veriyordu, bu baştan büyük sıçış. tedarik zinciri zaten allahlık. bunların ne rezil halde olduğunu bizzat bu sistemi ıslah etmek için yıllarını veren halis muhlis komünist devlet adamı+ekonomist anlatıyor, vereceğim ikinci örnek o.

    bu amcam da hem sapına kadar komünist hem de sovyetler birliği yıkılmasın reforme olsun diye kıran kırana mücadele etmiş biri: 25 yıl sovyetlerin en büyük ağır sanayi tesislerinden birinde, daha sonra da epey bir zaman bütün sovyet ekonomisini planlayan gosplan'da çalışmış, ağır sanayi bakanlığı ve başbakanlık yapmış, gorbaçov ve yeltsin'e karşı verdiği mücadelenin stresinden kalp krizi geçirip ölümden dönmüş olan sscb'nin son başbakanı rıjkov. onun başlığını açıp bir sürü bilgi verdim (bkz: nikolay ivanoviç rıjkov)

    işçi sınıfının bağrından geldiği için mahrumiyeti, sistemin rezilliğini bizzat yaşamış. hayatı boyunca elini işe sürmeyip, üniversiteden mezun olur olmaz yallah devlet kurumuna giren apparatchik tayfasından değil yani. ağır sanayi devi uralmaş'ta mühendis olarak çalıştığı sırada dünyaya gelen kızını banyo yaptırdıkları çinko leğende uyutuyorlarmış çünkü çocuğa beşik alamamışlar. 'kızıma beşik alamadık ama parasızlıktan değil. paramız vardı da tedarik sistemi doğru düzgün çalışmadığı için sverdlovsk'ta beşik satılmıyordu, banyo leğenini beşik olarak kullanmaya mecbur kaldık' diye anlatıyor kitabında. 25 yıl çalıştığı uralmaş'ın beş yıl genel direktörlüğünü yapmış, hantallığın tillahını da orada görmüş. çalışanların çocukları için ek kreş yapmaları gerektiğinde merkezden izin almak, moskova'ya gidip bürokratlarla uğraşmak zorunda olmanın ne kadar saçma ve zaman israfı olduğunu, her şeye merkezden izin almakla uğraşma angaryaları yüzünden bir sürü şeyin gereksiz yere aksadığını anlatıyor. çalışanların maaşına zam yapmak için bile dünyanın bürokrasisiyle cebelleşmiş adam.

    sistemin akıl almaz hantallığına da şöyle çarpıcı bir örnek veriyor kitapta: "uralmaş'ta direktör olduğum sırada geliştirdiğimiz kesintisiz çelik dökme tekniği metal kaybını %10 oranında azaltıyordu. ülkenin metalürjisinin boyutu açısından çok büyük rakam! burada sözünü ettiğim 1984 yılında sscb'de çeliğin %13'ü bu yöntemle dökülüyordu, 70'lerin başında bizim fabrikanın bunun lisansını sattığı japonya'da ise %79'u. yoruma gerek var mı?"

    "urallarda çelik dökümünün, volga'da otomobil üretiminin, transnistria'da kreş inşasının , komi'de kibrit üretiminin tek merkezden sağlandığı zaman geri dönüşü olmayan şekilde geçmişe aittir... evet, belli tarihsel şartlar altında, katı bir merkezciliğe nesnel olarak ihtiyaç varken çok iyi iş gördü, bugünse hayatın ta kendisiyle ihtilaf halinde."

    daha başka bir yerde de "savaş zamanı çok efektif olan bu sistem barış zamanı ayağımıza dolandı" gibi bir laf ediyordu, onu bulamadım şimdi.

    velhasıl kelam nikolay ivanoviç sistemin hantallığını böyle nokta atışı yaparak anlatmış. şimdi yapacağım alıntı her şeyi 1 ve 0 olarak gören transistör kafalı tipitiplere error verdirebilir:

    "bir tarihte abd bağımsızlık bildirgesinin yazarı ve 3. başkanı olan thomas jefferson'un kitabını okumuştum. 200 yıl önce söylediği şeyler merkez ve bölgeler arasındaki güç dağılımı ihtilafını net olarak yansıtıyor: 'hükümet gücün sağlamlaştırılması ya da odaklanması sonucu değil, dağıtılması sonucu iyi olur... eğer neyin ne zaman ekileceğinin talimatı washington'dan verilseydi kısa zamanda ekmeksiz kalırdık.' [vay, kapitalist amerikalıdan alıntı yapıyor, tüüüüü! başımıza taş yağacak taş!]
    biz merkezin sadece ekonominin iskeletini oluşturan en temel sanayileri kontrol etmesini öneriyorduk. insanların günlük hayatını ilgilendiren şeyler cumhuriyetlerin takdirine bırakılmalıydı. mesela hafif endüstri: neden dnepropetrovsk'ta bir fabrikada kaç tane pantolon ve gömlek üretileceğine moskova karar versin?" (lenin'in vizyonu da baştan beri oydu zaten yoldaş monşer. o değil de kitaptan 19. yy romantikleri gibi döktürdüğü güzel, içli, şiirsel yerleri çevirip yazacaktım, shinigami ryuk'un entrysine denk gelip ayar verdiği dangozların yazdıklarını görünce tepem attı, gittim bu alıntıladığım paragrafları çevirdim. allahın cezaları...)

    adamlar fezaya ilk uyduyu, ilk insanı, aya ilk robotu yolladı, batı ülkelerinden önce nükleer buzkıran gemisi yaptı ama vatandaşlar dükkana sıradışı yeni mal geldiğinde saatlerce kuyruklara giriyor, en basitinden bir dijital saat bile rare item muamelesi görüyordu. bilenler bilir, naylon kadın çorabı para olarak kullanılıyordu, çok kıymetliydi. 90'ların başında millet bavul ticareti için türkiye'ye akın etti çünkü hiç bir şeyleri yoktu. yaşı tutan tayfa bilir, laleli bavul ticareti merkeziydi, bizim yüzüne bakmayacağımız en dandik ürünleri kıtlıktan çıkmış gibi alıp bavullara dolduruyor ülkelerinde satmaya götürüyorlardı. adamlar inanılmaz bir yokluktan geliyordu, bizim beğenmediğimiz en adi şeyler onlar için lükstü. sırf rus turistlere mal imal eden atölyeler, onlara hitap eden mağazalar türedi ya, bizzat gözümüzle gördük.

    kitapta amcam daha neler neler anlatıyor, yuri andropov'un vizyonuyla ekonomiyi adam etmek için çok uğraşmışlar ama öyle ha demeyle reforme edilecek bir durumda değildi tabii, uzun yıllar alacak bir süreç gerekiyordu. rüşvet, yolsuzluk, karaborsacılık her yere alabildiğine sirayet etmişti. andropov 15 yıllık kgb başkanı tecrübesiyle bir yıl içinde anca %20'sini temizleyebilmiş. (daha fazlasına ömrü vefa etmemiş. o da sütten çıkmış ak kaşık değildi gerçi, rejim muhalifi yazar çizerleri akıl hastanesine tıkmak gibi despotlukları vardı.) bunlar da sadece bakanlık, yerel yönetim kadroları falan, daha fabrikalar var, tedarik zinciri var, mağazalara kaliteli bir mal geldiğinde mağaza personelinin karaborsada satmak için çoğunu cukkalaması gibi kepazelikler -ki bu olay sadece sscb değil, bütün doğu bloku ülkelerinde ayyuka çıkmış durumdaydı. neresinden tutsan elinde kalıyor. bunların yanında hatırı sayılır bir oranda namuslu, işini özenle yapan, iş etiğine sahip kaliteli insanlar da yetiştirdi o sistem, güzel tarafları vardı ama özgürlük yoktu yahu. oturacağın evi seçemiyordun, öyle kafana göre seyahat falan edemiyordun. taşkent'te ya da yakutsk'ta oturan sıradan vatandaş kafasına esip moskova'ya gezmeye gidemezdi mesela, iç pasaport sistemi vardı. öyle ayrıcalıklara ancak nomenklatura ve ayrıcalıklı zümreler sahipti. sınıfsız toplum oluşturacaklardı güya ama oligarşinin tillahını yarattılar, bildiğin kast sistemi oluşturdular. marx'ın ve lenin'in vizyonu bu değildi tabii ama sscb'nin geldiği nokta maalesef bu oldu.

    bu berbat sistemin baş mimarı stalin'in yaptığı iş betona deniz kumu katarak bina yapmaya benziyor. malum deniz kumu hem betonun mukavametini düşürür, hem de barındırdığı tuz ve midye kabuklarının yarattığı boşluklar yüzünden kolonlardaki demirler korozyona uğratıp yavaş yavaş içeriden çürür. böyle bir bina başka yerde hasar yaratmayan büyüklükte depreme maruz kalınca tuzla buz olur.

    stalin'in inşa ettiği sistemin tek sorunu bu değildi tabii. yine bina metaforundan gidecek olursak, kolonların kimine en kaliteli demir koyulurken kiminde hurda demir, kiminde değişen sayıda kaliteli ve hurda demir karışık kullanılmış, binanın kimi katları en kaliteli betonla, kimileri deniz kumu katılmış adi betonla yapılmış, bina bittiğinde stalin efendi projede çalışan bütün mimarları, mühendisleri, tesisatçıları idam etmişti. daha başka nasıl anlatılır bilmiyorum.

    yalakaların ve aptalların hayatta kalmasını garanti eden bir düzen kurdu. lan alman bombardımanı altında o şaheser 7. senfoniyi yaratan, sovyetlerin gelmiş geçmiş en büyük bestecisi şostakoviç'i bile idam edecekti deyyus, allahtan adamın kafası çalışıyordu da kelleyi kurtarabildi. al sözlükte entrysi bile var: (bkz: #6773887)

    neyse bu kadar gömdüğümüz yeter. güzel taraflarının bir kısmını daha önce yazdım: (bkz: #92641306)

    ha kapitalist amerika çok mu iyi, kesinlikle değil, onun da her tür rezilliği var. mesela sovyetlerde az bulunan mal geldiğinde milletin talan etmesi olayı amerika'nın her yerinde, senede bir gün*yaşanır. millet resmen zombi filmlerindeki gibi zıvanadan çıkıp birbirini eziyor, ölenler de oldu kaç kez. sovyetlerin gulagları vardı (rusya'da halen var) amerikalıların da özel şirketler tarafından işletilen hapishaneleri var, alt kasttan insanları (amerika'da korkunç bir kast sistemi mevcut) saçma sapan nedenlerle içeri atıp asgari ücrete, bir çok eyalette asgari ücretin çok altında paraya köle gibi çalıştırıyorlar. amerika'da bütün araba plakaları, devlet kurumlarında kullanılan mobilyalardan tut bir çok kalem mal hapishanelerde mahkumlar tarafından üretilir.

    https://www.newsweek.com/…heap-inmate-labor-1093729

    https://www.theguardian.com/…er-usng-detainee-labor

    https://www.globalresearch.ca/…form-of-slavery/8289

    uranyum madeninde radyasyon manyağı olmuyorlar, gulaglar gibi ağır iş yok ama yine de kölelik. sırf bu köle emeğini sömürmek için normalde orta sınıftan insanları tutuklamayacakları antin kuntin suçlardan parya kesimini tutuklar içeri atarlar. amerika cennet değil, aşağı kastlardan olanlar için cehennem ama en azından sovyetlerde olmayan bolluk bereket var, düşünce ve sanat özgürlüğü var, kimse muhalif şiir yazdın, yönetime laf ettin diye seni gulag'a ya da sibirya'ya -pardon alaska'ya- yollamaz.

    sovyetlerin pis tarafları, en vahşi kapitalizme ev sahipliği yapan yerlerin pis taraflarından misliyle fazla olduğu için battı. keşke doğru düzgün bina edilseydi, stalin kanseri hiç çıkmasaydı da vahşi kapitalizme bir alternatif olsaydı ama olmadı. sıçtılar batırdılar, marx, engels ve lenin mezardan kalksa onların bile düzeltemeyeceği bir hale soktular ve bu yüzden 20 yıldır sscb yok.

    ana tema: (bkz: sovyet siyaseti/@sorg)

    edit: burada da azeri vatandaş anlatmış (bkz: #96385529)
3 entry daha